Gölgesizler

·
Okunma
·
Beğeni
·
96440
Gösterim
Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
17 Nisan 2020
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850672
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş’ın –belki de– en çok okunan ve yayımlandığı tüm dillerde büyük bir şaşkınlık ve beğeniyle karşılanan romanı.

Gölgesizler, bir kayboluşlar anlatısı; aniden kaybolmaların, beklenmedik dönüşlerin, ölümlü büyülerin, devlet nezdine düşen gölgelerimizin aynası. Tekrarların tekrarını okumamızı sağlayan karakalem bir güvercin; bir garip cinayet ve doğum hikâyesi.

Ve kokusu burnumuzda tüten, cevabından korktuğumuz
bir soru cümlesi: “Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?”

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.”
STEFAN WEIDNER, Frankfurter Allgemeine Zeitung

“Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.”
256 syf.
·5 günde
Buram buram bir kolonya kokusu alacaksınız birazdan bu incelemeden. Tıraş köpüğünün o pamuksu yumuşaklığını hissedeceksiniz belki. Makas şakırtıları, sabun kokuları duyacaksınız belki de. Bir yoklar fısıltısıdır bu inceleme...

Evet, yine matruşka gibi bir eserle daha karşımızda Toptaş amcamız. Beynim allak bullak, ne düşüneceğimi şaşırdım şuanda. Ne okudum ben ya? Oradan oraya, oradan oraya sürüklendim durdum, çoğu zaman ne olduğunu anlamadım, çözemedim. Bir olay anlatılırken, başka bir olayın içinde, onu anlatırken diğer olayın içinde buluyordum kendimi. Bu adamın kitaplarını okurken beynim yanıyor, yanık kokusu size de geliyor değil mi?

Bu anlatı türünde romanlara, öykülere o kadar alıştım ki, ayda bir doz almadan yapamıyorum. Her ay bir tane okumam gerektiğini hissediyorum, okudukça insan alışıyor, o tadı alınca ayrılamaz oluyor sanırım. Eskiden hiç böyle olmazdı, sıkardı. Sıkmıyor artık, sarıyor tüm ruhumu; tamamıyla...

Kitap gerçekten çok acayip, kitabın tamamı "gölgesiz" sanki. Birden bire kimsenin anlamadığı (tabii benim de) kaybolmalar, hiç beklemediğiniz anlarda, beklenmeyen ve anlaşılmayan şekilde dönüşler, ölümler, hem de çok garip, sır dolu ölümler. Ve bir köy... Unutulmuş, kaybolmuş, toz olmuş bir köy... Peki bu kitap? Yoksa bu kitap da gerçekte yok mu? Ben onu yoksa hiç okumadım da, oturduğum yerde zamanın içinden hayaller silsilesi ile geçip de, şu ana mı döndüm..? Kafam çok karışık...

Önceki bir kaç kitabında olduğu gibi bu kitabında da kar ile bir sıkıntımız vardı, lakin, Hasan Amca'nın bu kar ile sıkıntısı nedir, beşinci kitabını okumama rağmen hala çözebilmiş değilim tabii ki.
Açıkçası ben bulamadım, e bari siz cevap verin arkadaşlar;
"Kaar nedeen yağaar kaarrr?"
Yanmış yüreklerimize bir ferahlık için belki, kim bilir.
Keyifli okumalar dostlar...
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu kitaba (ve filme) inceleme yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Zaten edebiyat ile profesyonel olarak ilgilenmiyorum, terimleri falan da bilmem açıkçası pek. Hangi teknik ile yazılmış gibi yorumlar da getiremem zaten. Hatta kitaptaki birçok şeyi yanlış değerlendirmiş bile olabilirim diye düşündüm kitabın ardından filmin de sonuna gelince. Yalnızca bir ‘yok artık’ döküldü dilimden istemsizce.
İşte böylece zaten yazılmış onca güzel inceleme var diyerek kendimce inceleme konusunu kapatıp bir kahve yaptım. Daha kahvenin sonuna bile gelmemiştim ki son zamanlarda içimde sakladığım ne varsa anlatmaya koyulduğumu fark ettim yanımdaki arkadaşıma. Oysaki onca zamandır sarıp sarmalamış, en içimde hapsetmiş sanıyordum kendimi. Çok da iyi saklıyordum onları orada; nasıl oldu da öyle kolayca dökülüverdiler hiç anlamadım. Konunun içimden uğurlayamadığım gidenlerime geldiğini fark ettim kendi şaşkınlığımın içindeyken. Hani hepiniz bilirsiniz; bazen sevgili, bazen dost, bazen anne babası bile gider insanın. Yalnızca bakakalırız arkalarından. Ne zaman dönecekler, dönerler mi dönmezler mi, dönerlerse aynı mı kalırlar merak içinde bakar dururuz uzakta kıpırdayan her noktaya. Hatta bazen öyle uzaklara gitmezler de yine bir adım ötemizde olurlar; lakin sıradağlar ardına saklamışlardır kendilerini, ulaşamayız. Belki de bütün bunlardan çok ‘neden’ gittiklerini merak ederiz. Biraz da korkar mıyız acaba, alacağımız tek cevabın ‘içim sıkılıyor’ olmasından?

İşte o an fark ederiz belki de bu hayatın yazarının biz olduğumuzu. Adı olmayan bir kentte, yazı masamızda otururken karşıdaki boş dükkâna bakar hayallere dalarız. Bir berber dükkânından başka bir berber dükkânı yaratırız kendimize. O dükkân paralel bir evrene açılan kapımızdır artık bizim. Oradan bir koku gelir bir gün; kayıp kokusu mu dersiniz, korku kokusu mu, ölüm kokusu mu bilmem. Kokulardır zaten zamanda ve mekânda yolculuk yaptırabilen. O kokunun peşine düşer de kahramanlar yaratırız kendimize. Kimisinin adı yok, kimisinin cismi, hiçbirinin ise gölgesi olmaz. Kâh kaybederiz onları, kâh yeniden kavuşuruz. Ölümlerine ağlar, intikamlarının peşine düşeriz. Belki de tam o nokta bütün bunların tamamen zihnimizde olduğunu fark etme zamanımızdır. Ancak öyle kurtarabiliriz kendimizi o boynumuzdaki ipten. Aslında hiç olmadıklarını; yalnızca düşlerimizden ibaret olduğunu anlamak kurtaracaktır bizi. Yalnızca biz hâlâ anıyoruz diye varlar.

Son zamanlarda oradan buradan birçok bahane ile gün yüzüne çıkmaya çalışan içimdeki köyün sakinlerini anmış oldum bu sayede. Evet, benim içimde de var bir çınar altı kahvesi. Nedensiz gidenlerimin hepsi oturmuş tekrar onları hatırlamamı bekliyorlar.
232 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gölgesizler Hasan Ali Toptaş’ın okumuş olduğum ikinci kitabı. Daha önce “Kuşlar yasına gider”i okumuş ve kitabın olumlu yönleri olsa da bir bütün olarak fazla beğenmemiş ve burada paylaşmıştım.

Bu kitapta ise; kurgusundan hikâyeye, karakterlerden diyaloglara, sembollerden tekrarlara, satır aralarından finaline kadar yazara hayran kaldım. Yazar bize, Âmâk-ı Hayal de olduğu gibi bir rüya süresi kadar değil de, bir çırağın bakkala gidip gelmesi kadar bir zaman diliminde anlatmak istediği bütün dünyayı dolaştırıp tekrar sahnenin başına döndürmüştü.

Kitap, bir berber dükkânındaki anlatıcının doğal gözlemleriyle ve sıradan bir şekilde başlıyor. Bir köy berberinde sıradan müşteriler arasında anlatıcımız. Tabii kitabın adı “Gölgesizler” olunca post modern bir kurgu beklediğim için hazırlıklı okuyordum. Gölgesi olmayanın neyi olabilir ki?
Post modernlik çıktığından beri okurun öyle bacak bacak üstüne atıp keyifle okuma gibi bir şansı yok tabi. Yazar ister anlatır, ister şüpheye düşürür, ister okura bırakır, hikâyeyi devam ettirsin veya ne halleri varsa görsünler diye! Ne zaman, nerde, ne geleceğini kestirmek zor. Tedbirli olmak lazım:))

Eğer hazırlıklı okursam tuzaklara düşmeden, yazarın beni şaşırtmasına engel olabilirim. Öncelikle üst kurgu kısmı kolay diyelim, anlatıcı berberde ve kontrol onda. Buraya kadar güvendeyiz. Bundan sonrası post modern anlatının insafına kalmış durumda...
En sık rastlayacağımız ifadeler; belki, ola ki, sanki, kim bilir, ya da, belli değildi, söz gelimi, gibiydi!
Hatta yokmuş gibi bir şey. “Zaman kim bilir ne zamanmış.” Belki bütün bunlar olmadıysa bile farklı senaryolar, farklı ihtimaller olabilir. Hepsi bir arada, ya da hiç yoklar. Sait Faik hikâyeleri gibi. Sait Faik direğe yaslanıp limanı seyreden adamın hikâyesini anlatırken, Belki o adam bendim, belki de öyle biri yoktu demişti. Adına o zamanlar post modern demese de herhalde bugün okurların düşeceği zorluklara hazırlamıştı bizi.

İşte berber çırağı bir jilet almak için çıktığı dükkâna bir daha dönmeyince ilk kaybolma gerçekleşiyor. Ondan sonra kaybolmak bir rutin haline geliyor kitapta. Romana hayat veren bütün kahramanların varlığı yazarın insafına kalmış durumda. Hiçbirine çok fazla bel bağlayıp güvenme imkânımız yok. Karakterler bazen kaybolup bazen yüz yerde birden ortaya çıkınca sağlam bir zemin bulmakta güçlük çekiyoruz. Bu zemini bulabilmek için yazarın oyunlarının peşine takılmamaya karar verdim :)
Birincisi gözüm hep finaldeydi, bu kadar çok hikâye nasıl toparlanacak diye. İkincisi romanda gerçek olduğu garanti olan sahneyi sürekli aklımda tutmaya çalıştım. Bu şekilde pergelin çivisinin beni hikâyenin merkezinde tutacağını düşündüm. Böylece tek garanti olan sahnenin anlatıcının berberde bulunması ve berber koltuğunda suratı köpüklü bir müşteri bulunduğuna karar verdim. Bir de karakalemle yapılmış güvercin resmi olduğuna. Bunun dışındaki tüm sahneleri tuzağa düşmeden okumaya çalıştım. Berber dükkânındaki ruhu daralan müşterinin durumuna düşmeden, oradan caddeye bakmaya çalıştım. Elimizde tek garanti kale olan berber dükkânından…

İster istemez küçük hikâyelerin bizi peşine takmaya çalıştığı zamanlar oldu. Bazen bir bekçinin, bazen bir güvercinin, postacının, bazen bir muhtarın peşine takılıp gitsek de hazırlıklıyım, tuzaklara düşmeden ana fikri ve ilk sahneyi gözümün önünden ayırmıyorum. Hikâyenin geçtiği tek mekân köy; ama oraya da ne bir milletvekili geliyor, ne bir çerçi, gelen giden yok. Köyün olup olmadığı bile belli değil! Hiç kimseye güvenmemek lazım. Bir berberin köyden kaçması da, bir berberin köye ansızın gelmesi de kafa karıştırıcı, tekerleme gibi. Dikkatli olsak iyi olacak :))

Evet arkadaşlar, devir öyle bir devir ki kitap okumanın bile zevki yok. Modern zamanlarda okumak zorlaştı. Ben ilk sahneyi, berber dükkânını merkezde tutacağım derken berber dükkânı sır oldu kayıplara karıştı, tıraş olmak için jilet bekleyen müşteri de. Elimizde bir anlatıcı kaldı, bir de müthiş bir kurgu ve harika bir kitap. Ortaya çıkan güzel eserin hatırına yazarın bize yaptığı bütün zulümleri bağışlıyorum. Kelime oyunları, anlatım tekrarları, absürt hikayeler, gereksiz gibi görünen detaylar, neden ısrar edildiği belli olmayan semboller, var olduğu kesin olmayan kahramanlar, hep sağlam bir hikayenin taşlarıymış. Bu taşları bize düzenli aralıklarla ve ısarla hatırlatan yazarımız bizi sürekli hikayenin içinde tutmuş oldu. Biz nereye tutunacağımızı bilemezken...

Bir de filmi varmış, izlemek için sabırsızlanıyorum. Önce kitabı okuyup sonra filmi izlemenin iyi bir tercih olduğunu düşünüyorum. Filmin kadrosu da çok iyi benden söylemesi.

https://www.youtube.com/watch?v=io5n-VLCIdw

İyi seyirler…
herşeyin cevabını buldum bir şunu bulamadım: kaaarrr nedeeen yağaaaarrrr kaaarrr ?

vicdanın gölgesi yok mudur bazı köylerde? gölgesiz midir kötülük ki özgürce dolaşır masumların çevresinde? güvercin olup uçamayacaksa özgürce, neden güvercin konulur bir kızın ismine? masum olsun ama adı sanı bilinmeyen bir avcı tarafından katledilsin diye mi?
çoğu zaman yazarın düşündüğü gibi kaybolmayı düşlemiyor muyuz çoğumuz zaten?
gölgesizler'i okurken tuhaf duygulara kapıldım. böyle ürperir ya insan. o kayboluşlar... o gerilim... o sürpriz... merakı daima diri tutan tasvir becerisi. gerçekten ürperdim ya. böyle sakin bir anlatımla bir yazar nasıl verir ürperme duygusunu, böylesine becerikli bir şekilde. tek bir kahramana kilitlenip kalmadan, sanki bütün roman kişilerinin ağzından seslenen bir anlatım... kentin ve köyün içiçe girdiği olayları ve kişileriyle birbiri içinde yaşadığı, roman kişilerinin birbirlerinin rollerini devam ettirdiği hadiseler kitabıdır gölgesizler.
256 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Kayboldum..
Cümlelerin arasında, kelimelerin peşinde kayboldum.
İçim daraldı bir akşam, içim içime sığmadı dağlara koştum. Yürüdüm, yürüdüm de sığamadım sanki dünyaya. Sığamadım içime. Yıllar sonra döndüm de, ben ben değildim..
Köyün en güzel kızıydım oysa. Sonra birden yok oldum. Aradılar, bulamadılar. Bir güvercin oldum, uçtum. Ardımda ufacık bir iz bırakmadan, sessiz sedasız kayboldum..
Kapkara bir ölüm takıldı peşime. Koştum. Koştum da kaçamadım.  Ölümün kanlı ayakları altında, kayıplara karıştım..
Taktım belime silahımı, dağlarda o ölümü aradım, bulamadım..
Suçsuzdum oysa. Suçlandım. Güvercini kafese sokan ben değildim, anlatamadım. Baktım anlatılmıyor, kayboldum. Gözlerinin önünde yok oldum. Deli dediler, aklını kaçırmış dediler ama bilemediler. Benim onlardan akıllı olduğumu bilemediler..
Sonra ben buldum o yaralı Güvercin'i, yine anlatamadım. Haflerin başındaki bekçi bağladı ellerimi urganıyla bayrak direğine, kalakaldım. Soğuk bir gecenin ayazında, yaklaşan kışın sessizliğinde, belki de  sessizce haykırdım. Ama kayıptım ben. Kayıptım, duyuramazdım sesimi..
Köyün en güzel kızıydım. Bir katilin samanlığında, sessizce ağladım..

Sahi kimim ben? Nerede yaşıyorum? Adım ne? Cıngıl Nuri mi? Güvercin mi? Ramazan mı? Yoksa Cennetin oğlu mu?

Kayıp bir köyde, kayıp insanların arasında yaşayan bir berber miyim yoksa? Camın önünde durmuş, bir kenti mi düşlüyorum?

***

Ben bu kitabın arasında, kayıp bir köyde kayboldum. Belki dağlara kaçtım, belki kaçırıldım, belki de kendimi astım.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey varsa, bunca kaybolmuşluğun arasında bulduğum bu güzel dostluk..

Bu incelemeyi, https://1000kitap.com/116rba/Duvar/ 'ye armağan ediyorum..
Senin armağanın yanında az kalır biliyorum ama..
240 syf.
·10 günde
Oğlunun öğlen beslenmesini yedirmiş, zilin çalmasıyla bekleme salonuna geçmişti. Telefonu eline almış not defterine Gölgesizler'in ona neler hissettirdiğini yazmaya koyuldu. Tam o anda ekranın içine doğru kaydığını hissetti. Uzaklarda bir deniz kasabasında küçük bir çay bahçesindeydi. Deniz küçük küçük dalgalarıyla tatlı bir ezgi çalıyor gibiydi. Sahil biraz kum biraz taşlı alabildiğince uzanıyordu. Tahta masanın üzerinde yarım bardak tavşan kanı çayı ve az önce bitirdiği kitabı duruyordu. Gölgesizler...

Ne zaman geldim buraya hatırlamıyorum diye düşündü. Kaç saattir burada oturuyorum... Çok sevdiği yosun kokusunu içine çekti, dalgaların ezgisini dinledi, ne önemi vardı ki, bu huzurlu sakin köşeden hiçbir yere ayrılmaya niyeti yoktu. Yine de içinde bir yerlerde bir kıpırtı vardı, kendisine tanınan süre bitiyor ve artık gitmesi gerekiyormuş gibi...

Var mıyım, yok muyum, bir okulun salonunda mıyım, sahilde miyim... Neredeyim nasılım, hangi zamandayım... Ne anlatıyorum, kimin hayatı, kimlerin hikâyesi hiç önemli değil...

Hasan Ali Toptaş''ın şiirsel ve gizemsel anlatımının içinde kaybolun. Ne anlatmış değil, nasıl anlatmış...

10 puanlık bu kitap, yaşamda geriye sayarken ikinci bir okuma isteğini elde eden nadir kitaplardan.

Her okuduğunuzda farklı hissedeceğinizden emin olduğum bu kitabı mutlaka öneririm...
256 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Hasan Ali Toptaş, benim için belkilerin yazarı. Uzun uzun yaptığı betimlemelerini “ya da” kelimesi ile sarsan ama esas olarak “belki” kelimesi ile yazdıklarını yıkıp deviren, okura yeni bir düşleme sahnesi veren ama yıkması ile aslında yıktığını da kuvvetlendirebilen bir yazar. Okuduğum kitaplarında fark ettim ki Hasan Ali Toptaş “belki” kelimesini çok kullanıyor. Kitaplarında da varlık ve yokluk sorgulanırken, varoluşçuluğun içinde yüzülürken hiç şüphesiz ki kalemine en çok yardımcı olabilecek kelimedir. Kararsızlık belirtisi olarak kullanılır “belki” kelimesi ama kişiyi özgür bırakan bir yanı da vardır, o kadar özgür bırakan bir kelimedir ki özgür bırakırken de kendisine muhtaç da edebilir, kendisini tarif ederken bile kendisini kullanma isteği duyar. Var ve yok arasında kalan, bir taraftan bekleyene, arayana hatta isteyene olumlu ışık yaktıran kelime iken diğer yandan da bunların beklenilmesine izin vermeyen, bunları düşündürtmeyen bir kelimedir, kim bilir belki de bunların hiçbiri olmayan, sadece çıkan kişinin ağzına göre evetliğinin, varlığının, hayırlığının ve yokluğunun değiştiği, belirtildiği kelimedir.

Gölgesizler ise “belki” kelimesine yakışır cinsten arayışın, var ile yokluğun zaman mekân ilişkisi ile beraber sorgulandığı hatta belki de tartışma konusu olduğu bir eser. Eğer ki kelimelerin gücünü seviyorsanız bu kitap kelimelerin tüm gücünün gösterildiği, kelimelerin çeşitlerinin verildiği ve bu çeşitlerin senkronize şekilde birbirine uyumunun da verildiği bir başyapıt. Postmodern bir kitabın hiç şüphesiz usta işi bir örneği Gölgesizler. Usta işi bir kitap olduğu kadar da, roman tekniğinin bilinenin aksine daha doğrusu alışılmadık şekilde sergilendiği, kelimelerin kendi içinde dans ettiği ya da kımıldamadan bir nizamda durduğu “belki de” bunların hiçbirisinin olmadığı ve kendi başlarına Toptaş’tan aldıkları ilham ile bir araya geldikleri bir roman. Bin Hüzünlü Haz’dan sonra da bu kitapta aynı şeyleri düşündüm. Eser içinde kelimeler sanki birer canlı. Kelimeler okura komutlar verip bizleri bir yere çekiyor gibi olsalar da bir “belki” ile, bir “ya da” ile sonradan tamamen rotamızı değiştiriyorlar. İşte bu kısımlarda Hasan Ali Toptaş’ın büyüsünün etkisi altına giriyoruz. Büyü diyorum çünkü kitapta bir büyülü gerçeklik de vardı, zaten kitap ortalara gelmeden bana Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını anımsattı. Bu kısımlarda kimi masallardan, kimi efsanelerden enstantanelerin gözlerinizin önünden geçtiğini hissedeceksiniz. Sanki bu iki güzel roman da aynı telden birbirine benzer notaları çalıyorlar gibi. Biri direkt zihnin hayali ve gerçekliği gibiyken diğeri ise zihnin içindeki hayalin gerçekliği ve hayali gibi.

Bir köy romanı, taşra romanı da diyebiliriz çünkü bir köyde olan çoğu konular romanın içinde de mevcut ama gerçek manada da bir köy romanı değil Gölgesizler, köy romanlarında olan klişelerin hiçbiri yok Gölgesizler’de. Aksine farklı anlatım tarzı, büyülü kurgusu ve şiirsel dili ile edebiyatımızda kendine ayrı bir köşede yer edinebilecek düzeyde bir eser. Bir puslu atmosfer de var kitabın içinde, köy yeri vs. olsa da kitap zihinde renkli olarak canlandırılamıyor, her bir betimleme okudunduğunda, her bir diyalog okunup düşlendiğinde pus tamamen zihne etki ediyor ve o görüntüyü renksizleştiriyor.

Muhtar diyor ki, her şeyin bir iz bırakacağına inanıyor, ona göre izsiz bir şey de olamaz zaten. Kuşların bile kanat çırpıp gökyüzünde süzülüşünden sonra bir iz kalır, çıkan her bir sözcükten sonra dişte bir iz kalır, her bir bakışın da yüzünde iz kalır. Ya bu aniden kayboluşlarda, habersiz gidişlerde değil iz, arkamızda gölgemiz bile kalmıyorsa. İzsiz olunduğu gibi gölgesiz de olabiliyorsak. Muhtar yanılıyor olabilir mi acaba her bir şeyin izi var derken. Muhtar yanılıyor diyemezsek de Hasan Ali Toptaş cümleleri ile, cümleleri oluşturan kelimeleri ile bizleri belki de yanıltıyor. Zaman ve mekânı bize veriyor görünse de, sayfaları çevirdikçe aslında vermediğini algılıyorsak. Açtığımız ve okuduğumuz her bir yeni sayfa önceki sayfanın izini ve gölgesini yok ediyorsa da muhtar gibi her bir şeyin izi vardır demeye devam edebilir miyiz acaba? Zaten kitap içinde görüyoruz ki eser bir müddet sonra takip edemediğimiz bir hâl almaya başlıyor ve buna bağlı olarak da tahmin edemeyeceğimiz şeyler oluşuyor romanda.

Roman, iki farklı koldan ilerliyor. Çok detaya girmeden söylemem gerekirse bir kolumuz şehirde, diğer kolumuz ise köyde ve en güzeli de bu kolların arasında olan kara delik diyeyim. Birbirine geçiyor buralarda zaman ve mekân, ayrımı tutmak istiyoruz ama peki gerçekten de tutabiliyor muyuz, Toptaş istiyor mu buralarda bu ayrımı yapabilmemizi, bazı şeylerin farkında olabilmemizi? Yok hayır, yazar kartlarını açık oynuyormuş gibi görünse de bunlara izin vermiyor, kelimelerinin büyüsünün altında bizleri kaybettiriyor. Zaten dediğim gibi alışagelmedik şekilde sergilediği kurgusu ile daha kitabın başlarında okurunu şaşırtıyor ve bunlara izin vermiyor ve derin sorgulamalar ile de birleşince birçok bilinç akışının çoğunluğunu takip edemeden yaşıyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=SsfS6li4jPg

https://www.youtube.com/watch?v=bcx4D3StSI8
240 syf.
·8 günde
Gölgesizler!
Burnumuza pis kokular gelmeye başlayınca ne kadar süre daha buna katlanabiliriz? Tesadüf eseri kokunun kaynağını bulunca mı, kokuyu duyar duymaz üstüne giderek mi?

Her şey bir iz bırakırsa muhtarın dediği gibi, bu izleri takip etmek neden bu kadar zor gelir insanoğlunun taş kalbine? Vicdanın gölgesi yok mudur bazı köylerde? Gölgesiz midir kötülük ki özgürce dolaşır masumların çevresinde? Güvercin olup uçamayacaksa özgürce, neden Güvercin konulur bir kızın ismine? Masum olsun ama adı sanı bilinmeyen bir avcı tarafından katledilsin diye mi?

Organize bir kötülük herkesi içine almışsa, kaçacak ve sığınacak bir yeri olmayan masum Güvercinler kime anlatabilir yaşadıklarını? “Ayı”lar dağdan inmişse köylere ve hatta şehirlere kim korur çaresizleri? Devletin gözünde birer sayıdan, defterlere işlenmiş ufacık bir isimden ibaretse kadınlarımız adalet nasıl işler?

Muhtar devleti temsil ettiğine göre, çözdüğü bir olayı dile getiremiyorsa devletine gidip, intihar edip bunun ağırlığından kurtulur mu? Adalet kişilere yüklenirse ne kadar ağırdır? Ya romanda bahsedilen adalet de içten içe çürümüşse? Daha korkuncu ne olabilir?

Cennetin oğlu suçsuz yere suçlanıp bu dünyada kahır çektikçe, Güvercin’i kurtarsa da katli vacip görülse de sonunda cennete gidiyor hepimizin gözünde. Adı olmasa da cennetin oğlu olarak, cennete dönen “insan”ın temizliğinin, duyarlılığının, bilincinin simgesi. Ayrıca hem zehir hem şifa kaynağı “yılan” metaforu da çok iyi bir seçim olmuş. Cennetin oğlunu hayata bağlayan da hayatına mal olan da o! Tıpkı çevresindeki insanlar misali... Öte yandan muhtar, yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla cehennemi mekan ediyor kendine. Metaforlar çok etkileyici!

Ayrıca traş köpüğü ve kar bağlantısı, rüya gören müşteri ve dalgın yazar bağlantısı, çırak ve oğul bağlantısı çok güzel seçimler.

“Kar neden yağar, kaaar?” Sorgulamaya başlaması insanın lanetinin de bilincinin de başlangıcı. Delirmenin eşiği neresidir? Düşünmekten kendini yok etmek, herkesten akıllı hale getirmek demek. Hepimizin bir gün delirmesi dileğiyle...

Candan Erçetin’den “Var mıyım, yok muyum?”
https://m.youtube.com/watch?v=GGdkTvR_LfI
256 syf.
·6 günde·8/10
Parfüm şişesi, havlular, kolonya kokusu, makas şıkırtıları, aynalar, iki berber dükkanı, karşılıklı duran iki ayna, sonsuzluğa giden tekrarlar, tekrarların tekrarları, varlık, yokluk, geçmişten gelen gerçekleşmiş rüyalar, geleceğe uzanan gerçekleşecek rüyalar, belki de roman içinde bir roman.

Zor bir kitap. Okur, okurken anlamakta zorlandığı kitabı yazar nasıl yazmış diye düşünmeden edemiyor. Yazarda büyük bir zeka olduğu aşikar. Sonra o birbirine uzak benzetmelerin aynı noktada buluşması. Edebi zeka da çok yüksek.

Yer yer deli saçması diyorsunuz fakat yer yer öyle cümleler geliyor ki beyninizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Çekip gidenlerin, durduğu yerde kendi varlığı içinde yok olanların romanı Gölgesizler.

Kar neden yağar kar? Peki rüyada gördüğümüz canlıların gölgesi olur mu? Bazen neden gözümüzün önünde duran nesneleri göremeyiz?
256 syf.
Gölge varlığın ispatıdır, yazar değerli eserinde, gerçekte var olan lakin devlet gözünde varlığı kabul görmeyen veya nokta kadarcık önemi olan gariban Anadolu köylüsünün kaderini dile getirmiştir. Onun içindir ki adı ‘’GÖLGESİZLER’’ dir. Onların çaresizliği, başlarına gelen olayların, üzerlerinde ne gibi etkiler yarattığı, kendilerince çözme çabalarının da üzerlerinde nasıl derin yaralar açtığı anlatılmış. Belki de burada bizlerin kaderciliğine, şükürcülüğüne vurgu yapmıştır yazar. Roman hakkında diğer okuyucular yeterince inceleme yazıları yazmışlar. Bu konularda aynı tekrarları yapmaya gerek yok. Kitaptaki “Tekrarlardan değil,” dedi; “tekrarların tekrarından” bıkmışız artık misali.
Romanda en çok üzüldüğüm iki karakter oldu biri ‘’GÜVERCİN’’ kadersiz kız, bir diğeri de adı bile olmayan ‘’Cennetin Oğlu’’ . Bir adı hak edecek kadarda mı varlıksız dı bu garip, bir ad konulacak kadar damı gölge sizdi? İçim sızladı size ne diyeyim, ne yazayım bilemedim ki !!!
Sahi “Kar neden yağar kar” bileniniz var mı?
256 syf.
·21 günde·Beğendi·7/10
Bir adı olmalı insanın önce, sonra bir sanı ve kâinatta bir hacmi? Tüm bunlar bir kimlik kâğıdı ile değil çevrene verdiğin fayda ile sağlanır. Olaya tasavvufla bakarsak da evet hepimiz bir hiçiz, gölgesiziz.

Kitabı tamı tamına yirmi bir günde bitirdim. Gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse benim iştahsızlığım sebep oldu bu duruma. Bunun için kitaptan özür dilerim.

Yazarın dili ağır mı ağır? Bir o kadar akıcı ve sürükleyici. Olay ise tamamen sizi içine çekip hapsediyor. Merakla devamlılığını sürdürüp duruyorsunuz.

Konu ise bin bir yüzlü insanların, bin bir yüzünün de farklı zamanlarda ele alınmasından oluşuyor. İletişimsizlik, bireyler arası kopukluk ve cehalet ise bunları ardı arkasına takip ediyor. Suçlu ve suçluyu ayırt edemeyerek her ikisini de mahkûm edip, çözümü bu şekilde bulup vicdanımızı rahatlatıyoruz.

Tecavüz ya da adı her ne halt ise, hiçbir haklı sebebi olmayan insanı özgürlüğünden mahrum kılma eylemi asla meşru değildir. Lakin görüyoruz ki yazarımız okuruna kanayan yaramız olan bir durumu farklı bir mizah ile anlatıyor. Hadi anlarım tecavüz edenin hakkı, kanı helaldir. Ya tecavüze uğrayan. Ona yüz çevirmek, onu bir yere hapsetmek, farklı gözlerle bakıp zan altında bırakmakta neyin nesidir. Mağdur olan kişiye daha da sarılıp, yaralarını sarmak doğru olan değil midir?

Dünya da bu düzensizlikler var oldukça. Kızlarımız, oğlanlarımız hatta mutfaktaki damacanalarımız hepsi bir tecavüz mağdur adayıdır. Herkesin elini vicdanına koyup, bizzat kendi yaşamışçasına bu yanlışa dur demeyi insanlık görevi saymalı ve elinden gelen bütün her şeyi yapmalıdır. “MAĞDURLARIMIZ SUÇLU DEĞİLDİR VE HİÇBİR CEZAYI HAK ETMEYENLERDİR.” Ayrıca bulundukları toplumdan bir hayat alacaklılardır.

Çok manidar bir güne manidar bir romanı manidar bir şehirde ve manidar bir tarihte noktaladım. Kitap Ankara Sincan imzalı, sekiz yaşındaki kızımız Eylül ise 22 Haziran Ankara Polatlı’da kaybolmuştur. Otopsisinde “cinsel istismara” uğradığı yazmaktadır. Daha cinsiyeti dahi yerine oturmamış küçük bir kıza, kız değil de kadın gözü ile bakan gözler kör olsun. Ve bu paragrafta biz insanların ayıp hanesine işlenmiş kara bir leke olarak kalsın. Eğer bir toplum isek bireyleri tek tek ele almak saçmalıktır. Eğitemiyoruz, doğru yolu gösteremiyoruz ve evlatlarımızı bir sapkın, bir cani olarak yetiştiriyoruz. Beceremiyoruz. Bu hepimizin ayıbıdır. Hepimizde bu küçük kızımıza bir hayat borçluyuz.

Sevgi ile kalın.
"Hiçbir iz yok," dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 39 - İletişim Yayınları
O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
"Bu güvercin resmini sen mi yaptın?" dedim berbere.
"Ben yaptım," dedi soğuk bir sesle; "ama sen bunu daha önce de sormuştun."
"Hiç anımsamıyorum," dedim; "demek ki unutmuşum."
"Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın."
"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor..."
Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. "Tekrarlardan değil," dedi; "tekrarların tekrarından."
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 48 - İletişim Yayınları
Korkuyordu aslında. Güvercin'in ansızın kayboluşundan, ortaya çöken sessizlikten ve bu sessizliğin arkasından gelecek olan her şeyden korkuyordu.
Sen de sevmişsindir belki, sevme demiyorum, demiyorum ama adabıyla yapın şu işi! Çamur gibi yüzünüze gözünüze bulaştırmayın!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
17 Nisan 2020
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850672
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş’ın –belki de– en çok okunan ve yayımlandığı tüm dillerde büyük bir şaşkınlık ve beğeniyle karşılanan romanı.

Gölgesizler, bir kayboluşlar anlatısı; aniden kaybolmaların, beklenmedik dönüşlerin, ölümlü büyülerin, devlet nezdine düşen gölgelerimizin aynası. Tekrarların tekrarını okumamızı sağlayan karakalem bir güvercin; bir garip cinayet ve doğum hikâyesi.

Ve kokusu burnumuzda tüten, cevabından korktuğumuz
bir soru cümlesi: “Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?”

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.”
STEFAN WEIDNER, Frankfurter Allgemeine Zeitung

“Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.”

Kitabı okuyanlar 6.710 okur

  • Yunus Matyar
  • Hacer Yardımcı
  • Betül Arık
  • Activist
  • Irem Kale
  • ÖzlemS.
  • elif
  • Mai
  • Beyza özkan
  • Yusuf Çalı

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.6
14-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%24.9
25-34 Yaş
%37.4
35-44 Yaş
%21.1
45-54 Yaş
%3.8
55-64 Yaş
%0.6
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.1
Erkek
%36.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.3 (561)
9
%24.1 (513)
8
%19.7 (419)
7
%11.1 (237)
6
%3.7 (79)
5
%2.4 (51)
4
%1.2 (26)
3
%0.6 (12)
2
%0.3 (6)
1
%0.6 (12)

Kitabın sıralamaları