Şule Gürbüz’ün Kambur’unu okurken kendimi bir hikâyenin içinde ilerliyormuş gibi değil de, birinin zihninin içinde dolaşıyormuş gibi hissettim. Kitap bittiğinde aklımda net bir olay örgüsünden çok, içime çöken bir duygu kaldı. Sanki anlatılan şey dışarıda yaşananlardan çok, insanın kendi içine doğru bükülmesi, kendi ağırlığıyla eğilmesi.
En çok diline takıldım. Bazı cümleleri bir kere okuyup geçemedim; dönüp tekrar baktım, hatta bazen durup düşündüm. Gürbüz’ün dili düz anlatan bir dil değil, dolaşan, kıvrılan bir dil. Bu yüzden okuması kolay değil ama tam da bu yüzden etkileyici. Metin beni sürekli yavaşlatıyor, acele etmeme izin vermiyor.
Kitaptaki “kamburluk” meselesini de sadece fiziksel bir durum olarak okuyamadım. Daha çok içsel bir eğrilik gibi geldi bana. İnsan bazen kendi içine o kadar kapanıyor ki, dış dünyayla bağını kaybediyor. Kitaptaki anlatıcıda da bunu hissettim. Yalnızlık, mesafe ve biraz da kırgınlık metnin her yerine sinmiş gibiydi.
Açıkçası klasik anlamda bir karakter ya da olay bekleyen biri olsam zorlanırdım. Çünkü burada tutunacak net bir hikâye yok. Ama ben bunu bir eksiklik gibi görmedim. Daha çok bir ruh hâlinin peşinden gidiyormuşum gibi okudum. Sanki biri bana bir şey anlatmıyor da, kendi içinden geçenleri fark ettirmeden gösteriyor.
Kambur bana kolay bir okuma deneyimi sunmadı ama iz bıraktı. Bitirdikten sonra bile bazı cümleleri aklıma geldi. Tam olarak ne anlattığını tarif etmek zor ama hissettirdiği şey oldukça belirgin: içe doğru çöken bir ağırlık. Benim için kitabın değeri de tam olarak burada. Kambur