Neresinden tutsanız elinizde kalan bir eser olmuş.
Bu kitabı okumaktaki amacım Nebhânî’nin ve sufilerin ileri sürdüğü görüşleri eleştirel bir şekilde incelemek ve özellikle tevessül, istigâse ile kabirden yardım talebi konularında ileri sürdüğü delillerin ne olduğunu öğrenmek ve değerlendirmekti. Eser, muhalifleri ve sahabe uygulamasını göz ardı eden çıkarımlar içerdiği için bir sorumluluk bilinciyle, Kur’ân, sahih hadis ve sahabe pratiği ışığında hatalarını ve dayanıksız noktalarını ortaya koymayı hedefliyordum. Okuma sürecim meraktan veya heyecandan değil, akideyi koruma ve ilmi doğruluğu ortaya çikarmaktan kaynaklanmakta.
Kitap dua, tevessül, istigase ve Resûlullah ﷺ’in kabir hayatına dair meselelerde belirli bir tasavvurun müdafaasını hedeflemiş bir eser. Ancak eser, hem delil kullanımı hem de muhalif görüşleri ele alış tarzı bakımından ciddi usuli problemler barındırmakta. Bu durum da ortaya konulan sonuçların ilmi bağlayıcılığını yok etmekte.
Her şeyden önce ehli sünnetin tüm âlimlerinin icmasına göre akidevi bir meselede belirleyici olan şey, zanni çıkarımlar, rüyalar, menkıbeler değil, MUHKEM NASSlardır. Kuranı Kerim, dua ve istigâsenin yalnızca Allah’a tahsis edilmesi gerektiğini açık ve tekrarlı bir biçimde ortaya koyar: "Mescidler Allah’ındır; o hâlde Allah ile beraber kimseye dua etmeyin" (Cin 18), "Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur" (En‘âm 17), “O’ndan başka dua ettikleriniz size ne zarar ne de fayda verebilir” (Yûnus 106), “Darda kalana dua ettiğinde icabet eden kimdir?” (Neml 62). Bu ayetlerde geçen dua, yalnızca bir hitap değil; Resûlullah ﷺ’in ifadesiyle “ibadetin ta kendisi”dir (Tirmizî).
İbadet olan bir fiil, Allah’tan başkasına yöneltildiğinde bu hâl, Kuranın çizdiği tevhid sınırları içerisinde nasıl meşrulaştırılabiliryor? Eğer meşru olduğu iddia edilirse, bu ayetlerin delâleti sınırlandırılmış olur ve küfürdür, eğer meşru olmadığı kabul edilirse, kabirlerden medet umma anlayışı çöker.
Eserde dikkat çeken bir diğer temel iddia, Resûlullah ﷺ’e yapılan salât ve selâmların kendisine ulaştırıldığına dair hadislerden hareketle, onun her çağıranı işittiği ve kendisinden yardım talep edilebileceği sonucuna ulaşılması. Nitekim hadislerde “Allah, selâmımı bana ulaştıracak melekler görevlendirmiştir” (Nesâî) ve “Ümmetimin salâtları bana arz olunur” (Ahmed b. Hanbel) buyrulmuştur. Ancak bu rivayetlerde, selamın doğrudan işitilmesi değil, melekler aracılığıyla ulaştırılması söz konusudur. Buradan hareketle mutlak ve sınırsız bir işitme ve icabet yetkisi isnat etmek, usûl ilminde "kıyas-ı fâsid" olarak adlandırılan bir genelleme hatası. Sınırlı ve kayıtlı bir bildirim, nasıl olur da mutlak bir yetkiye dönüştürülür? Eğer bu dönüşüm kabul edilirse, hadisin kendi kayıtları hükümsüz kılınmış olur, kabul edilmezse, çıkarılan sonuç geçersiz olur.
Kuranın ölülerin durumu hakkındaki beyanı ise bu tartışmayı daha da netleştirir: “Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin” (Fâtır 22), “Sen ölülere işittiremezsin” (Neml 80), “Onlara dua etseniz duanızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler” (Fâtır 13-14). Bu ayetler, yalnızca fiziksel işitmenin nefyini değil, aynı zamanda dua ve yardım talebine karşılık verme yetkisinin yokluğunu da ifade etmektedir.
Kuranin bu kadar açık nefyine rağmen, kabirde bulunan bir zata yönelerek yardım talep etmek hangi nass ile temellendirilmekte? Eğer bu şirk değilse şirk nasil oluyor?Eğer “onlar işitir ve yardım eder” denirse, bu ayetler reddedilmiş olur ki bu büyük küfürdür, eğer bu kabul edilmezse, istigâsenin ölülere yöneltilmesi için bir dayanak kalmaz.
Eserdeki bir diğer ciddi usûl problemi, tevessül ile istigase kavramlarının birbirine karıştırılmasi. Kurandda emredilen tevessül, Allah’a yaklaşmak için meşru vesileler aramaktır (Mâide 35). Bu vesileler, sahih sünnet ve sahabe uygulamasıyla sabit olduğu üzere, salih ameller ve hayatta olan kimselerin duasıdır. Nitekim kuraklık yılında Ömer bin Hattab’ın, Resûlullah ﷺ’in kabrine yönelmek yerine hayatta olan Abbas bin Abdulmuttalib’in duasını vesile kılması (Buhârî), bu konuda açık bir pratik delildir. Eğer kabirden doğrudan yardım talep etmek meşru olsaydı, sahabenin bunu terk etmesi nasıl izah edilecektir? Üç ihtimal vardır: Ya sahabe bunu bilmiyordu, ya bildiği hâlde uygulamadı ya da böyle bir şey yoktu. İlk iki ihtimal sahabeyi ya cehaletle ya da sünnete muhalefetle itham etmek anlamına gelir ki bu kabul edilemez, geriye kalan tek makul seçenek, bu uygulamanın meşru olmadığıdır. Kabirden yardım istemek Mekke müşriklerini müşrik yapiyorda sufileri neden yapmıyor?
Ayrıca dikkatimk çeken önemli bir metodolojik sorun da, muhalif âlimlerin görüşlerinin çarpıtılarak aktarılması. Haysiyet sahibi olmak gerek. Ahlaklı ve ilkeli olmak gerek. İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevziyye ve Muhammed bin Abdülvehhab gibi âlimler, dua ve istigâse konusunda açık bir çizgi ortaya koymuştur. gaybi yardım talebinin yalnızca Allah’a yöneltilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Buna rağmen Nebhânî, bu âlimlerin sözlerini bağlamından kopararak, yalanlarla, ekleme ve çıkarmalarla veya genelleyerek, onları farklı bir konumda göstermekte ve ardından bu kurgulamış olduğu görüşleri reddetmekte. Bu durum, ilmi tartışma usulü açısından ciddi bir ihlaldir. Bir görüş, sahibinin kastettiği şekliyle değil de, karşı tarafın kurguladığı biçimiyle ele alınıp reddedildiğinde, gerçekte ne reddedilmiş olur? Eğer bu yöntem kabul edilirse, her görüş kolaylıkla çarpıtılıp çürütülebilir, eğer kabul edilmezse, bu eserde izlenen yöntem ilmi değerini kaybeder ki âlimlerin kitaplarını okuyan insanlar için ilmi değeri zaten yoktur.
Sozün özü son olarak bu kitapta savunulan goruşlr ile Kuranda müşriklerin mantığıyla kurduğu paralellik de göz ard edilemez “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” (Zümer 3). Bu ayet, Allah’a yaklaşma iddiasıyla aracı varlıklara yönelmenin tehlikesini açıkça ortaya koymakta.
Gerçekten merak ediyorum Allah Subhanehû ve Teâlâ'ya doğrudan yönelmek mümkünken, neden araya başka varlıklar koymayı aklamaya çalışmış ve neden koyuyor? Bu tercih, tevhidin özüne uygun mudur?
Eğer hak, Kuranin muhkem nassları ve sahih sünnet ise, bu nasslara rağmen kurulan hiçbir yorum ve sistem, ne kadar süslenirse süslensin, ilmi ve akidevi olarak ayakta kalamaz.