Puan vermedi·114 syf.····Okunma: 04 Nisan 2026 21:03 Epeydir bu şiir kitabını okumak için bekliyorum. Didem Madak çünkü tesiri cok yıkıcı oluyor. Aslında üç şiir kitabını da yeniden alıp baştan sona okumak istiyorum. Üçüncüyü okurken, ilk ikisi nasıldı diye düşünmeden edemedim; aklımda kalan parçalar var ama bu kitap sanki onlardan bambaşka bir yere düşüyor. Farkı tam olarak ne, onu henüz adlandıramıyorum. Belki de bunu anlayabilmek için diğer iki kitabı yeniden, daha dikkatle okumam gerekecek. Zamana bırakıyorum; geniş bir zamanda, sindire sindire bakacağım.
Kitabın girişinde, şairin çok hasta olduğu bir dönemde ve yakınlarının ısrarıyla bu şiirleri yazdığı anlatılıyor. Bu bilgi, okuduğum her dizeye başka bir ağırlık katıyor. Çünkü artık sadece bir şiir değil, aynı zamanda zamana karşı yazılmış bir şey okuduğumu hissediyorum.
Şiirlerini ithaf ettiği isimler de dikkat çekici: Timur, Deniz, İzmir ve Zeyna… Özellikle Zeyna’ya yapılan ithaf, insana “neden?” sorusunu sorduruyor. Bir de büyüdüğü şehir olan İzmir’e… Bu seçimlerin her birinde saklı bir hikâye var gibi.
Ve belki de pek çok okurun gözünden kaçabilecek küçük ama anlamlı bir detay: Andersen’in Karlar Kraliçesi’nden alınan pasajda geçen “edebiyet” kelimesi. Bu kelime, sanki yalnızca edebiyatı değil; sanatı yapabilmeyi ve onu özgürce ifade edebilmeyi de ima ediyor. Şiir kitabı neşeli bir girişle başlıyor ve ben bir an için bu kez melankolinin daha geri planda kalacağını düşünüyorum. Daha hafif, daha neşeli bir ton bekliyorum. Ama öyle olmuyor. O tanıdık duygu, yine kendine yer buluyor.
“Büyümüş Çocuk” şiiri özellikle çarpıcı. İçindeki bazı dizeler uzun süre aklımda kaldı:
“Pardon diyorum ayağıma bastığında dünya
Saçlarımın ucundan başlıyor kırılma
Kelimelerin tadına bakıyorum
Zehrinden korktuğum acı kelimeler yutuyorum yanlışlıkla.”
Bu kırılganlık, hemen ardından gelen şiirlerde de sürüyor. “Gecenin Çekmecesi”nde ve diğerlerinde de benzer bir iç sızı hissediliyor. Özellikle “Bana artık büyü diyorlar” dizesi… Bu kitabın genel duygusunu taşıyan bir cümle gibi. Şair, henüz 41 yaşındayken kolon kanseri nedeniyle hayatını kaybetmiş. Kızı Füsun’a yazdığı bu dizelerde, aslında hem ona hem kendine sesleniyor gibi. “Büyü” diyorlar ama insan, annesiz kaldığında hep biraz çocuk kalır. Bu tekrarın altındaki anlam, tam da burada derinleşiyor.
“Poşet Süt” şiirinde ise büyüdüğüne kendini ikna etmeye çalışan bir ses var. Tekrar ettikçe inanmak isteyen, ama bir yanıyla hâlâ tereddüt eden bir ses:
“Bana artık büyü diyorlar, Füsun
Artık büyüğüm, bilmiyorlar.”
“İsmimle doğuyorum, isminden”
“Bana bir şey olmaz, artık…
Büyüğüm ben Füsun.”
Bu dizelerdeki kırılgan cesaret, insanın içine dokunuyor. Nedenini tam açıklayamadan acıtan bir yerden.
Bu yoğun melankolinin ardından gelen “Pulbiber Mahallesi’ni Tanıyalım” şiiri ise bambaşka bir kapı aralıyor. Şairin oyunbaz, canlı, hayata tutunan tarafını görüyoruz burada. Ölüm gerçeği bu kadar yakınken bile içindeki yaşama sevinci sönmemiş. Bu, insanı hem şaşırtıyor hem hayran bırakıyor. Çünkü isterse sadece acıyı da yazabilirdi. Ama o, melankoliyi hep dozunda tutuyor.
Kadın olmanın o kendine özgü gücü de satırlarda hissediliyor:
“Ortalığa çeki düzen verecek bir kadın lazım
Önce acısını almak,
Şerit şerit soymak, sonra bekletmek biraz tuzlu suda…
Kara sularını akıtmak lazım…”
Ve ardından gelen o güçlü imge:
“Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna!
Şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa
Tozlar havalansa…”
Bu dizelerde hem öfke hem şefkat hem de dönüştürme gücü var.
Bir yandan da şiirlerde belirgin bir muziplik hissediliyor:
“Senin için iyilik melekleri kopyalasın hayat!
Şeytan yapıştırırsın inşallah hayat sayfanın ortasına!
Bu davada Maykıl Ceksın gibi aklanırsın inşallah!
Ekmek fırınları gibi maya kokarsın, teknelerden taşasın…”
Bu hafif alaycı, oyunlu dil, şiirleri tekdüze olmaktan çıkarıyor.
Şiirlerin bazı yerlerinde bir dost sesi de hissediliyor. Leman’la paylaşılan dertler, konuşmalar… Kadınların birbirine açıldıkça iyileşmesi gibi bir hâl var:
“Beklemek üzerine felsefe kitabıydık
Her şeyi bekliyoruz diyorduk
Hayattan ne beklediğimizi soranlara.”
Ve o tanıdık, derin acı yeniden beliriyor:
“Annesi ölmüş çocuklardan tarifler bulaştı bana.
Kelimeler ölsün istemem bu yüzden…”
Bu noktadan sonra kendimi şiirlerin akışına bırakıyorum. Artık analiz etmekten çok, dinleyen birine dönüşüyorum. Sanki karşısındaki sandalyeye oturmuşum da o anlatıyormuş gibi.
“Bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta
Odamdaki aynada yanıp sönen küçük kırmızı bir yıldızım…”
Bu imgelerle birlikte, gerçek ile hayal iç içe geçiyor. Ve yine o düşünceye dönüyorum: Şair büyüdüğünü söylüyor, hatta buna inanmak istiyor. Ama bu büyüme, tamamlanmış bir hâl değil; daha çok kendini ikna etme çabası gibi.
“Büyüyordum, büyüdüğümden emindim, biliyordum.
Kendimi elimde ekşi bir elma gibi atıp tutuyordum…”
Zaman geçiyor, kanatlanıyor ve gidiyor. Ama geride bu dizeler kalıyor. Ve insan, hepsini bir arada düşününce şunu hissediyor: Bu kitap, aceleyle yazılmış gibi görünse de aslında fazlasıyla derin, fazlasıyla katmanlı. Belki de o acele, tam da bu yoğunluğu doğuruyor.
Benim için bu kitap, sadece bir şiir kitabı değil; bir vedanın, bir direnişin ve bir tutunma çabasının iç içe geçtiği bir alan gibi. Okudukça değil, üzerine düşündükçe büyüyen bir kitap.