Kitabı daha doğrusu yazarı nerede görüp de listeme ekledim bilmiyorum, üç kitabı listemdeydi. Yanlış hatırlamıyorsam bir videoda görmüştüm. İki, üç haftadır bekliyordu sabah aniden çantama atıp da çıktım. Oldukça ince bir kitap 92 sayfa, boş kısımları çıkarttığınızda belki 50, 60 sayfa anca kalıyordur. Ama çok beğendiğimi söyleyebilirim. Şule Gürbüz 74 doğumlu bir yazar ve bu ilk kitabı 92 yılında basılmış. Oldukça akıcı, çarpıcı ve çoğu yerde yazar bunları nasıl 18 yaşında yazmış dedim kendi kendime. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Sonrasında o cümleler havada uçuştu ve savruldu neredeyse. Sıradan birkaç cümlenin ardından, derin, ağır ve karanlık cümlelerin peş peşe sıralandığı fazlasıyla ironi barındıran, bilinç akımıyla yazılmış bir metafor. Yazarın herhangi bir acemiliğini hissetmedim bile diyebilirim, ilk kitabı olmasına rağmen.
Kitaba gelirsem, kitabın başlarda çok az bir kısmı anlatıcı tarafından aktarılıyor, zamandan mekandan yoksun, sonrasında anlatımı kambur ele alıyor ve o noktadan sonra derin, anlamlı cümleler bir bir sıralanmaya başlıyor. Ruhumuzun kirlenmişliğini çarpa çarpa vuruyor Kambur. Yaşamın Kambur'a zor geldiği belli, hayat ona bir eziyet, lakin siz de eziliyorsunuz bu yükün altında.
Yazar, beni bir iki saatliğine de olsa karanlığa gömüp çıkardı. Satır aralarına gizlediği dünyayı acıtarak gösterdi. Fazlaca cesur bir anlatım barındırıyor kitap, hayatın anlamsızlığını anlamış ve iç sesinizi bir bir döken bir Kambur var karşınızda. Kambur; karanlık, soğuk, yabani, yalnız... Acınası olduğu kadar acımasız da:
''Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimlerin yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha