Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
Aralık 2016
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750506178
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş’ın –belki de– en çok okunan ve yayımlandığı tüm dillerde büyük bir şaşkınlık ve beğeniyle karşılanan romanı.

Gölgesizler, bir kayboluşlar anlatısı; aniden kaybolmaların, beklenmedik dönüşlerin, ölümlü büyülerin, devlet nezdine düşen gölgelerimizin aynası. Tekrarların tekrarını okumamızı sağlayan karakalem bir güvercin; bir garip cinayet ve doğum hikâyesi.

Ve kokusu burnumuzda tüten, cevabından korktuğumuz
bir soru cümlesi: “Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?”

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.”
STEFAN WEIDNER, Frankfurter Allgemeine Zeitung

“Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.”
Buram buram bir kolonya kokusu alacaksınız birazdan bu incelemeden. Tıraş köpüğünün o pamuksu yumuşaklığını hissedeceksiniz belki. Makas şakırtıları, sabun kokuları duyacaksınız belki de. Bir yoklar fısıltısıdır bu inceleme...

Evet, yine matruşka gibi bir eserle daha karşımızda Toptaş amcamız. Beynim allak bullak, ne düşüneceğimi şaşırdım şuanda. Ne okudum ben ya? Oradan oraya, oradan oraya sürüklendim durdum, çoğu zaman ne olduğunu anlamadım, çözemedim. Bir olay anlatılırken, başka bir olayın içinde, onu anlatırken diğer olayın içinde buluyordum kendimi. Bu adamın kitaplarını okurken beynim yanıyor, yanık kokusu size de geliyor değil mi?

Bu anlatı türünde romanlara, öykülere o kadar alıştım ki, ayda bir doz almadan yapamıyorum. Her ay bir tane okumam gerektiğini hissediyorum, okudukça insan alışıyor, o tadı alınca ayrılamaz oluyor sanırım. Eskiden hiç böyle olmazdı, sıkardı. Sıkmıyor artık, sarıyor tüm ruhumu; tamamıyla...

Kitap gerçekten çok acayip, kitabın tamamı "gölgesiz" sanki. Birden bire kimsenin anlamadığı (tabii benim de) kaybolmalar, hiç beklemediğiniz anlarda, beklenmeyen ve anlaşılmayan şekilde dönüşler, ölümler, hem de çok garip, sır dolu ölümler. Ve bir köy... Unutulmuş, kaybolmuş, toz olmuş bir köy... Peki bu kitap? Yoksa bu kitap da gerçekte yok mu? Ben onu yoksa hiç okumadım da, oturduğum yerde zamanın içinden hayaller silsilesi ile geçip de, şu ana mı döndüm..? Kafam çok karışık...

Önceki bir kaç kitabında olduğu gibi bu kitabında da kar ile bir sıkıntımız vardı, lakin, Hasan Amca'nın bu kar ile sıkıntısı nedir, beşinci kitabını okumama rağmen hala çözebilmiş değilim tabii ki.
Açıkçası ben bulamadım, e bari siz cevap verin arkadaşlar;
"Kaar nedeen yağaar kaarrr?" (Kalkıp meteoroloji muhabiri gibi yorum yapanı engellerim peşin peşin söyleyeyim :):) )
Yanmış yüreklerimize bir ferahlık için belki, kim bilir.
Keyifli okumalar dostlar...
KAYBOLAN BEN, KAYBOLAN BENİ ARAMAYA ÇIKAN BİR BEN, KAYBOLAN BENİ ARAMAYA ÇIKIP KAYBOLAN YENİ BİR BEN…

NE YAPTIN SEN HASAN ALİ AMCA?

Beyin devrelerinizi yakma seansına hoş geldiniz. Kitabın kendisi başlı başına alıntı hazinesi. Alıntılarımdan rahatsız olanlar vardır mutlaka, kendimi tutamadığımdan tüm bunlar çünkü büyülendim.
Yok böyle kayboluş. Aslında her geçirdiğimiz gün yeni bir güne başlama sebebimiz ise, geçmiş gün gölgesiz bıraktığımız bir kayboluş oluyor. Toptaş gerçekten betimleme, düşündürme, düşündürürken dağarcığınıza yeni bir cümle kazandırma konusunda mükemmel bir yazar. Gölgesizler kitabını okurken olmayan köy meydanının var olup birer birer yok olan kahramanları oldum,havası, suyu, kokusu, taşı, toprağı oldum.
Genelde kitabın sayfalarını çevirirken okuduğum satırlara hükmettiğimi, sayfayı çevirip çevirmeyeceğime karar veren ben olduğum için üstünlük kurduğumu hissederim. Ama bu sefer gölgesizler karar verdi sayfaları çevirip çevirmeyeceğime, resmen beynime hükmetti. Her yeni başlangıcın aslında olmayışı mı desem, olmayan toplumun var olan kayboluşumu desem, her gün kaybedip yeniden bulmaya çalıştığım bir ben mi desem ne desem bilemedim.

Cümlelerin dilinin ağır olmasından bu denli zevk alır mı insan?

İçimden spoiler patlaması yapmak geçiyor ama bu haksızlık olur biliyorum. En iyisi hemen okuyun ve kaybolun, arayın kendinizi bulabildiğiniz kadar, tabi bulduğunuzda yeniden kaybetmeye hazır olun.

''Kaaarrr neden yağar kaarrr''
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.016 Oy)17.387 beğeni39.248 okunma2.068 alıntı164.298 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.802 Oy)8.092 beğeni25.845 okunma615 alıntı125.868 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.409 Oy)8.361 beğeni22.657 okunma1.417 alıntı104.785 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.961 Oy)12.406 beğeni31.563 okunma2.731 alıntı131.758 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.779 Oy)7.311 beğeni20.431 okunma670 alıntı78.936 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.566 Oy)4.917 beğeni15.641 okunma808 alıntı54.020 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.184 Oy)8.096 beğeni23.823 okunma1.861 alıntı101.651 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.940 Oy)3.462 beğeni11.617 okunma1.033 alıntı47.362 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.930 Oy)8.315 beğeni23.083 okunma1.118 alıntı112.084 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.485 Oy)5.765 beğeni15.128 okunma2.186 alıntı78.044 gösterim
Bu kitaba (ve filme) inceleme yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Zaten edebiyat ile profesyonel olarak ilgilenmiyorum, terimleri falan da bilmem açıkçası pek. Hangi teknik ile yazılmış gibi yorumlar da getiremem zaten. Hatta kitaptaki birçok şeyi yanlış değerlendirmiş bile olabilirim diye düşündüm kitabın ardından filmin de sonuna gelince. Yalnızca bir ‘yok artık’ döküldü dilimden istemsizce.
İşte böylece zaten yazılmış onca güzel inceleme var diyerek kendimce inceleme konusunu kapatıp bir kahve yaptım. Daha kahvenin sonuna bile gelmemiştim ki son zamanlarda içimde sakladığım ne varsa anlatmaya koyulduğumu fark ettim yanımdaki arkadaşıma. Oysaki onca zamandır sarıp sarmalamış, en içimde hapsetmiş sanıyordum kendimi. Çok da iyi saklıyordum onları orada; nasıl oldu da öyle kolayca dökülüverdiler hiç anlamadım. Konunun içimden uğurlayamadığım gidenlerime geldiğini fark ettim kendi şaşkınlığımın içindeyken. Hani hepiniz bilirsiniz; bazen sevgili, bazen dost, bazen anne babası bile gider insanın. Yalnızca bakakalırız arkalarından. Ne zaman dönecekler, dönerler mi dönmezler mi, dönerlerse aynı mı kalırlar merak içinde bakar dururuz uzakta kıpırdayan her noktaya. Hatta bazen öyle uzaklara gitmezler de yine bir adım ötemizde olurlar; lakin sıradağlar ardına saklamışlardır kendilerini, ulaşamayız. Belki de bütün bunlardan çok ‘neden’ gittiklerini merak ederiz. Biraz da korkar mıyız acaba, alacağımız tek cevabın ‘içim sıkılıyor’ olmasından?

İşte o an fark ederiz belki de bu hayatın yazarının biz olduğumuzu. Adı olmayan bir kentte, yazı masamızda otururken karşıdaki boş dükkâna bakar hayallere dalarız. Bir berber dükkânından başka bir berber dükkânı yaratırız kendimize. O dükkân paralel bir evrene açılan kapımızdır artık bizim. Oradan bir koku gelir bir gün; kayıp kokusu mu dersiniz, korku kokusu mu, ölüm kokusu mu bilmem. Kokulardır zaten zamanda ve mekânda yolculuk yaptırabilen. O kokunun peşine düşer de kahramanlar yaratırız kendimize. Kimisinin adı yok, kimisinin cismi, hiçbirinin ise gölgesi olmaz. Kâh kaybederiz onları, kâh yeniden kavuşuruz. Ölümlerine ağlar, intikamlarının peşine düşeriz. Belki de tam o nokta bütün bunların tamamen zihnimizde olduğunu fark etme zamanımızdır. Ancak öyle kurtarabiliriz kendimizi o boynumuzdaki ipten. Aslında hiç olmadıklarını; yalnızca düşlerimizden ibaret olduğunu anlamak kurtaracaktır bizi. Yalnızca biz hâlâ anıyoruz diye varlar.

Son zamanlarda oradan buradan birçok bahane ile gün yüzüne çıkmaya çalışan içimdeki köyün sakinlerini anmış oldum bu sayede. Evet, benim içimde de var bir çınar altı kahvesi. Nedensiz gidenlerimin hepsi oturmuş tekrar onları hatırlamamı bekliyorlar.
Hasan Ali Toptaş, benim için belkilerin yazarı. Uzun uzun yaptığı betimlemelerini “ya da” kelimesi ile sarsan ama esas olarak “belki” kelimesi ile yazdıklarını yıkıp deviren, okura yeni bir düşleme sahnesi veren ama yıkması ile aslında yıktığını da kuvvetlendirebilen bir yazar. Okuduğum kitaplarında fark ettim ki Hasan Ali Toptaş “belki” kelimesini çok kullanıyor. Kitaplarında da varlık ve yokluk sorgulanırken, varoluşçuluğun içinde yüzülürken hiç şüphesiz ki kalemine en çok yardımcı olabilecek kelimedir. Kararsızlık belirtisi olarak kullanılır “belki” kelimesi ama kişiyi özgür bırakan bir yanı da vardır, o kadar özgür bırakan bir kelimedir ki özgür bırakırken de kendisine muhtaç da edebilir, kendisini tarif ederken bile kendisini kullanma isteği duyar. Var ve yok arasında kalan, bir taraftan bekleyene, arayana hatta isteyene olumlu ışık yaktıran kelime iken diğer yandan da bunların beklenilmesine izin vermeyen, bunları düşündürtmeyen bir kelimedir, kim bilir belki de bunların hiçbiri olmayan, sadece çıkan kişinin ağzına göre evetliğinin, varlığının, hayırlığının ve yokluğunun değiştiği, belirtildiği kelimedir.

Gölgesizler ise “belki” kelimesine yakışır cinsten arayışın, var ile yokluğun zaman mekân ilişkisi ile beraber sorgulandığı hatta belki de tartışma konusu olduğu bir eser. Eğer ki kelimelerin gücünü seviyorsanız bu kitap kelimelerin tüm gücünün gösterildiği, kelimelerin çeşitlerinin verildiği ve bu çeşitlerin senkronize şekilde birbirine uyumunun da verildiği bir başyapıt. Postmodern bir kitabın hiç şüphesiz usta işi bir örneği Gölgesizler. Usta işi bir kitap olduğu kadar da, roman tekniğinin bilinenin aksine daha doğrusu alışılmadık şekilde sergilendiği, kelimelerin kendi içinde dans ettiği ya da kımıldamadan bir nizamda durduğu “belki de” bunların hiçbirisinin olmadığı ve kendi başlarına Toptaş’tan aldıkları ilham ile bir araya geldikleri bir roman. Bin Hüzünlü Haz’dan sonra da bu kitapta aynı şeyleri düşündüm. Eser içinde kelimeler sanki birer canlı. Kelimeler okura komutlar verip bizleri bir yere çekiyor gibi olsalar da bir “belki” ile, bir “ya da” ile sonradan tamamen rotamızı değiştiriyorlar. İşte bu kısımlarda Hasan Ali Toptaş’ın büyüsünün etkisi altına giriyoruz. Büyü diyorum çünkü kitapta bir büyülü gerçeklik de vardı, zaten kitap ortalara gelmeden bana Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını anımsattı. Bu kısımlarda kimi masallardan, kimi efsanelerden enstantanelerin gözlerinizin önünden geçtiğini hissedeceksiniz. Sanki bu iki güzel roman da aynı telden birbirine benzer notaları çalıyorlar gibi. Biri direkt zihnin hayali ve gerçekliği gibiyken diğeri ise zihnin içindeki hayalin gerçekliği ve hayali gibi.

Bir köy romanı, taşra romanı da diyebiliriz çünkü bir köyde olan çoğu konular romanın içinde de mevcut ama gerçek manada da bir köy romanı değil Gölgesizler, köy romanlarında olan klişelerin hiçbiri yok Gölgesizler’de. Aksine farklı anlatım tarzı, büyülü kurgusu ve şiirsel dili ile edebiyatımızda kendine ayrı bir köşede yer edinebilecek düzeyde bir eser. Bir puslu atmosfer de var kitabın içinde, köy yeri vs. olsa da kitap zihinde renkli olarak canlandırılamıyor, her bir betimleme okudunduğunda, her bir diyalog okunup düşlendiğinde pus tamamen zihne etki ediyor ve o görüntüyü renksizleştiriyor.

Muhtar, her şeyin bir iz bırakacağına inanıyor, ona göre izsiz bir şey de olamaz zaten. Kuşların bile kanat çırpıp gökyüzünde süzülüşünden sonra bir iz kalır, çıkan her bir sözcükten sonra dişte bir iz kalır, her bir bakışın da yüzünde iz kalır. Ya bu aniden kayboluşlarda, habersiz gidişlerde değil iz, arkamızda gölgemiz bile kalmıyorsa. İzsiz olunduğu gibi gölgesiz de olabiliyorsak. Muhtar yanılıyor olabilir mi acaba her bir şeyin izi var derken. Muhtar yanılıyor diyemezsek de Hasan Ali Toptaş cümleleri ile, cümleleri oluşturan kelimeleri ile bizleri belki de yanıltıyor. Zaman ve mekânı bize veriyor görünse de, sayfaları çevirdikçe aslında vermediğini algılıyorsak. Açtığımız ve okuduğumuz her bir yeni sayfa önceki sayfanın izini ve gölgesini yok ediyorsa da muhtar gibi her bir şeyin izi vardır demeye devam edebilir miyiz acaba? Zaten kitap içinde görüyoruz ki eser bir müddet sonra takip edemediğimiz bir hâl almaya başlıyor ve buna bağlı olarak da tahmin edemeyeceğimiz şeyler oluşuyor romanda.

Roman, iki farklı koldan ilerliyor. Çok detaya girmeden söylemem gerekirse bir kolumuz şehirde, diğer kolumuz ise köyde ve en güzeli de bu kolların arasında olan kara delik diyeyim. Birbirine geçiyor buralarda zaman ve mekân, ayrımı tutmak istiyoruz ama peki gerçekten de tutabiliyor muyuz, Toptaş istiyor mu buralarda bu ayrımı yapabilmemizi, bazı şeylerin farkında olabilmemizi? Yok hayır, yazar kartlarını açık oynuyormuş gibi görünse de bunlara izin vermiyor, kelimelerinin büyüsünün altında bizleri kaybettiriyor. Zaten dediğim gibi alışagelmedik şekilde sergilediği kurgusu ile daha kitabın başlarında okurunu şaşırtıyor ve bunlara izin vermiyor ve derin sorgulamalar ile de birleşince birçok bilinç akışının çoğunluğunu takip edemeden yaşıyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=SsfS6li4jPg

https://www.youtube.com/watch?v=bcx4D3StSI8
Parfüm şişesi, havlular, kolonya kokusu, makas şıkırtıları, aynalar, iki berber dükkanı, karşılıklı duran iki ayna, sonsuzluğa giden tekrarlar, tekrarların tekrarları, varlık, yokluk, geçmişten gelen gerçekleşmiş rüyalar, geleceğe uzanan gerçekleşecek rüyalar, belki de roman içinde bir roman.

Zor bir kitap. Okur, okurken anlamakta zorlandığı kitabı yazar nasıl yazmış diye düşünmeden edemiyor. Yazarda büyük bir zeka olduğu aşikar. Sonra o birbirine uzak benzetmelerin aynı noktada buluşması. Edebi zeka da çok yüksek.

Yer yer deli saçması diyorsunuz fakat yer yer öyle cümleler geliyor ki beyninizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Çekip gidenlerin, durduğu yerde kendi varlığı içinde yok olanların romanı Gölgesizler.

Kar neden yağar kar? Peki rüyada gördüğümüz canlıların gölgesi olur mu? Bazen neden gözümüzün önünde duran nesneleri göremeyiz?
Gölge varlığın ispatıdır, yazar değerli eserinde, gerçekte var olan lakin devlet gözünde varlığı kabul görmeyen veya nokta kadarcık önemi olan gariban Anadolu köylüsünün kaderini dile getirmiştir. Onun içindir ki adı ‘’GÖLGESİZLER’’ dir. Onların çaresizliği, başlarına gelen olayların, üzerlerinde ne gibi etkiler yarattığı, kendilerince çözme çabalarının da üzerlerinde nasıl derin yaralar açtığı anlatılmış. Belki de burada bizlerin kaderciliğine, şükürcülüğüne vurgu yapmıştır yazar. Roman hakkında diğer okuyucular yeterince inceleme yazıları yazmışlar. Bu konularda aynı tekrarları yapmaya gerek yok. Kitaptaki “Tekrarlardan değil,” dedi; “tekrarların tekrarından” bıkmışız artık misali.
Romanda en çok üzüldüğüm iki karakter oldu biri ‘’GÜVERCİN’’ kadersiz kız, bir diğeri de adı bile olmayan ‘’Cennetin Oğlu’’ . Bir adı hak edecek kadarda mı varlıksız dı bu garip, bir ad konulacak kadar damı gölge sizdi? İçim sızladı size ne diyeyim, ne yazayım bilemedim ki !!!
Sahi “Kar neden yağar kar” bileniniz var mı?
Kayboldum..
Cümlelerin arasında, kelimelerin peşinde kayboldum.
İçim daraldı bir akşam, içim içime sığmadı dağlara koştum. Yürüdüm, yürüdüm de sığamadım sanki dünyaya. Sığamadım içime. Yıllar sonra döndüm de, ben ben değildim..
Köyün en güzel kızıydım oysa. Sonra birden yok oldum. Aradılar, bulamadılar. Bir güvercin oldum, uçtum. Ardımda ufacık bir iz bırakmadan, sessiz sedasız kayboldum..
Kapkara bir ölüm takıldı peşime. Koştum. Koştum da kaçamadım.  Ölümün kanlı ayakları altında, kayıplara karıştım..
Taktım belime silahımı, dağlarda o ölümü aradım, bulamadım..
Suçsuzdum oysa. Suçlandım. Güvercini kafese sokan ben değildim, anlatamadım. Baktım anlatılmıyor, kayboldum. Gözlerinin önünde yok oldum. Deli dediler, aklını kaçırmış dediler ama bilemediler. Benim onlardan akıllı olduğumu bilemediler..
Sonra ben buldum o yaralı Güvercin'i, yine anlatamadım. Haflerin başındaki bekçi bağladı ellerimi urganıyla bayrak direğine, kalakaldım. Soğuk bir gecenin ayazında, yaklaşan kışın sessizliğinde, belki de  sessizce haykırdım. Ama kayıptım ben. Kayıptım, duyuramazdım sesimi..
Köyün en güzel kızıydım. Bir katilin samanlığında, sessizce ağladım..

Sahi kimim ben? Nerede yaşıyorum? Adım ne? Cıngıl Nuri mi? Güvercin mi? Ramazan mı? Yoksa Cennetin oğlu mu?

Kayıp bir köyde, kayıp insanların arasında yaşayan bir berber miyim yoksa? Camın önünde durmuş, bir kenti mi düşlüyorum?

***

Ben bu kitabın arasında, kayıp bir köyde kayboldum. Belki dağlara kaçtım, belki kaçırıldım, belki de kendimi astım.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey varsa, bunca kaybolmuşluğun arasında bulduğum bu güzel dostluk..

Bu incelemeyi, https://1000kitap.com/116rba/Duvar/ 'ye armağan ediyorum..
Senin armağanın yanında az kalır biliyorum ama..
Sırtımda çantam, ölüyorum yorgunluktan tek adım atacak halim yok. Yolcuyum sadece bunu biliyorum başka da bildiğim bişey yok...neyden kaçmışım, niye yorgunum, çantam niye bu kadar ağır hiç bir fikrim yok. Şöyle bir bakıyorum etrafa güneşin alnında toprağıyla, insanıyla kavrulmuş kara kavruk belli belirsiz bir köy ilişiyor gözüme. Yürüyecek mecalim yok ama el mahkum insan oğlu işte diğer tüm canlılar gibi iç güdüsel olarak kendini hayatta(canlı) tutmaya programlı. Gitmeseydim ölür müydüm bilmiyorum ama gittim işte bir şekilde vardım köy meydanına bir çınar bir de berber ilişti kurumuş, susuz gözlerime içeri girdim selamünaleyküm dedim bir an duraksadım acaba doğru girdim mi? Diye daha önce hiç berbere girmemiştim ki. Bir su ikram ettiler yabancı bir çehreye susamıştı onlarda hele kadın kısmısı niye gelsindi berbere. Devlet yolladı beni sandılar, o hiç ulaşamadıkları devlet...

Muhtarın evine gittik. Taze muhtar o gün seçilmiş meğer yüzü kapkara bakıp durdu bana kimsin, necisin demedi sofraya buyur etti sadece... Bu ilginç köyde ki misafirliğim böyle başlamış oldu. Misafirliğimin süresi uzadıkça varlığım daha da silikleşiyordu sanki burası çok garipti ne vardı ne de yoktu... Burada zaman başkaydı cam kenarlarına biriken tozdu mesela ,mekan başkaydı bir berber aynası veya koltuğuydu mesela,
gerçekler tek bir noktadan çıkan ışık demetleri gibi iplik iplikti ellerinle tutamaz ama inkarda edemezdin...

Sonra, sonra çok garip kayboluşlar vardı insanlar bazen kendi varlıklarında kaybolur, bazen gider gelmezlerdi, bazen gider ölü, hamile yada aklını yitirmiş gelirlerdi...

Tam olarak anlayamadım hiç ne olup ne bittiğini kuru inatlarının nedenini, sonra sususlarını bir sırrı hayatları pahasına koruyormuş gibi susuşlarını hiç anlamadım.

Sürrealist bir tablo gibi aynalı kuşlar sarıyordu bir anda etrafımı, Denizin içinde yürüyordum bazen, ağızsız yüzler yada sadece gözler dikiliyordu karşıma köşe başlarında.

Kim tenini kiminle doyuruyor bilinmiyordu hiç.
Benden nininler istediler, rüyalar , yokluklar istediler kendi yokluklarına yedirmek için, ürktüm ya benim yokluğum , ya benim gölgem , ya benim açlığım ne yer ne içer düşlerimi size verirsem dedim...

Her gün aynı şeyi yaşadım sanki farklı şeyler yedim içitim, farklı olaylar oldu ama ben hep aynı günü yaşadım.
Sonra düşündüm buraya gelmeden öncede aynı şeyi yaşamıyor muydum? Yaşıyordum peki neden şimdi rahatsızım?
Çünkü tekrarların tekrarını , bir başkasının tekrarını yaşadığımı fark etmiştim artık.
Başkaları evlendi diye evlenip, başkaları uyudu diye uyurdum meğerse.
Burada insanlar başka bakıyordu yüzüme hele ki muhtar öldükten sonra hiç barınamaz oldum. Öyle ya muhtarsız devlet ne işe yarardı.

Baktım olacak gibi değil içimdeki tüm uzakları aynalı kuşlar gibi yine içinde aynalarımda tutarak düştüm yollara. Herkesi düşündüm tek tek imamı, muhtarı, bekçiyi , güvercini, dağları , siyah atı, ramazanı, haceri.... Off aman içim şişti ne garip yerdi orası öyle hiç dünyaya göre değildi. Nohut yetiştiren bir anadolu köyü değildi sanki... Çok ilginç ki hep şunu düşündüm varlığım bir başkasının şahitliğine mi bağlıydı o herkes dediğim kuru gürültü var derse vardım , yok derse yoktum ve beni aramaya çıkarlarsa bende aramaya çıkıyordum....
Bir adı olmalı insanın önce, sonra bir sanı ve kâinatta bir hacmi? Tüm bunlar bir kimlik kâğıdı ile değil çevrene verdiğin fayda ile sağlanır. Olaya tasavvufla bakarsak da evet hepimiz bir hiçiz, gölgesiziz.

Kitabı tamı tamına yirmi bir günde bitirdim. Gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse benim iştahsızlığım sebep oldu bu duruma. Bunun için kitaptan özür dilerim.

Yazarın dili ağır mı ağır? Bir o kadar akıcı ve sürükleyici. Olay ise tamamen sizi içine çekip hapsediyor. Merakla devamlılığını sürdürüp duruyorsunuz.

Konu ise bin bir yüzlü insanların, bin bir yüzünün de farklı zamanlarda ele alınmasından oluşuyor. İletişimsizlik, bireyler arası kopukluk ve cehalet ise bunları ardı arkasına takip ediyor. Suçlu ve suçluyu ayırt edemeyerek her ikisini de mahkûm edip, çözümü bu şekilde bulup vicdanımızı rahatlatıyoruz.

Tecavüz ya da adı her ne halt ise, hiçbir haklı sebebi olmayan insanı özgürlüğünden mahrum kılma eylemi asla meşru değildir. Lakin görüyoruz ki yazarımız okuruna kanayan yaramız olan bir durumu farklı bir mizah ile anlatıyor. Hadi anlarım tecavüz edenin hakkı, kanı helaldir. Ya tecavüze uğrayan. Ona yüz çevirmek, onu bir yere hapsetmek, farklı gözlerle bakıp zan altında bırakmakta neyin nesidir. Mağdur olan kişiye daha da sarılıp, yaralarını sarmak doğru olan değil midir?

Dünya da bu düzensizlikler var oldukça. Kızlarımız, oğlanlarımız hatta mutfaktaki damacanalarımız hepsi bir tecavüz mağdur adayıdır. Herkesin elini vicdanına koyup, bizzat kendi yaşamışçasına bu yanlışa dur demeyi insanlık görevi saymalı ve elinden gelen bütün her şeyi yapmalıdır. “MAĞDURLARIMIZ SUÇLU DEĞİLDİR VE HİÇBİR CEZAYI HAK ETMEYENLERDİR.” Ayrıca bulundukları toplumdan bir hayat alacaklılardır.

Çok manidar bir güne manidar bir romanı manidar bir şehirde ve manidar bir tarihte noktaladım. Kitap Ankara Sincan imzalı, sekiz yaşındaki kızımız Eylül ise 22 Haziran Ankara Polatlı’da kaybolmuştur. Otopsisinde “cinsel istismara” uğradığı yazmaktadır. Daha cinsiyeti dahi yerine oturmamış küçük bir kıza, kız değil de kadın gözü ile bakan gözler kör olsun. Ve bu paragrafta biz insanların ayıp hanesine işlenmiş kara bir leke olarak kalsın. Eğer bir toplum isek bireyleri tek tek ele almak saçmalıktır. Eğitemiyoruz, doğru yolu gösteremiyoruz ve evlatlarımızı bir sapkın, bir cani olarak yetiştiriyoruz. Beceremiyoruz. Bu hepimizin ayıbıdır. Hepimizde bu küçük kızımıza bir hayat borçluyuz.

Sevgi ile kalın.
Vay be… Senenin sonunda , bana vay be dedirtecek bir roman okudum. Ne kadar ilginç, dahice bir kurgu ya. Ben nasıl anlatayım bu kitabı şimdi…

Hiç zaman kaybetmeden romanın film müziği linkini buraya bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=X4yzANK_VWU Bu kitabı okuduktan sonra bu müzik sizin romanı daha anlamanızı bile sağlayabilir. Spoiler :) Filmin müziği zaten bu.

Geçelim yazara; ilk kez bir Hasan Ali Toptaş okudum. Yine hüsran bana. Geç kalmışım geç ! Ne kadar güzel bir dil. Betimlemeler, konunun güzelliği, Türkçesi, benzetmeler, kişileştirmeler, öylesine muhteşem tasvirler… Çok çok iyi. Masal tadında bir üslup.

Konusuna gelirsek nasıl yazmalıyım bilmiyorum. İnanın karışık duygular içindeyim ve tüylerim diken diken oldu romanın üstüne filmini izleyince. Varlık-Yokluk ilişkisi ( Varoluşculuk ) üzerine kurulmuş roman iç içe grift olmuş ayrı roman gibi oluyor. Öylesine hayata dair konular, cümleler içermekte ki muazzam. Farklı iki yerde yaşanıyor olaylar. Ama karakterler aynı; hatta birden fazla. Kişinin farklı yerlerde bulunması. Metaforun dibine vurmuş resmen.

Olaylar bir berber dükkanında başlıyor. Kaybolan bir berber başka bir berber dükkanında traş olacakken bir anda koltuktan kalkıyor ve olaylar başlıyor. Başka bir yerde o berber kayboluyor. Sonra onu arayan da kayboluyor. Oldukça gizemli ve gerilimi yüksek. Çok zor bir roman arkadaşlar. İnsan kendi içinde kayboluyor. Yani belli başlı bir kalıba sokulamayacak türde. Bence çok büyük bir psikolojik eser. Olaylar bakımından en sonda konuların birleşmesi ve sonundaki sürpriz ise çok çok güzel.

Okuduktan sonra filmi izlerseniz ki “mutlaka” izleyin. Filmin kadrosu da muazzam. Selçuk Yöntem, Aydemir Akbaş, Ahmet Mümtaz Taylan, Hakan Karahan ve Altan Erkekli. Hadi linki de buraya koyayım. https://tr.wikipedia.org/...C3%B6lgesizler_(film) Hem romanı daha iyi kafanızda oturtmuş olacaksınız hem de kayboluşları ve o gerilimi, acıyı bir kez daha tadacaksınız. Kendinizi sorgulatacak bir eser. Dinç kafayla okumanız tavsiyemdir. Yorucu ve sıkıcı olabilir, sizi açmamış da olabilir ama bırakmayın romanı ve filmini mutlaka izleyin.

Dipnot: 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık olmuştur.

Az mıyım, çok muyum ?
Var mıyım, yok muyum ?
Ben neyim ?
Masal mıyım , gerçek miyim ?
Geçimsizim bugünlerde,
Kimsesizim bu yerlerde,
Değersizim bu ellerde,
Çaresizim doğduğum yerde.
“Gölgesizim” her gün her yerde…
Bence kitabın kendisi bizatihi 'Gölgesiz'.

Çünkü var mı, yok mu?; masal mı, gerçek mi belli değil. Roman çok başarılı. Karakter çokluğu, çift zaman ve mekanlılık, kısmen fantastik ögeler nedeniyle biraz kafa karıştırmıyor değil ama çarpıcı bir eser. Okudukça 'nereye varacağını' iyice merak ediyorsunuz. Hatta son 3 sayfaya geldiğimde halen hiç bir şey belli değildi. İlginç bir finalle bitti.

Hasan Ali Toptaş'ın enfes Türkçesi, anlatım kaabiliyeti burada da aynı başarıyla var. Postmodern bir roman olarak İhsan Oktay Anar'ın başyapıtı Puslu Kıtalar Atlası'yla da -yaratık metaforu da dahil benzerlikler taşıyor.

Okuduğum ikinci Toptaş kitabı idi ve neden bu kadar geç kaldığımı tekrar düşündürdü.

----İpucu içerir----

Önce kitabını okudum, ertesi gün de hemen filmini seyrettim. Kitap filmden çok daha iyi, şayet kitabı okumadan filmi seyretse idim aynı hazzı alamayabilirdim.

Ancak itiraf edeyim -ki eminim çoğumuz aynısını yapmışızdır, kitap biter bitmez hemen bir internet araştırmasına girdim. Çünkü anlayamadığım bir çok şey oldu. Bunların nasıl yorumlandığını öğrenmek istedim. Sanırım yazar da bizi bir tek sonuca yönlendirmemiş olsa gerek.

Mesela filme göre, muhtarın da bir yaratık çocuğu var. Bu anlamda Güvercin'i kaçırıp iğfal eden Muhtar. Ya da düşük ihtimal muhtarın hanımını da bir ayı kaçırmıştı. Ancak romanda muhtarın böyle bir çocuğu yok. Dolayısıyla roman üstünden gidersek bu sonuca ulaşmak zor. Gerçi romana göre de muhtar böyle bir şey yapabilir. Ayrı mevzu...

Romandaki cami, imam, evdeki Hz. Ali resmi gibi konular da benim için muallak. Alevi köyüydü diyenler var vs.

Ayrıca Asker Hamdi/Fatma efsanesinden yola çıkarak köydeki ensestin anlatıldığını yazanlar da var. Ayı metaforunun devleti temsil ettiğini yazanlar da. Muhtar öldü mü, öldürül mü? Neden intihar eder? Bilemiyorum. Demek istediğim o ki, 'yav, ne var bunda? Hemencecik çözdüm her bir şeyi' diyecek değilim. Müphem bir çok şey var bende.

Neticede kült bir roman. Acayip...
Hasan Ali amca Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan insanların, tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan yaşaması ve yaşarken birbirine verdiği zararlar, bir birinin arkasından çevirilen işler, bir birlerine yaptıkları kötülüklerin farkına varmadan yaşamasını anlatırken bunların yanı sıra güzel, mutlu, umutlu,birlik ve beraberlik dolu günlere hasreti bizim bir tekrar olduğumuzu bizlere tekrarlarımızla anlatıyor.

Kötülüğün insanların var oluşundan beri farklı maskelerle var olduğunu hepimizin bir birimizin tekrarı olduğumuzu ve kötülükle insanların bir yere varamadığını anlatıyor.

Güzel günlere uzaktan da olsa bakmamızı sağlıyor ve o günlere hasretimizi de arttırıyor.
"Hiçbir iz yok," dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 39 - İletişim Yayınları
O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Çünkü sabaha geç kalabilirsin. Şunu da unutma ki yeryüzünde gecikmişliğin ilacı yoktur.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 74 - İletişim Yayınevi
"Bu güvercin resmini sen mi yaptın?" dedim berbere.
"Ben yaptım," dedi soğuk bir sesle; "ama sen bunu daha önce de sormuştun."
"Hiç anımsamıyorum," dedim; "demek ki unutmuşum."
"Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın."
"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor..."
Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. "Tekrarlardan değil," dedi; "tekrarların tekrarından."
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 48 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
Aralık 2016
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750506178
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş’ın –belki de– en çok okunan ve yayımlandığı tüm dillerde büyük bir şaşkınlık ve beğeniyle karşılanan romanı.

Gölgesizler, bir kayboluşlar anlatısı; aniden kaybolmaların, beklenmedik dönüşlerin, ölümlü büyülerin, devlet nezdine düşen gölgelerimizin aynası. Tekrarların tekrarını okumamızı sağlayan karakalem bir güvercin; bir garip cinayet ve doğum hikâyesi.

Ve kokusu burnumuzda tüten, cevabından korktuğumuz
bir soru cümlesi: “Kaar nedeen yağaar, kaaarrr?”

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.”
STEFAN WEIDNER, Frankfurter Allgemeine Zeitung

“Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.”

Kitabı okuyanlar 1.738 okur

  • Wasp
  • l
  • Melis Altunpek
  • Merve ÖZTÜRK
  • Seyhbani
  • Esra Başkaya
  • Chekhov
  • Duygu Erkoç
  • Ozan Baran DİLEK
  • Emin’e Dilik

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.6
14-17 Yaş
%3.3
18-24 Yaş
%24.9
25-34 Yaş
%37.4
35-44 Yaş
%21.1
45-54 Yaş
%3.8
55-64 Yaş
%0.6
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.1
Erkek
%36.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.2 (234)
9
%25.7 (181)
8
%20.6 (145)
7
%10.9 (77)
6
%4.3 (30)
5
%2.8 (20)
4
%1 (7)
3
%0.3 (2)
2
%0.3 (2)
1
%0.7 (5)

Kitabın sıralamaları