·344 syf.··Beğendi
···Okunma: 04 Nisan 2026 00:00 Sayfaları çevirdikçe rahatladığım, dünyayı ve dertlerimi gözümde küçültmeme vesile olan bir kitaptı. Dervişlerin, Allah dostlarının menkibeleriyle mest oldum. Bazen batılı filozofların sözleriyle de konuyu özetleyen yazarın dili çok akıcıydı.
Tabii kitap bir teselli koleksiyonu olunca sürekli musibetten ve sabırdan dem vuruyor. Kitabı okurken öğrendiklerimin sınavına da tabi tutuldum diyebilirim ve çok şükür ki bende imtihan farkındalığı oluşturduğunu gözlemledim.
Bir an evvel kurtulalım diye yakındığımız dertlerimizin, başımızdaki musibetlerin ne de çok faydası varmış meğer. Üstelik öyle büyük büyük şeyler olmasına gerek yok. Ayağına bir diken batsa, gözün seğirse, elindeki kandilin sönse bu da musibettir buyuruyor Efendimiz(sav).
Mükafatın büyüklüğüni düşünüp musibeti fırsat bilmek gerekiyor. Belki bunu yapamadığı için "bizler ki ızdırapları heba edenlerdik" demiş Rilke. Öte yandan Eşrefoğlu Rumî musibetlerin kulu Rabbine yaklaştırıdığını fark etmiş olacak ki Allah aşkıyla yanarak belalara gönüllü olduğunu şu dizelerle ifade ediyor:
Bela gökten yağmur gibi yağsa
Başını altına tutmaktır adı aşk
Bu dünya sanki ateşten bir denizdir
Ona kendini atmaktır adı aşk.
Acıların insanı kemale erdirdiğini düşünürsek benim aklıma da eskilerin "çay harda, yiğit darda pişer" sözü geliyor.
Fanî bir durağın aciz yolcusu olduğumuzu unutmayıp her durumda mutlak kudret sahibi Rabbimize sığınmak gerekiyor. Kahrın da hoş lütfun da hoş diyebilecek seviyeye gelemesek de şekvâyı bırakıp şükrü artırmamız lazım. 'Başa ne gelirse hayırdır' bakış açısına bürünmeliyiz ve mutluluğun bu dünyaya ait olmadığını kabullenmeliyiz.
Bu konu yaz yaz bitmez o yüzden burada bırakıyorum. Rabbim içinde bulunduğumuz imtihanın farkına varıp sabretmeyi hatta şükretmeyi, neticede derecesi yükselenlerden ve kazananlardan olmayı nasip eylesin.