Adı:
Kambur
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754703139
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şey ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.
Bana sorulsa bir gün "Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?" diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.
Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim - dolayısıyla dünyanın da...
Bana renk bile sormayın - bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.

"'Genç bir yazarın ilk eseri' denecek, 'juvenilia' kategorisine sokulacak hiçbir yanı yoktu Kambur'un. Olgun bir yazarın elinden çıkmış, acemiliği, sakarlığı olmayan, olgun bir metindi."
Murat Belge
92 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sizin kamburunuz var mı?
İçimizdeki sorunların gün yüzüne kocaman bir kambur vesilesiyle gözümüze sokulduğu bir roman düşünün. Hani yolda öyle kocaman kamburlu bir insan görürsün de çaktırmadan bakmaya çalışırsın , içinden minnet edersin böyle bir görüntün olmadığına dair. Hah , işte! Sorunlardan oluşturulmuş kocaman bir kamburun romanını yazmış Şule Gürbüz. İnsanı , kendimizi, aynadaki yansımamızı değil de aynanın içindekini yazmış.

18 yaşında yazmış hem de bunu! Nasıl bir yetenek , nasıl bir gözlem gücü bu böyle? Dili mükemmel kullanıyor ama dil onun için bir amaç değil, araç sadece. Gözlemlerini aktarmak için gereken katmanlı dil unsurunu sağlamak için gerekli bir madde. Çünkü nasıl yazıldığından çok ne yazdığına önem veriyor Şule Gürbüz ve çok çok farklı yazıyor , farklı yazmasına rağmen anlaşılmazlık zincirini kırıyor. Birçok yazardan ayrılan tarafı da burada işte. Bu kadar karmaşık bir şeyi, insanı, anlatırken hiç anlaşılmaz ve karmaşık değil. Gerçekten etkileyici ve çok özgün. Başka hiçbir yerde böylesini okumamıştım. Daha iyi görmeniz için size kitaptan bir örnek sunacağım .

“Cenaze yerine geldiğinde bir akşam üzereydi. Cenazede müzik… bir ölüye yapılacak tek şey. Ölen kim ise , onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı, diye düşündü. Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder. Kimi insanların, hareketli ve neşeli ; kimilerinin ise durgun ve ara sıra coşkun oluşu, kafalarındaki müziğe ister istemez uymak zorunda oluşlarındandır. Dengesiz bir yaşamda suç , o kimsenin müziğindedir – ne yapsın; tabii, bir yaptığı öbürüne uymaz. İşte bu uyuma uyumsuzluk denmesidir, kötü olan. Müzikte bir dakika , yaşamın bir yılına denk gelir. Kalın mi notası, palet olarak uzun süre çalınırsa , insanın o yıllarda hiçbir şey yapmadan çakılıp kalması, işten bile değildir. Solo kısımlara geçildiğindeyse , insana bir hareket gelir; kimilerine bir kez , kimilerine ise durmadan yada hiç. Cenazede bu müziği dinleyen , o insanın ağrılarını, kıpırdayamazlığını,nedensiz heyecan ve coşkularını anlayabilir; hiçbir şeyi gereksiz bulmaz. Nasıl yaşadığı ancak bu şekilde öğrenilebilir. Neden uzun ya da kısa yaşadığı da ; müzik bittiğinde her şey biter çünkü. Nasıl öldüğümüz finalinde belli olur; sancılar ağır ağır tekrarlanarak mı, hiç biteceği yokken noktalanarak mı – en kötüsü bitip bitmediği belli olmadan mı…”

Bu ölüme dair nasıl güzel bir bakış açısıdır? Şule Gürbüz kendisi de ölümü hayatın devamı olarak görmektedir ve varlık sorunu sanırım onu hayatının diğer evresi olan ölümde de bırakmayacak.
Kitabı iki gün üst üste iki kere okudum. İki okumada da ayrı zevk aldım. Gözümden kaçan bazı şeyleri ikinci okumamda yakaladım. Belki daha nice önemli noktaları daha kaçırdım. Zaten böyle bir eseri tam olarak yakalayabilir miyiz ki?
İçimizdeki bizi ne kadar yakalayabiliyoruz? Aynadaki simetrimizi mi , yoksa aynanın içini mi görüyoruz? Ya da hiç aynaya bakıyor muyuz? Çevremizdeki kocaman kamburların farkında mıyız? Ya da bırakın çevremizi kendimize yük edindiğimiz Ağrı Dağı’na kafa tutan kamburun izlerini ilk ne zaman gördük. Cevap vereyim , bu kitaptan sonra.
Kitabı okuduktan sonra kendinize tekrar sorun kamburunuz olup , olmadığını. İyi okumalar dilerim.
92 syf.
·8/10
Kitabı daha doğrusu yazarı nerede görüp de listeme ekledim bilmiyorum, üç kitabı listemdeydi. Yanlış hatırlamıyorsam bir videoda görmüştüm. İki, üç haftadır bekliyordu sabah aniden çantama atıp da çıktım. Oldukça ince bir kitap 92 sayfa, boş kısımları çıkarttığınızda belki 50, 60 sayfa anca kalıyordur. Ama çok beğendiğimi söyleyebilirim. Şule Gürbüz 74 doğumlu bir yazar ve bu ilk kitabı 92 yılında basılmış. Oldukça akıcı, çarpıcı ve çoğu yerde yazar bunları nasıl 18 yaşında yazmış dedim kendi kendime. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Sonrasında o cümleler havada uçuştu ve savruldu neredeyse. Sıradan birkaç cümlenin ardından, derin, ağır ve karanlık cümlelerin peş peşe sıralandığı fazlasıyla ironi barındıran, bilinç akımıyla yazılmış bir metafor. Yazarın herhangi bir acemiliğini hissetmedim bile diyebilirim, ilk kitabı olmasına rağmen.

Kitaba gelirsem, kitabın başlarda çok az bir kısmı anlatıcı tarafından aktarılıyor, zamandan mekandan yoksun, sonrasında anlatımı kambur ele alıyor ve o noktadan sonra derin, anlamlı cümleler bir bir sıralanmaya başlıyor. Ruhumuzun kirlenmişliğini çarpa çarpa vuruyor Kambur. Yaşamın Kambur'a zor geldiği belli, hayat ona bir eziyet, lakin siz de eziliyorsunuz bu yükün altında.
Yazar, beni bir iki saatliğine de olsa karanlığa gömüp çıkardı. Satır aralarına gizlediği dünyayı acıtarak gösterdi. Fazlaca cesur bir anlatım barındırıyor kitap, hayatın anlamsızlığını anlamış ve iç sesinizi bir bir döken bir Kambur var karşınızda. Kambur; karanlık, soğuk, yabani, yalnız... Acınası olduğu kadar acımasız da:
''Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimlerin yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.''

''Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim- dolayısıyla dünyanın da...''
''Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.''

Hepimizin bir kamburu var mı? Yoksa kendi kamburumuzla yüzleşmeyip, hayata mı yüklüyoruz her şeyi bilemedim. İncecik, çabucak bitebilecek fakat geriye o derin anlamlı cümlelerin kalacağı bir kitap. Herhangi bir olay akışı barındırmayan belki de tekrar tekrar ele alınıp okunacak, göz atılabilecek bir kitap. Kitabı merak eden, bir iç ses okumaya heveslenen herkese tavsiye ederim.
92 syf.
·Beğendi
Bir kitap alıyorsunuz elinize kainatı dere tepe köy bayır geziyorsunuz.Ama oturduğunuz yerden ah işte bizim Kambur' da öyle.

Şule Gürbüz ile tanıştığım ilk kitabım.Ufak çaplı bir öğle sonu uykusundan sonra sıcak ama bir o kadar serin ikindi vaktinin günden günü ayırdığı bir vakitte bir balkon kenarında gökyüzünü seyderek okuduğunuzu düşünün ah işte o şekilde okudum :D

Gel gelelim Kamburumuza içimizdeki bizden biri o belki göstermedimiz diğer karanlık yanımız. Standartların dışında bir beden belki..görünüş belki.. sadece o kadar, ya absürt düşündüren komikliği.Kendince oluşturduğu belki bir yılda belki iki gün arayla yada aylarca yazdığı günlüğü. Kaç yaşında olduğunu çözemiyorsunuz malesef :/
Kahramanımızın bir cenaze törenine katılması arasındaki zamanda kendini ve yaşamın çelişkini anlattığı mini bir kurgu.Gürbüz cana dokunuyor kana vura vura cümleleri bak görmezden geldiğin diğer yanına diyor.

Felsefesinin yanındaki devinimleri sevebileceğiniz bir kitap. Ne duruyorsunuz en yakın bir kitapçıya koşun :D
92 syf.
·1 günde·8/10
Matruşka gibi bir eser! :)

Bir Şule Gürbüz kitabına merhaba dememle hoşçakal demem arasındaki mesafe hangi ara bu kadar kısa sürdü anlayamadım desem isabetli olur. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında bir iki kelâm etmek istiyorum. Açıkçası kitabını okuyana dek yazar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Şule Gürbüz Cambridge Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış ve sonrasında Türkiye'ye dönerek antika saatlerin tamirine merak salmış, hatta bunu kendine meslek edinmiş bir yazar. Kendisi hâlâ Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde mekanik saat ustası olarak görev yapmaktaymış. Farklı ve güzel bir zanaat olsa gerek zaman denen olguyla uğraşmak.

Esere gelecek olursak; bir kamburun hayatı üzerinden pek çok metaforla karşılaşıyoruz aslında. Gazetede gördüğü cenaze ilânı üzerine cenazeye katılmak için yola çıkan kambur yol boyunca pek çok farklı kapı aralıyor okuyucuya. Kimi zaman okuyucunun zihnine bir çomak sokup bütün fikirleri alt üst ederken, kimi zaman da ayan beyan gözler önüne seriyor gerçekleri.

Yaşamın anlamsızlığı üzerine zaman ve mekân olgularını dikkate almaksızın söylemlerde bulunuyor. Bir bakıyorsunuz kocaman sayfada tek cümle şak diye yüzünüze çarpıyor. Çarpmakla kalsa iyi, diğer sayfaya geçmek için cümleyi iyi hazmetmek gerekiyor. Diğer yandan cümlelerin birbiriyle hem bağımsız hem de bağımlı şekilde nasıl dizilebileceklerini bu kitapta görüyorsunuz. Gözünüzü yormuyor bu durum, zihninizi de karıştırmıyor nedense. Matruşka gibi bir kitap diyesi geliyor insanın. Açıldıkça açılıyor, yeni ufuklar gösteriyor. Zihinde oluşan sorular da cabası. Eminim bu kitapta okundukça karşılaşılabilecek pek çok fikir var. Herkese algı derinliği nispetinde hitap eden bereketli bir eser.

Kamburluk olgusu ve bir kambur üzerinden anlatılan bu metni sevdiğimi söyleyebilirim. Zira hepimiz sırtımızda ya da herhangi bir yerimizde görünmez kamburlar taşımıyor muyuz? Bir alıntıya yer verelim o halde;

"Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam."
92 syf.
Hakan Günday bir söyleşide Şule GÜRBÜZ’ü önermişti okurlarına ve KAMBUR kitabıyla başlayabilirler demişti. Öncesi yok benim için, ne yazar hakkında bir bilgim, ne de kitap hakkında. İncecik bir kitap, tarzı da sıra dışı, bu tarz elbette yazarın ve kitabın dizgisinindir. Önerene bakılınca anlamak güç değil böyle bir kitaptan ne çıkacağı. İnce ince felsefe çıktı, okuyup geçersin iki dakikada cümleleri bazen basit gelir sana, bu ne ya, bunu bende yazarım dersin. Aldanırsın oysa derinlik vardır yazarın kurduğu cümlelerde, düşünmelisin, düşünmezsen önce yazar alınır buna, nerden mi çıkarıyorum bunu? Benim bir yorumumdur yazarın şu sözlerine istinaden: “Bir cümle söyleyebilmek için –o da çoğu kez yalan- koca kitaplar yazılıyordu.” Buna paralel yazarımız incecik bir kitap yazmış, bununla da kalmamış, kitabın içinde bir ara günlüklerinden söz ediyor kurgu gereği, onlara günlük değil, belki de haftalık, aylık, yıllık denilebilir diyor. Günlük sayfalarının başındaki tarihlere bakınca ne demek istediğini anlıyorsunuz yazarın, sözünü etmek istediğim mevzu kitapta günlüklerle ilgili bölümlerde yazar bazen sadece bir cümle kurmuştur. Kısacık günlük sayfaları kitabın içinde bir sayfadır. Örneğin bir sayfada başındaki tarihi saymazsak “Konyağım gelmedi”, diğer sayfada ise “Konyağım hala gelmedi” yazar. Bu iki cümleyi okuduğunuzda kitaptan iki sayfa okumuş olursunuz. Bu dudaklarınızda bir tebessüme sebep olurken, bende yazarım be dersiniz. Sonra karşınıza “İradem, tutsak olduğumu anlama özgürlüğümdür” diye bir cümle çıkar, düşünür düşünürsünüz.

Yan dairesine taşınan bir adam için evine getirdiği kadınlardan (fahişelerden) söz ediyor bir bölümde ve o adama “iki, üç, belki dört çocuğun var. Daha yere çöp atanlara niye kazıyorsun?” der ve yine düşünürsünüz.

Bir başka sayfada “Çünkü insan kendisi için yaşamıyor; yığınlar için yaşadığını sanan, hiç yaşamıyor – geriye, bir iğne iplikle peşinizden koşturan birkaç kişi kalabiliyor ancak. Ve tüm uğraşlar, yaratılmaya çalışılan şeyler, öğrenilen sözler, başka kimseler tarafından beğenilmek bile, bu birkaç iplikçi için. İplikçisi (cep tiyatrosu) olmayanlar da vardır tabii; ama onların dikiş tutacak bir yanları yoktur.”

Son olaraktan “Şunu söylemeliyim ki ben bu kadar değildim; henüz bitmedim ama, eksildim. Yakında yalnızca suyum kalacak ve bu yüzden bana kızılacak. – Allah, Allah, yahni bitmiş – kim yedi bunu? İşte o an, başa dönebilsem; yahniden önceki tarihime – birden bir keçi, bir sığır, bir domuz olarak, ayaklarım tabaktaki suyuma ve ekmek artıklarına batarken, yükseliversem… tüm hayalim budur.” yazar ŞULE GÜRBÜZ.

Birkaç seçme metinle anlatmak istedim kitabı. Velhasıl diyeceğim, sayfalar dolusu incecik bir kitap, okuması ortalama kırk dakika, düşünmesi, etkisi ölçülemedi tarafımdan, statik bir değer yok diyelim. Tavsiye ediyorum ki, yazının gelişiminden öyle olduğunu anlamışsınızdır, bu kitapta tek kötülük size değil o da bana, çok değer verdiğim insan tarafından aldığım son hediye, ondan bana kalan hatıralarla birlikte. Yazarın dediği gibi “Evet çiçeğim geldi; cenazeme yetişmeliyim – ölü bekletilmez”
92 syf.
·1 günde·8/10
Şule Gürbüz'ü belki bundan 2 ay öncesine kadar tanımıyordum. ne adı, ne sanı, ne kitapları, hiç ama hiçbir şeyi.
bir sayfada bir röportajına denk geldim. o sıralar da Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okumuştum. Milli Saraylar bünyesinde bir saat ayarcısı olduğunu öğrendim. inanılmaz hoşuma gitti. Deli işi dedim. o günden sonra beni derinliklerine çekti Şule Gürbüz. röportajında bir kez bile kendinin muazzam özelliklerinden bahsetmeyip sadece saat ayarcısıymış gibi bir hal takınması beni inanılmaz etkiledi.
okumak isteyenler için: https://mekaniksaat.blogspot.com.tr/...rayn-saat-ustas.html
hakkında nerde ne okusam hepsi başka bambaşkaydı. hepsinde gizemli bir ruh hali.
kambur kitabı ise 18 yaşında -yanlış hatırlamıyorsam- yazdığı bir kitap. ve 18 yaşındaki gelgitlerini anladıkça daha da kapıldım ve tüm kitaplarını aldım.
kitaplarından çok kendisi bir esrar barındıran nadide bir kadın.

"Aslında şunu söylemem gerekiyor: Hani bazı filmlerde kadın oyuncu beyaz, ipek bir sabahlık giyer ve erkek yaklaşınca, o sabahlık sessizce görevini tamamlayıp usulca düşer ya – işte, ben o kadın değil; o sabahlık olmak istiyorum.’

‘Deli olduğumu mu sanıyorsunuz?

Nereden anladınız ?"
92 syf.
Ne çok yükümüz var değil mi? Hayatı algılayışımız, sevgimiz, sevgisizliğimiz, sevdiklerimiz, işimiz... Günü gelince hepsi bir kambur gibi sırtımızda bir yük olarak belirmiyor mu? Dünyaya şen gözlerle bakan bir yüz ile savaşın içinden çıkmış, sevmemiş, hor görülmüş bir insanın yükü aynı mıdır? Ya da şöyle soralım hepimiz develer gibi hörgüçlerimizle sırtlarımızda dolanırken hayat hepimize aynı eşit mesafede midir? Oyuncağı alınan bir çocuk ile savaşta annesini yitiren bir çocuğun yükü aynı kefeye konulabilir mi?
Hani nerde kamburlarınız? Antika saat tamircisi Şule Gürbüz'ün kaleminden dökülen satırlar sizin kamburlarınızı hatırlattı mı? "Akıl ideale varamayınca hicve varıyor." derken gülmek ve depresyon arasındaki o ince bağı ayırt edebildiniz mi?
"ben dünyaya olup biteni hayretle izlemeye ve şaşırmaya gelmişim-durmadan şaşırmaya... " diyerek dünyayı sürekli inceleyen, irdeleyen, hicveden Kambur, yüzyılımız insanı karşısındaki hayretini, şaşkınlığını nasıl hicv etmesin ki?
Kambur'u bir bedene sokamadım okurken, sanki bir ruh hastasının zihninden akan düşünceleri kambur ile somutlaştırmış gibi okudum. Kambur bir yük, başkalarının gözünde bir çirkinliğin sembolu iken yazar Kambur'u umarsız bir ruh haliyle yazmış ama biliyoruz ki umarsızlık ta bir savunma biçimi. Hepimizin kamburları var. Kendi gözümüzle gördüğümüz kadar başkalarının bizimle ilgili ne hissettiklerini de düşünüyoruz hep. Güvenli anlamlar verenler kamburlarından sıyrılabilirken, kendini değersiz olarak görme eğiliminde olanların kamburları gün geçtikçe büyümeye devam ediyor.
Şule Gürbüz, bilinç akışı anlatımı ile yeni bir soluk katmıştı edebiyatımıza. Yeni eserlerle bunu devam ettiriyor zaten. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay'ın izinden giden bir yazar olduğunu düşünüyorum Şule Gürbüz'ün. Kendi cenazesine yetişmeye çalışan, zaman kavramının gerçeküstü bir şekilde anlatılışı aklıma Ahmet hamdi Tanpınar'ı da getirdi.
"Bu filme hiç ara verilmiyor; oysa susadım,sıkıldım. Ama çıkan da bir daha giremiyor yanım yörem ölülerle dolu, dayanamıyorum. Oyunumu beğeniyorum, ama bu oyun asla bana göre değil." Sanırım varoluş kaygısı çeken, hayata anlam yüklemeye çalışan her insan bu sorgu dolu satırlar arasında kaybolmuştur. Dilerim hepimiz oyunlarımızın mutlu kahramanları olma yolunda hızla ilerleriz.
92 syf.
Bu kadar kısa sürede biteceğini tahmin etmemiştim ama kitabın bir kısmı günlük şeklinde kısa paragraflardan oluşuyor,o nedenle bir gece yetti.
Bazılarımızın hayatla olan savaşı dünyaya gözünü açtığı andan itibaren başlıyor.Kamburluk bir ömür fiziksel bir yük olmaktan çok ruha bir yük,geçmeyen bir ağrı...İnsan bedeniyle de barışık olamadıktan sonra zihin ne kadar mutlu olabilir ki .Kitap biraz karamsarlığa itebilir sizi ama durup düşündürecek tespitleri de yok değil.Zaten hepimiz bir nebze de olsun taşımıyor muyuz bu kamburluğu?Kimimiz fiziksel anlamda, kimimiz ruhsal.Kabullenemediğimiz ,sürekli hayal kurma zorunluğu hissettiren ne varsa bir nevi kamburluk işte.Kurtulma çabası bile hissetmiyoruz çoğu zaman çünkü insanın önce kendi varlığını kabullenmesi gerek.Yoksa bir ömür gökyüzüne bakmadan nasıl geçer ki...
92 syf.
·8/10
Deli olduğumu mu sanıyorsunuz?
Nereden anladınız?
Kısacık bir kitap olmasına rağmen okurken kelimelerin ağırlığından kitap ağırlaşıyor. Altını çizmediğim çok az yer var muhtemelen. Hissederek okunacak kısacık ama dolu bir kitap
92 syf.
·5/10
Sosyal mecra üzerinde kitap paylaşımını yaparken bir arkadaşın "şunu da okursan beğenirsin diye düşünüyorum " diye mesaj atması ve tesadüfen o günün kitap aldığım güne denk gelmesiyle bu eser kütüphaneme girdi. Şu alıntı ;
"Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam."
dikkatimi çekti ve aldım. Peki sonra? Açıkcası sonrası için bu alıntının etkisi kadar bir cümlede kaybolamadım. Belki kitabı yanlış bir zaman da okuduğumu düşünmeye başladım. Yorumlar veya okuyanlar ile yapılan kısa sohbetler sonunda bu kanıya varmak daha kolay oldu. Belki başka bir gün de daha farklı şeyler keşfedebilmek ümidiyle. Öyle bir şey olursa bu incelemeyi gözden geçireblirim.
92 syf.
·2 günde·9/10
‘Deli olduğumu mu sanıyorsunuz?
Nereden anladınız?’
Yine yine yine mükemmel bir Şule Gürbüz kitabı. Sıradan bir yazar asla değil. Sadece her kesime hitap edebilecek bir yazar olmayabilir. Bazı kitapları anlayabilmek için sanırım bazı şeyleri de yaşamış olmak gerekiyor. Bazı kitaplar yaşanmışlık istiyor, hazırlıksız anlaşılmıyor. Bu da öyle bir kitap ve öyle bir yazar. O yüzden anlaşılmaz bulunabilir. Ama ben bayıldım. Yine güzel yine güzel.
92 syf.
·Puan vermedi
Teslim olmak, ellerini kaldırmak değil, farkında olmak ve sonuna kadar tüm güçleri geri vermektir.
"anlayabilmek için tekrar tekrar okunası bir kitap"
Biraz bir şeyler biliyorum tabii; ama anlatmaktan korkar oldum. Neyi anlatsam, onu kaybediyorum.
Birisinin ölümüne üzülmek bile, o kimse için bambaşka bir ölüm düşlediğiniz içindir.
Bugün birisi politik görüşümü sordu. ister politikayla ilgileneyim, ister nefret edeyim; ne yanıt verirsem ve­reyim, açığımı yakalayacak. Neden tuttuğum takımı ya da burcumu sormuyor - daha insaflı olmaz mıydı?
Şule Gürbüz
Sayfa 62 - İletisim
Yaşama hoyratça davranmaya alışkınım; çünkü bozuk para gibidir. Edepsizce değil ama, yine de harcamak gerekir; yoksa, tedavülden kalkabilir.
"En canınızdan bezip "Benden bu kadar," dediğiniz anlarda, bir oyunbozan çıkar ortaya. Kendinizi yok etmeyi, en azından yok saymayı düşündüğünüz bir anda, birisi bir kahve ısmarlayıverir; ve bir kahveye fit olup, yaşama devam etmeye karar verirsiniz. Değişen bir şey yoktur tabii - ve bu kimse yeni biri de değildir."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kambur
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
92
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754703139
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Benden, bana kayıtsız kalınması ile benden nefret edilmesi arasında bir seçim yapmam istense, tereddütsüz, nefreti seçerim - kayıtsız kalınacak bir yanım yoktur. Ve ben söylemek isterim ki, her şey ve herkese kayıtsızım. Değilmişim gibi davrandığım durumlar, yaşıyormuşum gibi yapma zorunluluğumdandır.
Bana sorulsa bir gün "Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?" diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.
Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim - dolayısıyla dünyanın da...
Bana renk bile sormayın - bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.

"'Genç bir yazarın ilk eseri' denecek, 'juvenilia' kategorisine sokulacak hiçbir yanı yoktu Kambur'un. Olgun bir yazarın elinden çıkmış, acemiliği, sakarlığı olmayan, olgun bir metindi."
Murat Belge

Kitabı okuyanlar 358 okur

  • G.p
  • Burcu Ünlü
  • Mehmed Emin Yıldırım
  • (C19H19N7O6)
  • Tüçe gtmz
  • Ebru
  • Ömer ATALAN
  • Kader
  • okaliptus
  • Büşra

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.7
14-17 Yaş
%0.9
18-24 Yaş
%27.4
25-34 Yaş
%46.2
35-44 Yaş
%14.2
45-54 Yaş
%5.7
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%66.2
Erkek
%33.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.9 (25)
9
%24.2 (32)
8
%27.3 (36)
7
%13.6 (18)
6
%3.8 (5)
5
%6.8 (9)
4
%2.3 (3)
3
%1.5 (2)
2
%0.8 (1)
1
%0.8 (1)