Belce Ünüvar

Belce Ünüvar

ÇevirmenEditör
7.9/10
1.082 Kişi
·
3.067
Okunma
·
0
Beğeni
·
319
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
232 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gölgesizler Hasan Ali Toptaş’ın okumuş olduğum ikinci kitabı. Daha önce “Kuşlar yasına gider”i okumuş ve kitabın olumlu yönleri olsa da bir bütün olarak fazla beğenmemiş ve burada paylaşmıştım.

Bu kitapta ise; kurgusundan hikâyeye, karakterlerden diyaloglara, sembollerden tekrarlara, satır aralarından finaline kadar yazara hayran kaldım. Yazar bize, Âmâk-ı Hayal de olduğu gibi bir rüya süresi kadar değil de, bir çırağın bakkala gidip gelmesi kadar bir zaman diliminde anlatmak istediği bütün dünyayı dolaştırıp tekrar sahnenin başına döndürmüştü.

Kitap, bir berber dükkânındaki anlatıcının doğal gözlemleriyle ve sıradan bir şekilde başlıyor. Bir köy berberinde sıradan müşteriler arasında anlatıcımız. Tabii kitabın adı “Gölgesizler” olunca post modern bir kurgu beklediğim için hazırlıklı okuyordum. Gölgesi olmayanın neyi olabilir ki?
Post modernlik çıktığından beri okurun öyle bacak bacak üstüne atıp keyifle okuma gibi bir şansı yok tabi. Yazar ister anlatır, ister şüpheye düşürür, ister okura bırakır, hikâyeyi devam ettirsin veya ne halleri varsa görsünler diye! Ne zaman, nerde, ne geleceğini kestirmek zor. Tedbirli olmak lazım:))

Eğer hazırlıklı okursam tuzaklara düşmeden, yazarın beni şaşırtmasına engel olabilirim. Öncelikle üst kurgu kısmı kolay diyelim, anlatıcı berberde ve kontrol onda. Buraya kadar güvendeyiz. Bundan sonrası post modern anlatının insafına kalmış durumda...
En sık rastlayacağımız ifadeler; belki, ola ki, sanki, kim bilir, ya da, belli değildi, söz gelimi, gibiydi!
Hatta yokmuş gibi bir şey. “Zaman kim bilir ne zamanmış.” Belki bütün bunlar olmadıysa bile farklı senaryolar, farklı ihtimaller olabilir. Hepsi bir arada, ya da hiç yoklar. Sait Faik hikâyeleri gibi. Sait Faik direğe yaslanıp limanı seyreden adamın hikâyesini anlatırken, Belki o adam bendim, belki de öyle biri yoktu demişti. Adına o zamanlar post modern demese de herhalde bugün okurların düşeceği zorluklara hazırlamıştı bizi.

İşte berber çırağı bir jilet almak için çıktığı dükkâna bir daha dönmeyince ilk kaybolma gerçekleşiyor. Ondan sonra kaybolmak bir rutin haline geliyor kitapta. Romana hayat veren bütün kahramanların varlığı yazarın insafına kalmış durumda. Hiçbirine çok fazla bel bağlayıp güvenme imkânımız yok. Karakterler bazen kaybolup bazen yüz yerde birden ortaya çıkınca sağlam bir zemin bulmakta güçlük çekiyoruz. Bu zemini bulabilmek için yazarın oyunlarının peşine takılmamaya karar verdim :)
Birincisi gözüm hep finaldeydi, bu kadar çok hikâye nasıl toparlanacak diye. İkincisi romanda gerçek olduğu garanti olan sahneyi sürekli aklımda tutmaya çalıştım. Bu şekilde pergelin çivisinin beni hikâyenin merkezinde tutacağını düşündüm. Böylece tek garanti olan sahnenin anlatıcının berberde bulunması ve berber koltuğunda suratı köpüklü bir müşteri bulunduğuna karar verdim. Bir de karakalemle yapılmış güvercin resmi olduğuna. Bunun dışındaki tüm sahneleri tuzağa düşmeden okumaya çalıştım. Berber dükkânındaki ruhu daralan müşterinin durumuna düşmeden, oradan caddeye bakmaya çalıştım. Elimizde tek garanti kale olan berber dükkânından…

İster istemez küçük hikâyelerin bizi peşine takmaya çalıştığı zamanlar oldu. Bazen bir bekçinin, bazen bir güvercinin, postacının, bazen bir muhtarın peşine takılıp gitsek de hazırlıklıyım, tuzaklara düşmeden ana fikri ve ilk sahneyi gözümün önünden ayırmıyorum. Hikâyenin geçtiği tek mekân köy; ama oraya da ne bir milletvekili geliyor, ne bir çerçi, gelen giden yok. Köyün olup olmadığı bile belli değil! Hiç kimseye güvenmemek lazım. Bir berberin köyden kaçması da, bir berberin köye ansızın gelmesi de kafa karıştırıcı, tekerleme gibi. Dikkatli olsak iyi olacak :))

Evet arkadaşlar, devir öyle bir devir ki kitap okumanın bile zevki yok. Modern zamanlarda okumak zorlaştı. Ben ilk sahneyi, berber dükkânını merkezde tutacağım derken berber dükkânı sır oldu kayıplara karıştı, tıraş olmak için jilet bekleyen müşteri de. Elimizde bir anlatıcı kaldı, bir de müthiş bir kurgu ve harika bir kitap. Ortaya çıkan güzel eserin hatırına yazarın bize yaptığı bütün zulümleri bağışlıyorum. Kelime oyunları, anlatım tekrarları, absürt hikayeler, gereksiz gibi görünen detaylar, neden ısrar edildiği belli olmayan semboller, var olduğu kesin olmayan kahramanlar, hep sağlam bir hikayenin taşlarıymış. Bu taşları bize düzenli aralıklarla ve ısarla hatırlatan yazarımız bizi sürekli hikayenin içinde tutmuş oldu. Biz nereye tutunacağımızı bilemezken...

Bir de filmi varmış, izlemek için sabırsızlanıyorum. Önce kitabı okuyup sonra filmi izlemenin iyi bir tercih olduğunu düşünüyorum. Filmin kadrosu da çok iyi benden söylemesi.

https://www.youtube.com/watch?v=io5n-VLCIdw

İyi seyirler…
92 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sizin kamburunuz var mı?
İçimizdeki sorunların gün yüzüne kocaman bir kambur vesilesiyle gözümüze sokulduğu bir roman düşünün. Hani yolda öyle kocaman kamburlu bir insan görürsün de çaktırmadan bakmaya çalışırsın , içinden minnet edersin böyle bir görüntün olmadığına dair. Hah , işte! Sorunlardan oluşturulmuş kocaman bir kamburun romanını yazmış Şule Gürbüz. İnsanı , kendimizi, aynadaki yansımamızı değil de aynanın içindekini yazmış.

18 yaşında yazmış hem de bunu! Nasıl bir yetenek , nasıl bir gözlem gücü bu böyle? Dili mükemmel kullanıyor ama dil onun için bir amaç değil, araç sadece. Gözlemlerini aktarmak için gereken katmanlı dil unsurunu sağlamak için gerekli bir madde. Çünkü nasıl yazıldığından çok ne yazdığına önem veriyor Şule Gürbüz ve çok çok farklı yazıyor , farklı yazmasına rağmen anlaşılmazlık zincirini kırıyor. Birçok yazardan ayrılan tarafı da burada işte. Bu kadar karmaşık bir şeyi, insanı, anlatırken hiç anlaşılmaz ve karmaşık değil. Gerçekten etkileyici ve çok özgün. Başka hiçbir yerde böylesini okumamıştım. Daha iyi görmeniz için size kitaptan bir örnek sunacağım .

“Cenaze yerine geldiğinde bir akşam üzereydi. Cenazede müzik… bir ölüye yapılacak tek şey. Ölen kim ise , onun yaşamının müziği cenazesinde çalınmalı, diye düşündü. Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder. Kimi insanların, hareketli ve neşeli ; kimilerinin ise durgun ve ara sıra coşkun oluşu, kafalarındaki müziğe ister istemez uymak zorunda oluşlarındandır. Dengesiz bir yaşamda suç , o kimsenin müziğindedir – ne yapsın; tabii, bir yaptığı öbürüne uymaz. İşte bu uyuma uyumsuzluk denmesidir, kötü olan. Müzikte bir dakika , yaşamın bir yılına denk gelir. Kalın mi notası, palet olarak uzun süre çalınırsa , insanın o yıllarda hiçbir şey yapmadan çakılıp kalması, işten bile değildir. Solo kısımlara geçildiğindeyse , insana bir hareket gelir; kimilerine bir kez , kimilerine ise durmadan yada hiç. Cenazede bu müziği dinleyen , o insanın ağrılarını, kıpırdayamazlığını,nedensiz heyecan ve coşkularını anlayabilir; hiçbir şeyi gereksiz bulmaz. Nasıl yaşadığı ancak bu şekilde öğrenilebilir. Neden uzun ya da kısa yaşadığı da ; müzik bittiğinde her şey biter çünkü. Nasıl öldüğümüz finalinde belli olur; sancılar ağır ağır tekrarlanarak mı, hiç biteceği yokken noktalanarak mı – en kötüsü bitip bitmediği belli olmadan mı…”

Bu ölüme dair nasıl güzel bir bakış açısıdır? Şule Gürbüz kendisi de ölümü hayatın devamı olarak görmektedir ve varlık sorunu sanırım onu hayatının diğer evresi olan ölümde de bırakmayacak.
Kitabı iki gün üst üste iki kere okudum. İki okumada da ayrı zevk aldım. Gözümden kaçan bazı şeyleri ikinci okumamda yakaladım. Belki daha nice önemli noktaları daha kaçırdım. Zaten böyle bir eseri tam olarak yakalayabilir miyiz ki?
İçimizdeki bizi ne kadar yakalayabiliyoruz? Aynadaki simetrimizi mi , yoksa aynanın içini mi görüyoruz? Ya da hiç aynaya bakıyor muyuz? Çevremizdeki kocaman kamburların farkında mıyız? Ya da bırakın çevremizi kendimize yük edindiğimiz Ağrı Dağı’na kafa tutan kamburun izlerini ilk ne zaman gördük. Cevap vereyim , bu kitaptan sonra.
Kitabı okuduktan sonra kendinize tekrar sorun kamburunuz olup , olmadığını. İyi okumalar dilerim.
92 syf.
·8/10
Kitabı daha doğrusu yazarı nerede görüp de listeme ekledim bilmiyorum, üç kitabı listemdeydi. Yanlış hatırlamıyorsam bir videoda görmüştüm. İki, üç haftadır bekliyordu sabah aniden çantama atıp da çıktım. Oldukça ince bir kitap 92 sayfa, boş kısımları çıkarttığınızda belki 50, 60 sayfa anca kalıyordur. Ama çok beğendiğimi söyleyebilirim. Şule Gürbüz 74 doğumlu bir yazar ve bu ilk kitabı 92 yılında basılmış. Oldukça akıcı, çarpıcı ve çoğu yerde yazar bunları nasıl 18 yaşında yazmış dedim kendi kendime. Kitabı elime almamla bitirmem bir oldu. Sonrasında o cümleler havada uçuştu ve savruldu neredeyse. Sıradan birkaç cümlenin ardından, derin, ağır ve karanlık cümlelerin peş peşe sıralandığı fazlasıyla ironi barındıran, bilinç akımıyla yazılmış bir metafor. Yazarın herhangi bir acemiliğini hissetmedim bile diyebilirim, ilk kitabı olmasına rağmen.

Kitaba gelirsem, kitabın başlarda çok az bir kısmı anlatıcı tarafından aktarılıyor, zamandan mekandan yoksun, sonrasında anlatımı kambur ele alıyor ve o noktadan sonra derin, anlamlı cümleler bir bir sıralanmaya başlıyor. Ruhumuzun kirlenmişliğini çarpa çarpa vuruyor Kambur. Yaşamın Kambur'a zor geldiği belli, hayat ona bir eziyet, lakin siz de eziliyorsunuz bu yükün altında.
Yazar, beni bir iki saatliğine de olsa karanlığa gömüp çıkardı. Satır aralarına gizlediği dünyayı acıtarak gösterdi. Fazlaca cesur bir anlatım barındırıyor kitap, hayatın anlamsızlığını anlamış ve iç sesinizi bir bir döken bir Kambur var karşınızda. Kambur; karanlık, soğuk, yabani, yalnız... Acınası olduğu kadar acımasız da:
''Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimlerin yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam.''

''Zaten bir portakalın doğusu batısı olduğuna inananlardan değilim- dolayısıyla dünyanın da...''
''Bana renk bile sormayın- bir beyazdan ya da sarıdan ne anladığınızı bilmeden size yanıt veremem.''

Hepimizin bir kamburu var mı? Yoksa kendi kamburumuzla yüzleşmeyip, hayata mı yüklüyoruz her şeyi bilemedim. İncecik, çabucak bitebilecek fakat geriye o derin anlamlı cümlelerin kalacağı bir kitap. Herhangi bir olay akışı barındırmayan belki de tekrar tekrar ele alınıp okunacak, göz atılabilecek bir kitap. Kitabı merak eden, bir iç ses okumaya heveslenen herkese tavsiye ederim.
92 syf.
·1 günde·8/10
Matruşka gibi bir eser! :)

Bir Şule Gürbüz kitabına merhaba dememle hoşçakal demem arasındaki mesafe hangi ara bu kadar kısa sürdü anlayamadım desem isabetli olur. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında bir iki kelâm etmek istiyorum. Açıkçası kitabını okuyana dek yazar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Şule Gürbüz Cambridge Üniversitesi'nde Felsefe eğitimi almış ve sonrasında Türkiye'ye dönerek antika saatlerin tamirine merak salmış, hatta bunu kendine meslek edinmiş bir yazar. Kendisi hâlâ Milli Saraylar Müdürlüğü bünyesinde mekanik saat ustası olarak görev yapmaktaymış. Farklı ve güzel bir zanaat olsa gerek zaman denen olguyla uğraşmak.

Esere gelecek olursak; bir kamburun hayatı üzerinden pek çok metaforla karşılaşıyoruz aslında. Gazetede gördüğü cenaze ilânı üzerine cenazeye katılmak için yola çıkan kambur yol boyunca pek çok farklı kapı aralıyor okuyucuya. Kimi zaman okuyucunun zihnine bir çomak sokup bütün fikirleri alt üst ederken, kimi zaman da ayan beyan gözler önüne seriyor gerçekleri.

Yaşamın anlamsızlığı üzerine zaman ve mekân olgularını dikkate almaksızın söylemlerde bulunuyor. Bir bakıyorsunuz kocaman sayfada tek cümle şak diye yüzünüze çarpıyor. Çarpmakla kalsa iyi, diğer sayfaya geçmek için cümleyi iyi hazmetmek gerekiyor. Diğer yandan cümlelerin birbiriyle hem bağımsız hem de bağımlı şekilde nasıl dizilebileceklerini bu kitapta görüyorsunuz. Gözünüzü yormuyor bu durum, zihninizi de karıştırmıyor nedense. Matruşka gibi bir kitap diyesi geliyor insanın. Açıldıkça açılıyor, yeni ufuklar gösteriyor. Zihinde oluşan sorular da cabası. Eminim bu kitapta okundukça karşılaşılabilecek pek çok fikir var. Herkese algı derinliği nispetinde hitap eden bereketli bir eser.

Kamburluk olgusu ve bir kambur üzerinden anlatılan bu metni sevdiğimi söyleyebilirim. Zira hepimiz sırtımızda ya da herhangi bir yerimizde görünmez kamburlar taşımıyor muyuz? Bir alıntıya yer verelim o halde;

"Bana sorulsa bir gün 'Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?' diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim. Yerden yüksekliğimin bu gülünç santimleri yüzünden, yaşama da ölüme de sizlerden daha yakınım. Daha sonraları yerimi yadırgamamak için, yükselme isteğini bir türlü anlayamam."
92 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Bir kitap alıyorsunuz elinize kainatı dere tepe köy bayır geziyorsunuz.Ama oturduğunuz yerden ah işte bizim Kambur' da öyle.

Şule Gürbüz ile tanıştığım ilk kitabım.Ufak çaplı bir öğle sonu uykusundan sonra sıcak ama bir o kadar serin ikindi vaktinin günden günü ayırdığı bir vakitte bir balkon kenarında gökyüzünü seyderek okuduğunuzu düşünün ah işte o şekilde okudum :D

Gel gelelim Kamburumuza içimizdeki bizden biri o belki göstermedimiz diğer karanlık yanımız. Standartların dışında bir beden belki..görünüş belki.. sadece o kadar, ya absürt düşündüren komikliği.Kendince oluşturduğu belki bir yılda belki iki gün arayla yada aylarca yazdığı günlüğü. Kaç yaşında olduğunu çözemiyorsunuz malesef :/
Kahramanımızın bir cenaze törenine katılması arasındaki zamanda kendini ve yaşamın çelişkini anlattığı mini bir kurgu.Gürbüz cana dokunuyor kana vura vura cümleleri bak görmezden geldiğin diğer yanına diyor.

Felsefesinin yanındaki devinimleri sevebileceğiniz bir kitap. Ne duruyorsunuz en yakın bir kitapçıya koşun :D
92 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Şule Gürbüz'ün edebi kabiliyetini ortaya koyduğu eseri; Kambur.
İlk kitabı olmasına ve 18 yaşında yazmasına rağmen psikolojik tahlil yönünü gücünü ortaya koyuyor.
Yazının çarpıcılığından, fazlasıyla ironi barındırmasından dolayı yavaş yavaş sindirerek okunması gereken, bakış açımızı değiştirebilecek derin bir kitap.
166 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı, ardından gelen o bitip tükenmez bıkkınlığımız. Mütemadiyen bir kaçma hali.Kimseyle paylaşamadığı ya da kimsenin dinlemeye tenezzül buyurmadığı hayat denen şeyi burada anlatıyor.Konuşamadığımızı yaşarken kaçırdıklarımızı kurallar içinde olduğumuz gerçeğini. Yer yer muhteşem cümleler ve aforizmalar eşliğinde anlatmıştır yazar.
92 syf.
·Beğendi·8/10
Bir internet sitesinde Hakan Günday'ın okumamızı tavsiye ettiği kitaplar arasında görüp aldığım ve daha 3. sayfasında fazlaca beğendiğim kitaptır.

Yaşamı, basit olayları ince mizahı ile taşlaması ayrı bir keyif verdi bana.

Kitabı okurken, ilgimi çeken detaylar oldu.
Bu kitabı 18 yaşında yazdığını ve yazarın antika saat tamircisi olduğunu öğrenmem güzel detaylar arasında.
Bu kitap ince fakat çok derin. iyi okumalar dilerim.
232 syf.
·10 günde·Beğendi
Elbette yaşam tekrarlardan oluşur. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşur. İkinci kez okuduğumda tekrarların evreninden kurtulamadığımızı en azından bizi tekrara iten olayların olduğunu anlıyorum. Başlıyor, canlanıyor sönüyor, ölüyor; tekrar başlıyor, canlanıyor, sönüyor, ölüyor. Ve bir dahalar etrafında içinden çıkılmaz bir döngüde ilerliyoruz. Attığımız adım bize yeni bir şey eklemiyor çünkü bastığımız yere tekrar basıyoruz, ayak izinin silinmesine rağmen. Gölgesizler’e katılanlar ordusundayız artık.

Başlangıçtan sonra kitabı direkt anlatmak haksızlık olur kanımca. Eserin hangi zihniyetle yazıldığını bilmeden yorumlamaya çalışmak anlamsız bir çabaya dönüşebilir. Modernizm ve postmodernizm arasında duran bir eserden bahsedeceksek bu akımlara kısaca bakmak gerekir. 20.yy itibariyle klasik/yansıtmacı edebiyat yavaş yavaş geçerliliğini yitirmektedir. Modernizm ve Postmodernizm egemen olmaktadır edebiyata. Gerçek artık somut bir olgu olarak algılanmıyordur. Romanlar yabancılaşmış insanın iç dünyasına yönelir. Bu içe yöneliş biçimle oynamayı da zorunlu kılmıştır. Romanlar artık deneysel biçimcilikle yazılmaktadır. Ne de olsa tek somut bir gerçek yoktur, görecelidir. Romancı artık gerçeği aramaktan vazgeçip onu yaratmaya başlamıştır. Bunun nedeni “yazarın nasıl biçimlendireceğini, kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir(…)iç dünya ile dış dünya arasındaki sınırların silindiği bu yeni kurmaca yaşam biçiminde yazar, soyut dünyanın/bilincin zamanını nasıl kurgulayacaktır? Modernist romanın en önemli kurgu sorunlarından biridir bu, çünkü insanın beyninin içindeki zaman çizgisel akmamaktadır; bilinç de bilinçaltı da inanılmaz zaman sıçramaları yapabilmektedir”. 20.yy sonlarına doğru modernizm anlayışı da etkisini yitirecektir. Artık modern sonrası/üstü anlamına gelen postmodern bir gerçeklik anlayışı hakimdir. “Her şeyin karşıtıyla birlikte hiçbir çatışmaya yer vermeden varolduğu, farklılıkların barışçı bir karnaval atmosferi içinde bir arada yaşadığı bir tinsel varoluş biçiminin adıydı postmodern.” Çoğulcu bir bakış açısı tüm hayata yerleşir. Tüm zıtlıklar bir karnaval ve “oyun” havasında iç içedir. Postmodernizm kendine yeni bir estetik oluşturmaya çabalamamıştır. Biçim özelliklerini modernist romandan alır. Ana kurgu özelliklerinden oyunsuluk da modernizmden alınmadır. Oyun postmodern edebiyatın ana kurgu elamanıdır artık(Hatta Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar adında bir romanı vardır). Oyun olarak kurmaca sanatın kendini nasıl oluşturduğunun kurmacasıdır. “Edebiyat, artık somut yaşamı kurgulamıyor; kendini, nasıl oluştuğunu, nasıl kurgulandığını anlatıyordur. Doğa ise, daha önce yazılmış metinlerden oluşan bir metinlerarası doğaya dönüşmüştür. Kendini anlatan bu edebiyatta kurmaca, üstkurmaca düzlemine taşınır.” Yani artık metnin içinde yazar eseri nasıl yazdığını/oluşturduğunu anlatıyordur okura. Üstkurmacadır bu. Artık edebiyatta anlatmak değil roman kurmaktır esas olan. İyi roman kuran iyi edebiyatçıdır eleştirmenlerin gözünde.

Rahatça metnin kurgulanma süreci postmodernist edebiyatın kurgu düzlemine uygundur, diyebiliriz şimdi. Bir köyde kaybolan insanların öyküsü anlatılmaktadır bu kitapta. Olaylar kentteki bir berber dükkanında başlar. Dükkanda berber, çırak, yazar olduğu anlaşılan bir başka müşteri, elinde kara tespih çeken müşteri ve keçi sakallı bir diğer müşteri vardır. Olaylar yazar olduğu anlaşılan bir anlatıcı tarafından anlatılır. Daha metnin başında anlatıcı “Yeni bir oyun başlıyor,” diyerek postmodernizmin oyunsuluğundan hareketle metnin bir kurgu olduğunu okuyucuya hissettirir. Devamında “Oyun kanlı olacak anlaşılan” diyerek metnin içinde yaşanacak olayların hangi yöne yöneleceğinden bahsediyordur. Romanın kurgu olduğuna işaret eden bir diğer cümle aynı bölümün sonundadır: “berber, …sözgelimi bir köyde, yine böyle bir dükkânda berber kılığında oturuyor ve arada bir başını çevirip buraya bakıyordu”. Bu cümlede yazar anlatıcı tarafından metnin evreninin ikiye bölündüğü anlaşılmalıdır. Devam eden bölümde ise olaylar köye taşınır. Olayların anlatıcısı kentteki berber dükkanında tıraş olamaya gelen roman yazan kişidir. Onun hayal dünyasının yansıması olarak metin vardır. Sonraki bölümlerde “… henüz nereye kaybolduğu anlaşılmayan Güvercin’den, aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet’in oğluna, bekçiye, Rıza’ya, hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama, hâlâ ilçeden dönmeyen muhtara, hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e, tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer’e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan’a kadar herkes içimdeydi” der. Bu da metnin anlatıcı tarafından kurgulandığına işarettir. Yazar-anlatıcı(metinde roman yazan kişinin anlatıcı olarak ifadelendirilmesi anlamında) olayların geçtiği kent ve köy eksenin üstünde yer alıyordur: “…benimse iki berbere aynı gözlerle bakmaktan başım dönmüştü” ya da “bakışlarım çok uzakları ve burayı, yani durmakta olanla hareket edeni aynı anda algıladı sanki; iki görüntüyü üst üste çakıştırdı ve ayırdı” derken iki evreni de kendi yönettiğini okura fark ettirmeye çalışır. Fakat onu da yöneten birisi vardır. Bu kişi metnin yazarıdır. Anlatıcı ve yazar ayrı kişilerdir. Anlatıcı, yazarın aynısı değil yazar tarafından metni okuyucuya aktarılması görevi verilen kişidir. Böylece yazar kendi varlığını romandan çekmiş olur. Metni dışardan izler, olayları anlatıcının yönlendirmesine izin verir. Ancak romanın sonunda asıl yazarla karşılaşırız yani Toptaş ile. Anlatıcı yazara döndüğünü “yok olmanın verdiği rahatlıkla ayakkabılarımı çıkarıp çalışma odama doğru yürüdüm” diyerek okura hissettirir. Bu kısımlar metnin kurgusuna yöneliktir. Yazar okura bir oyun sunmuştur. İyi bir oyun kurmak iyi bir yazar olmak demektir postmodernizmde çünkü.

Unutmayalım, bir eser sadece iyi kurgulandığı için iyi değildir. Okura sunduğu anlam kapıları da önemlidir. Gölgesizler’i Gölgesizler yapan hayatın tekrarlarına gölge bırakmadan var ile yok arasında atılan adımlardır. Tekrarların tekrarlarının ve var oluş-yok oluş öyküsüdür Gölgesizler. Bir ‘yaz kulağında’ ‘aynalı’ kuşlara karışarak yok olmaya atılan insanların, aklını ‘yoklar ordusu’na kaptırarak yılanlarla var olanların, yokluğunu devlet belgesiyle belgeleyenlerin, varlığını kendini asarak kabullenen insanların öyküsüdür. Ardında gölge bırakmadan kaybolanların öyküsüdür. Fakat her şeyin bir izi vardı hani: “izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde”. Ama neden hepsi bir gölgesiz? Var olanlar-kaybolanlar varlıklarının fark edilmemesiyle mi bir iz bırakıyordu? Dünyaya, bir düş oyunu sahnesinden fırlamış yansımaların gölgesiz gölgelerinde bakıyoruz(“düşlerin gölgesi var mıdır?”). Ve her uyanıştan sonra kayboluyoruz. Her uyuduğumuzda tekrar var oluyoruz. Gölgesizler de bunu anlatmaya çalışır bize. Yansımaların içinde zaman tekrar ederek tekrarlara düşerek gölgemizi siliyor.

Unutmadan, elle tutulamayan bir zaman kendini neden tekrar ediyor ve “kaarr nedeenn yağaar, kaaar”?

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 3.067 okur okudu.
  • 30 okur okuyor.
  • 1.370 okur okuyacak.
  • 9 okur yarım bıraktı.