Adı:
Heba
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
376
ISBN:
9786051850313
Kitabın türü:
Yayınevi:
Everest Yayınları
İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne
bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen
henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı
aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de
etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler.

İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür.
Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.

Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım'ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık.

Hiç işte, hiçbir şey olmadı. Şikâyetçi misin? Değilim Komutanım.

Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı
kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.

Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte...

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, lincin, kıstırılmışlığın romanı.
Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık
okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...
(Tanıtım Bülteninden)
Pazar günü sahafta otururken elime Richard Burgin’in Borges ile Söyleşi kitabı geldi. Karıştırmaya başladım haliyle.(Borges’e ilgisi olanların edinmesi gereken bir kitap kesinlikle.) Bazılarınız kızabilir ama Borges şunları diyordu bir sayfada: “Size şunu söylemek istiyorum; insanlarda edebiyat duygusu hiç yok. Bu yüzden, bir edebiyat parçası hoşlarına gitse, hemen karmaşık nedenler aramaya koyuluyorlar. “İyi bir şiir olduğu için veya ilgimi çeken bir hikâye olduğu için, okurken kendimi unutup içindeki kişileri düşündüğüm için seviyorum,” diyeceklerine içinde gerçek kırıntıları, semboller, olmayan neden-sonuç ilişkileri aramaya başlıyorlar. “Hikâyenizi beğendik, ama ne demek istediniz bu hikâyeyle?” diye soruyorlar. Cevap şu: “Hiçbir şey demek istemedim. Anlatmak istediğim, sadece hikâyenin kendisiydi…” Hikâyenin kendisi zaten kendi gerçeğidir, değil mi? Ama insanlar bunu kabul etmiyor. Yazarların gizli amaçları olduğuna inanıyorlar.” İncelemeye böyle başlamamın sebebi Heba’nın derinliğinin yüzeyde saklı olması. Hasan Ali Toptaş söyleşilerinde özellikle Bin Hüzünlü Haz’dan itibaren bu çabayla yazdığını belirtiyor. Derinliğin yüzeyde saklı olmasından kasıt içine girilmesi zor gibi görünen bir romanın çok kolay okunması ya da anlatılması. Borges de bunu sözüyle doğruluyor. Yani Heba’yı okurken çok çok derinlerde bir şey aramayın.(Bazı arkadaşlar kitabın çok katmanlı olduğunu söylemişler. Ama bir rüya ya da hayallere dalıp gitmeyle bir roman çok katmanlı olmuyor. Umarım bu sözlerim bunu söyleyen kişiye ukalalık gibi algılanmaz.) Sizi ilk vuran düşünce kitabın da kendisini oluşturuyor.

Bu aralar yazacaklarımı içime yazmayı daha çok tercih ediyorum. Düşünceler anlaşılınca heba oluyorlar çünkü. Onun için kitap hakkında fazla şey söylemeyeceğim. İçerik ve kitap hakkında güzel incelemeler var. Heba en kolay okuduğum Toptaş kitaplarından biri oldu. Bunda dilin yumuşak olması tabii bir neden ama en önemlisi kitapta acının insana ilik ilik işlenmesiydi. Bugün dizi izlerken şu söze denk geldim: “İnsanların aslında yaptığı sadece iki meslek vardır: Öğrenmek ve çare bulmak.” Madem öğrenmek yaptığımız mesleklerden ilki, insan da bir şeyleri en iyi acıyla öğreniyor. Bize güzel gelen bazı şeyler gözümüzü gönlümüzü kapıyor, duyarsızlaştırıyor ama bunun farkında bile değiliz. İş işten geçtikten sonra farkına varıyoruz. Hangi insan yaşadığı güzel şeyleri tekrar yaşamak istemez, kendini kandırdığı halde? Ama acı öyle mi? Gözünüzü kapatın ve düşünün, kim yaşadığı bir acıyı tekrar yaşamak ister? Düşünün. Heba da bir daha yaşamak istenmeyecek acıların ama sürekli yaşanan acıların içine sürüklüyor bizi. Özellikle kitabın Sınır adlı bölümünde içiniz nefret, acıma, dile getirilemeyecek düşüncelerle doluyor. Ziya ve Kenan’ın askerlikte yaşadığı olaylar(en ufak hatada tekme tokat dalmalar, ana avrat küfür etmeler, ağır cezalar vermeler, ki bunlar gerçekte de var) ne yalan söyleyeyim insanı askerlikten değil ama insan olmaktan soğutuyor. Kitabın ana temasını bu yüzden çekilen sıkıntılar ve acı oluşturuyor. İkinci bir mevzu ise Ziya’nın insandan ve şehirden taşraya kaçmasıyla ilgili. Kitap Ziya’nın eski ev sahibesi Binnaz Hanım’a anahtar teslim etmek istemesiyle başlıyor. Burada Binnaz Hanım sözü ağzına bir alıyor ve bölümün sonuna kadar neredeyse bırakmıyor. Benim dikkatimi çeken şey burada Toptaş’ın ‘Tristram Shandy’vari(bizden Mahur Beste’yi örnek verebiliriz) bir şekilde lafı sürekli farklı boyutlara taşıması oldu. Binnaz Hanım konudan konuya zıpladı durdu. Ziya’nın kaçışına geri dönersek, Ziya aslında şehir hayatından mı kaçıyordu yoksa kendinden mi hala şüphelerim var. Ama şu da bir gerçek ki insanın olduğu bir yerde kaçıştan söz edemiyoruz. Fazla uzatmayacağım dedim ama en kısa bu şekilde ifade edebilirdim Heba’yı. Ya da kendimizi.

Ben Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını iki farklı döneme ayırmanın doğru olduğuna inanıyorum. İlk dönem romanlarını Sonsuzluğa Nokta, Gölgesizler, Bin Hüzünlü Haz, Kayıp Hayaller Kitabı, Uykuların Doğusu olarak sıralarsak son dönem romanlarını da Heba ve Kuşlar Yasına Gider olarak sıralayabiliriz. Bunu da 2005’te yayınlanan Uykuların Doğusu ve yedi yıl yedi ay sonra yayınlanan Heba’nın arasındaki süreye göre sıralıyorum. İlk dönem romanlarında Toptaş’ın daha çok dilin peşine takılarak bizi farklı evrenlere sürüklediğine şahit oluyoruz. Ya da inci gibi dizilmiş cümlelerin arkasına tutunup sürekli bir arayış içinde kesinliğinden şüphe edilecek karakterlerle tamamlanmayan mekânlar içinde romanlarını yaşamaya çalışıyoruz. Mekân demişken, okuyanlar da hak verecektir şüphesiz, mekânın varlığından söz edebiliyoruz ama net bir tasvir yok. Köy ama nasıl bir köy ya da şehir ama nasıl bir şehir? Bunlar ilk dönem romanlarında gördüğüm(üz) en belirgin özellikler. Son dönem romanlarında, daha çok Heba’yı dikkate alarak söyleyeceğim bunları, dilin yumuşadığı, daha günlük bir dile indirgendiğini görüyoruz. Özellikle küfür nasıl günlük hayatımıza işlemişse romanın diline de öyle işlemiş. (Bu durumun abes gelmeyeceğini düşünüyorum. Kendiniz küfür etmeseniz bile şahit olmuşsunuzdur biri ederken.) Ve dilin yerini daha çok konu almaya başlıyor. Toptaş bir söyleşisinde bir yazarın üslubunun değişmeyeceğini ama dilinin farklı yerlere evrilebileceğini söylüyordu. Bunu da Heba’yla görüyoruz. Mekân konusu da ilk dönem romanlarına göre daha net ama yine tam bir tasvir yok.

Heba’yı uzun zamandır kütüphanemde bekletiyordum. ***Hasan Ali Toptaş ve Diğer Güzel Kitapları Okuma Etkinliği***( #25037122 ) için nasip oldu. Etkinliğin kendim için yoğun geçtiğini söyleyemem. Dünyalık işler yüzünden her şey aksıyor. Ama etkinlikte çok güzel incelemelere ve yorumlara şahit olduk. Bu bence sitedeki okurlar için büyük kazanım oluyordur. Etkinlik kapsamında kitap okuyup destek veren herkese teşekkür ediyorum. Keyifli okumalar.
Hayat neden bu kadar acı... Gerçekler neden bu kadar can yakar...
Harikaydı...
Ben ömrümde böyle bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Gözlerimde yaşlarla yazıyorum bu satırları. Bilmiyorum tabiki yaşananların gerçekliği mi beni ağlatan, yoksa aşık olduğum bir yazarın, bir kitabının daha ellerimden kayıp gitmesi mi...

Nasıl bu kadar gerçek yazılabilir ki?

Namı diğer çok katmanlı roman olur kendisi. Bir yerde iken kendinizi başka bir yerde, sonra başka bir yerde buluyorsunuz. Hangisi gerçek hangisi rüya ayırt edemiyorsunuz. Her biten pasajda ayrı bir haz alıyorsunuz. Çünkü o arbededen sağlam bir kafa ile çıktığınızda kendinizi zafer kazanmış hissediyorsunuz. Bu da kitaba çok farklı bir haz katıyor.

Başları çok ağır giden kitabı bir süre sonra elinizden bırakamıyorsunuz, sizi öyle etkisi altına alıyor ki, siz de o bağ evinde Ziya ile beraber yaşıyorsunuz sanki. Besim'le beraber Dayı'ya yemek götürüyorsunuz.
Ziya ve Kenan'la doğuda askerlik yapıyorsunuz.
Komutan sınırda bir insan öldürdüğü için, taburda parti verirken allak bullak bir suratla siz bakıyorsunuz komutanın yüzüne.
Şapşal bir komutanın askerin şapkasına ateş ederken onu alının çatından vurmasına sizin kanınız donuyor. Siz oturup hüngür hüngür ağlıyorsunuz Ziya ile beraber.
20 yaşında bir çocuğun ateş altındayken mermesi bitip korkudan kafayı yemesine ne diyorsunuz peki? Bir şey diyemiyorsunuz değil mi, ben de diyemedim...
O küçücük çocuklara yaptıkları binbir eziyetler, dayaklar, haksızlıklar... Kanım dondu benim. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum... Bu kadar kötülüğün olduğu bir dünya, nasıl bir dünyadır, bu yaşamak mıdır?

Kitapta bir karakter vardı, "Karcı Ali." Yanmış yüreklere kaaar! Yanmış yüreklere kaaar! diye bağırıyordu mahallede. En başında anlamamıştım neden böyle dediğini. Şimdi anlıyorum, kitabı bitirdiğinizde yanmış yüreğinize bir kar ferahlığı isteyeceksiniz. Yüreğiniz yanacak, belki o pamuk pamuk karlar yüreğinize yağsa bile dinmeyecek yangınınız...

Keşke bu kadar gerçek olmasa kitaplar, bu kadar bizden, bu kadar içimizden olmasa... Belki bu kadar içimiz yanmazdı.
Yanmış yüreklerimize kar ferahlığı dilerim.

Şaka mı yapıyorsun? Tabiki tavsiye ediyorum!
Keyifli okumalar dostlar...

Benzer kitaplar

Hakan hocam'ın hediyesi heba'yı bugün okuyup bitirdim. Şu anda ne yazacağımı bilmiyorum. Aslında birşey yazmak istemiyorum, uzun uzun yazabileceğimi sanmıyorum. O kadar moralim bozuk ki. Keşke edebiyat bu kadar gerçek olmasa. Bir yazarın kalemi belki bu kadar iyi olmamalı. Aramıza mesafe koyabildiğimiz, uzaktan bakıp yazıyı, anlatımı, üslûbu rahatça sevip söylebildiğimiz metinler bizim için daha iyi, yani benim için. Meselâ Cortazar gibi. Hatta Faruk Duman. Ama burada heba edilen bütün hayatlarıyla Toptaş'ın karakterleri bize edebiyat hayattır sözünün hoş olsun diye ve şık görünsün diye söylenen bir söz değil, hakiki, gerçek ve damardan edebiyatın aslında hayattan başka birşey olamayacağını gösteriyor. Ve geriye darmadağın olmak kalıyor. Darmadağın ediliyoruz, çünkü, başka birşeyin olması mümkün değil. Güzel söylenmiş, güzel kurgulanmış bir metnin arkasında hayat bize ışıltılarından soyunmuş, böyle gerçek rengiyle görününce, bize kalan da Ziya gibi dağa koşup kapıyı çalmak ve kucağına atılmayı istemek oluyor kapıyı açanın. Kitabın başındaki nerdeyse 60 sayfalık rüyanın ve Sınır bölümünde ülkemizin gerçeği olan askerliğin hakikatiyle karşımıza konulan herşey sadece gerginliği artırıyor; Ziya'nın çocukken vurduğu ve hayali hayatı boyunca yakasını bırakmayan o kuş, rüyada binnaz hanım'ın, askerde nice karakterin ve finalde Ziya'nın ve diğerlerinin gördüğü gibi, zulüm zulüm üstüne, kötülük, iyi ve güzel olmak mümkünken ve öyle görünürken herşey yine de kötü olanı seçmek, o kötülükten haz almak, ve o hazla boğum boğum boğulmak dışında birşey bırakmıyor insana ve insanlar işte bununla yaşıyorlar ve hayatlar da işte bununla heba ediliyor. Çünkü güçlü olmak zorundayız, erkek olmak zorundayız, erkek değerleriyle yaşamak, görev yapmak, inanmak, ibadet etmek, davranmak zorundayız ve bu değerlerle güçsüz olana ancak merhamet ve şefkat gösterirken onun zayıflığı ve güçsüzlüğüne bakıp ancak bunu görebilen ve anlayabilecek insanlarız, çünkü hayat böyle, hepimiz bütün o çocukların ve korkan ve diğerlerine benzemeyen Ziya'nın elindeki sapandayız, kendince bir dala tünemiş hayata bakan bir kuşu öldürmekte sakınca görmeyen ve o kuşun hayatını heba etmekte sakınca görmeyen erkekleriz hepimiz; kuşlar, kuzular ve diğerleri, Ziyalar, Kenanlar, hepimiz dallarımızda zayıf, bitâp, hâlsiz, düşkün, hayata bakmaktayız ve sapanlarıyla güçlülerin ve erkeklerin, birer birer vurulmaktayız. Bu gücü, bu tahakkümü hayatın her alanında bize dayatan hiç bir insan o sapanla ağaçların arasında kuş avlayan çocuklardan farklı değil... bu devran böyle dönüyor, düşen düşene, giden gidene, biten bitene. Zayıf olmak, onlar gibi olmamak, güçlü olmamak, erkek olmamak bir aşağılanma sebebi; oysa insan erkek değildir. Bu kitapta yazar insandan kuşa, gerçekten hayâline, rüyâsına dek bu gerçeği anlatıyor ; bize heba edilmiş hayatları anlatırken yine de bir ümitle hayata tutunmanın bir yolunu söylüyor, elinde sapanlarla ve sopalarla mazlum ve masumları avlayanlara karşı dik olmasa da acıyla karşı duracak bir insan profili çıkarıyor ortaya. Ziyâ, bütün güzelliğiyle ve masumluğuyla o insandır işte.
Bu kadar acımasız mı insanlar gerçekten? Empati yapmayı bilmezler mi, gözlerin içine direkt bakınca gerçeği görmezler mi?
İçimin içi acıdı okurken. Her bölümde ayrı bir burukluk, kızgınlık, kırgınlık yerleşiyor gönlüne insanın.

Şehirin keşmekeşinden ya da kendinden kaçıp, askerlik arkadaşının köyüne yerleşen bir adamın hayatının önemli kısımları anlatılıyor. Köylerde sanki inzivaya çekilebilirmiş gibi insan... Askerlikteki ast üst ilişkisi, kaçakçılık, psikolojik baskı zaten sıkıntılı konular, ilmek ilmek işleniyor kitapta. Nefret ediyorum ben de Ziya gibi o anlardan.

Bununla birlikte 40 sene öncesi ile şimdiki köy düğünlerinin karşılaştırmasını yapmış ki yozlaşmanın, samimiyetsizliğin, ikiyüzlülüğünün fotoğrafı önümüze serilmiş.

Üstüste okuduğum 4. Hasan Ali Toptaş kitabı oldu, diğer kitaplarının aksine sürükleyen bir konusu var ama dili yine mükemmel.
Hasan Ali Toptaş uğruna " Yazar için Türkçe öğrenilmeli..." sözüne muhatap olan bir kelime dahisidir. Edebiyat çevresinde yazar bir işçidir aslında. Ama öyle bir işçi ki; kelimeleri dillin içinde cımbızla çeken, cümlelerinin başını ve sonunu eline aldığı, dilline doladığı ve bunları yaparken aslında kendisini ve kahramanlarını anlatırken bize edebiyatı,toplumu, hayal gücünü ve yazmayı öğreten bir işçidir. Tüm kelimeleri nasıl böyle yerine oturttuğuna, kelimeleri seçerken ince elleyip sık dokunuşunda gösterdiği çabaya, bu çabanın sonunda meydana gelen cümlelerin büyüsüne, o büyüde aslında dillin sonsuzluğuna, bu sonsuzlukta hayal gücünün katkısına, hayal gücüyle gerçeklik arasında o ince ufuk çizgisine, o ufuk çizgisindeki doyumsuz hazza, hazzın aslında; hayalden, kelimelerden, konuşma dillinden çok daha yüce çok daha ulvi çok daha muteber bir heyecan bir yaşantı bir aşk olduğunu fark edeceksiniz.

Yazarın muhteşem bir dille bu kadar muhteşem bir hayal gücüyle bu kadar titiz bir işçilikle dokuduğu kitaplarında aldığınız tat bir yerden sonra hayret verici bir hal alıyor aslında. Bugüne kadar en zorlandığım kitap yine yazarın başka kitabı olan “ Bin Hüzünlü Haz” kitabıdır. Kitap aslında belki de edebiyattın ulaşılmaz basamaklarının yarısındadır ama Alladin’in kendini bulma çabası o içinde bulunduğu ruh hallini anlatmak bu basamakların fersah fersah uzaklığında yazan yazarların başarabileceği bir şey değildir. Burada yazar aslında kelimelerin ve hayal gücünün tüm olanaklarına değil birazına belki de yazara göre çok azına sahip olurken ortaya neler çıkacağını anlatan en güzel kitabıdır. Edebiyattın sınırsız kelime gücüne ve hayal gücünün doruklarına bayrak dikmese de aslında o bayrağı elinde tutan yazarlar arasındadır bunu kimse inkar edemez. Bugüne kadar o bayrağı eline alan yazarın sayısı sanırım bir elin parmağını geçmiyordur.

Gelelim Heba’ya. Bu kitabı okurken bence elinizin altında bir kalem bir de defter bulunsun. Eğer gerçekten kelimelerin gücünü anlatan, kelimelerin envai çeşitlerinin bir aradaki uyumunu merak eden, beni bugünkü kullandığımız kelimeler tatmin etmiyor diyen varsa buyurun şimdi bu kitaba başlayabilirsiniz. Bin Hüzünlü Haz kitabına göre çok daha sade bir dille yazıldığı muhakkak ama bu kesinlikle ondan eksiktir anlamına gelmiyor. Bu kitapta defterine yazacağınız çok kelime olacak. Daha önce hiç duymadığınız kelimeler, kelimelerin içindeki uyumun ortaya çıkardığı cümle bütünlüğü sizi bir kere daha cümle bilgisine ve anlamaya yönlendirecek ve de yazmaya dair düşünceye sevk edecektir.

Kahramanımız Ziya bir kuş öldürdüğü için vicdan azabı çekmektedir. Bu vicdan azabı hayatındaki her deminde kendisini bir şekilde baskın halle getirip Ziya’nın hayatında yer edinir. Bir rüyada ev sahibi Binnaz hanımın aslında hayata dair derslerini belki de bu vicdan azabından, kendi yaşadıklarından Ercüment beyin kendisine uzanan yardım elliyle okuyucuya ip ucu vermektedir. Binnaz hanımın hayatını yazar elle alırken çok az bir konu sınırları içerisinde; cinselliğe, paraya, ikili ilişkilere, çalışanlarla patron ilişkisini ve tüm bunların toplumla ilişkisini rüya bölümünde yani ilk bölümde bize anlattır. Bu anlatımda aslında büyülü gerçekçiliğin o doyumsuz hazını size en çok hissettireceği yerdir. Ve diğer tüm bölümlerde bunu görmek mümkündür. Aslında beni en çokta şaşırtan bu oldu yani; yazarın büyülü gerçekçiliği bu kadar ustaca kullanması ve kalemine bu kadar yakışması. Daha önce Kaan Murat Yanık ve Hakan Bıçakçı’dan örneklerini okumuştuk ama kesinlikle Hasan Ali Toptaş ile kıyaslanamaz.

Kitap bir çok bölümden oluşmaktadır. Belki de asıl bölüm kitabın Sınır kısmından geçen Ziya’nın yaşadıklarıdır. Bu bölüm belki de askeriyede ki hiyerarşi düzeni bu düzenin içindeki askerlerin üstlerine , birbirlerine , sivil hayata karşı, içinde bulunduğu koşuların harmanlanıp daha sonraki sivil hayatta olan etkisini, etkisinde doğan sonuçları ve vefa borcunu en güzel anlatan bölümdür. Bu vefa sonradan Ziya’yı şehir hayatından koparır taşra ya da köy hayattı dediğimiz bir hayatta hapseder. Hapseder diyorum çünkü insanın olduğu yerde bana sorarsanız ben hürüm, ben tamamen huzurlu bir şekilde hayatımı devam ettirebiliyorum demeleri imkansız. Bu imkansızlığı aslında Ziya ilk kalp çırpınışlarına maruz kalırken hissetmiştir. Kenan’ın yani askerlik arkadaşı, bir yerden sonra aynı hayattı aynı kaderi paylaşan dostunun kardeşidir bu kalp çırpıntısının sebebi. Bu sebep aslında ikisinin de hayattan kopuşlarının direkt olmasa da dolaylı sebebidir. Tabi ki Kenan’ın yeğeni Besim ve annesi Cevriye hanım da etkenlerden biridir. Tüm bu nedenlerden alevlenen köy insanların düşmanlığıyla ve hüzünlü bir sonla bitter kitap.

Kitabı anlatmaya ne sayfalar yeter ne de hafızamdaki kelimeler. Ben söyle bir toparlayayım: Eğer kelimelerin gücüne tanıklık etmek istiyorsanız, cümlelerin içindeki uyumu ve işçiliği görmek istiyorsanız, hayal gücünün sınırsızlığında yüzmek istiyorsanız, büyülü akımın Türkçedeki en güzel örneğini görmek istiyorsanız, farklı kelimeler ve kelimelerin oluşturduğu müzikal ritme kulak vermek istiyorsanız, emek ve alın terinin o tatlı meyvelerin verdiği hazzı duymak istiyorsanız, eleştirmenlerin dünyasında derin iz bırakan bir yazarla tanışmak istiyorsanız Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarına hemen başlayın derim. Ben geç başladım ama hiç kopmayacağım artık gibime geliyor. Ve iyi ki edebiyat, kitap ve de kelimler var dediğim sınırlı yazarlardan biri oldu benim için. Ve bizim edebiyatta ilk üç yazarımın arasında yerini aldı kesinlikle. Şimdi diğer kitaplarının vereceği heyecanı düşünerek bu yazıya son veriyorum. Hepinize iyi okumalar.
Siz HEBA'nın bir Hasan Ali Toptaş kitabı olduğunu mu sanıyorsunuz ? Baştan söyleyeyim yanılıyorsunuz.
Çünkü HEBA Türkiye'nin otobiyografik kitabı. Yazarı 80 milyon tamı tamına.

Hakkari'de içli bir Neşet türküsü söyleyerek nöbet tutan Kırşehirli Mehmet, bir harf ekliyor kitaba, güneş doğarken ufukta. Sonra yine türküsüne devam ediyor, kaldığı yerden tabi. "Kendim ettim, kendim buldum. Gül gibi sarardım soldum. Eyvahhh eyvahhh! "

Erzincan'ın bir köyünde sabah okula giderken küçük Ayşe,bir virgül iliştiriyor, sıralı cümlenin arasına uykulu gözlerle.

Soma'da elleri kömür karasından görünmeyen, yüce gönüllü Mustafa Amca, öğlen paydosuna beş kala bir nokta koyuyor cümleye. Ve evden getirdiği çıkınındaki domatesle ekmeği yemeye başlıyor sonra. Ekmek daha bir aydınlanıyor sanki kömür karası ellerinde Mustafa Amca'nın.

Pamuk toplarken Çukurova'nın kavurucu sıcağında Emine Teyze, devrik cümleyi soru işareti ile bitiriyor, testisi suyla dolmadan.

İstanbul'un adı unutulmuş semtlerinin birinden çıkan temizlik görevlisi Rıza Abi, turuncu elbisesinin cebinden bir kelime çıkarıp koyuyor kitabın son sayfalarında bir yere. Ve kayboluyor bir anda şehrin kalabalığında,adını asla bilmeyecek olanların arasına karışıyor yavaşça.
En son Ankara'da icra memurluğu yapan Hasan Ali Toptaş, icra dairsenden çıkarken dört koca harfle atıyor başlığı "HEBA".

Anılar heba,anlar heba.
Hayaller heba,hayatlar heba.
Sen heba,ben heba,biz heba
Var mı "Hebalı" olmayan dünyada ?
*Kitapla ilgili detay bilgi(karakter adı, bölüm detayı vs) içerir.
 
Bazı yazarların kitaplarına başlamadan önce kendimce ruhsal hazırlık yapıyorum, tam olarak odaklanamayacaksam başka bir kitap seçiyorum. Hasan Ali Toptaş öyle bir yazar benim için, okumaya hazırlık yaptığım. Türkçe'ye ve edebiyata olan hakimiyetiyle okunması ne kadar kolaysa, sindirilmesi o kadar zor kitaplar yazıyor. Ruhum hem dinleniyor hem yoruluyor.

Heba'ya derin bir nefes alıp başladım. Kitap 7 bölümden oluşuyor. Gayet akıcı bir şekilde okuyup giderken, kitabın  Sınır adlı bölümünde takıldım. Bu bölümde baş karakter Ziya'nın askerde yaşadıklarından ve şahit olduklarından bahsediliyor. Elime alıp bıraktım tekrar tekrar, okuyamadım. Her seferinde azar azar okuyup bıraktım çünkü çok dokundu yazdıkları insanın göğüs kafesini düğüm düğüm etmeyi iyi bilen yazarımızın. Askerler, şehitler, vatan sağolsunlar, çatışmalar ne kadar kolay düşüveriyor ağzımızdan diye düşündüm.. Düşündüm de düşündüm.. Bir de insanın eline hükmetme kuvveti geçince illa acımasızlık mı baş gösterecek bu memlekette, bu dünyada diye düşündüm. Bazı şeylerden nefret edip, kendimi bağzı şeyler kahrolsun klişesinde sol yumruğumu sıkarken buldum.

Kitabın son bölümünde "Kalkıp açtım" diye bir cümle var, tüylerimi ürperten. Belki de bu iki kelimelik cümleyi yirmi kere okumuşumdur.

Bazen zorlandığım, şimdi gerçek mi oluyor bu yoksa rüya mı görüyor diye anlamaya çalıştığım yerlerde Ziya da kuşkuya düşüyor rüya mı gerçek mi diye, debelenip duruyoruz ikimiz de sayfalar arasında. Rüyalı gerçeklikmiş, büyülü gerçeklikmiş, gözü yaşlı gerçeklikmiş bu kitaplar...

Kendime göre ufaktan bir şeyler yazmak istedim bu kadar etkilendiğim bir kitap hakkında. Kitabı bitirdikten hemen sonra balkonda bir sigara yakıp neden bilmem bu şarkıyı dinleme ihtiyacı duydum. Paylaşmak isterim.
Bonus mu diyorlar ne diyorlar. Ben bu kitabı okudum al sen bunu dinle asıl bunun ardına derseniz de bir şarkınızı alırım.

 https://youtu.be/yo0cx_-ZNk8

-İçimde bir dağ taşırım, kaybolduğumda ordayım.-
Kitap beni aşırı derecede etkiledi. İlk olarak mutlaka ve mutlaka okumalısınız diyerek söze başlamak istiyorum.
Okumak isteyenler için kitabın dili ile ilgili ön bilgi vermek gerekirse; Hasan Ali Toptaş’ın diline az çok alışmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki; bu kitap, diğer kitaplarına kıyasla son derece yalın bir dille yazılmış. Çok rahat bir şekilde okuyabilirsiniz. Konu olarak da akıcı olması ve merak uyandırması da sizi kitabın içine biraz daha fazla çekiyor. Eğer vakit kısıtlamam olmasaydı çok kısa bir sürede bitirirdim kitabı o derece akıcı.

Bir şekilde HEBA olan hayatların hikayesi.

Binnaz Hanım, Ziya, Kenan, vs. bunlar dünyaya geldikten sonra hayatları bir şekilde heba olmuş kişiler. Bir de daha dünyaya gelemeden heba olmuşlar var. Örneğin Ziya’nın çocuğu ve buna benzer niceleri.

Kitap muazzam bir şekilde başlıyor.
Bir kiracının evden çıkarken ev sahibine anahtarı teslim etmesi ne kadar uzun olabilir ki diyorsanız hemen söyliyeyim tam 57 sayfa okudum bu hikayeyi. Çok büyük keyif aldım.
Binnaz Hanımın hikayesini okurken içiniz adeta cız edecek. O evlere sahip olmak için nelereden vazgeçildiği, nelerden taviz verildiği, hangi hayatların nasıl heba olduğunu görüyorsunuz. Bu hikayeyi okurken aklıma Annem ve Babam geldi. 80’li- 90'lı yıllar arasında kitaptaki gibi tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez bir yerden arsa almışlar. Şu anda hamdolsun şehirde başımızı sokacağımız bir evimiz var. Ama tabi o günlerde yaşananları, hangi şartlarda alındığı, nelerden taviz verildiği, nelere boyun eğildiği sanırım bu kitaptan sonra daha da bir anlam kazanıyor, daha da bir düşündürüyor insanı.

Binnaz Hanımın hikayesinden sonra tamamen Ziya karakterinin hikayesine geçiş oluyor. Aslında hep bir dönüş bekledim. Dönüş derken; okurken hep aklımda acaba bu hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. Gerçek mi değil mi orasını okuyarak görün :) Artık Hasan Ali Toptaş okurken böyle durumlara hazırlıklıyım.
Ziya'nın hikayesi de Binnaz Hanımın hikayesi gibi iç burkuyor. Çocukken bir kuşu vurması ve bunun ömrünün boyunca içinde vicdan azabı olarak büyümesi ve nereye gitse ne yapsa onunla gelmesi.

Bir bölümde anlatılan düğün sahnesi sanırım yazarın kendi memleketi olan Denizli'de geçiyor. Orada anlatılan adetler, yapılan etkinlikler, yemekler falan. Orada yapılan keşkeğin kokusu adeta kitabın içinden çıkıp bütün vücudumu sardı. Uşak'ta okuduğum içinde pek yabancısı değilim. Ayrıca bir sayfada kuru fasulye tarifi vardı muazzam :)
Evet devam edelim incelemeye;
Hangimiz Ziya gibi şehirden kaçıp yalnızlığa kavuşmak için bir bağ evi veya başka bir yere kaçıp gitmek istemiyoruz ki. Ama tabi yaşanılan hayattan kaçmak istesek de o bizi bırakmıyor bu çok açık bir şekilde belli oluyor. Ziya’nın hikayesinin bir bölümünde iç burkan ve bizimde maalesef hiç yabancı olmadığımız bir olay yaşanıyor. (Avm içinde yaşanan terör olayı)

Ziyanın şehir hayatını bırakıp askerlik arkadaşı olan Kenan’ın yanına gidip bir bağ evinde yaşamasıyla hikaye devam ediyor. Ziya şehirden uzaklaşsa da içindekiler onunla birlikte geliyor.
Yazarın da Denizli’nin Çal ilçesinde bir köyde doğup büyümesi ve kitapta anlatılan köy ve bu köyde yaşananlar kendi yaşadığı yerlerden izler taşıyordur muhakkak. Köy yaşamının hem güzelliği hem de “kötülüğü” açıkca anlatılıyor.

Ve can alıcı bölüm olan “Sınır”

Şimdilerde daha da bir anlam kazanan Suriye sınırında geçen askerlik anıları Ziya’yı daha da anlamamızı sağlıyor. Askerliğini yapmış biri olarak anlatılanların bir kısmını bizzat görüp, diğerlerini görmesem de; gördüklerimin referansıyla var olduğuna ve kesinlikle yaşandığına eminim. Çatışmalar, korkular, acılar, ölümler kitap olarak okusak da bu bölümde gerçeğe dönüşüyor bizim için. Ölü Zaman Gezginleri'nde geçen “Yabu” hikayesine de atıfta bulunuyor yazar. Okuyanlar bilir o hikaye de sınırda geçiyor. Okurken Hasan Ali Toptaş’ın nerede askerlik yaptığını araştırdım ama bulamadım. O kadar gerçekçi bir anlatımı var ki.

Bu bölümde şu alıntı
“Banyosu ve tuvaleti olmayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkum eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstehak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah'ın kulu varsa, çıksın söylesin. Canımızı sınıra serip bütün gece nöbet tutuyoruz değil mi, hatta sabahleyin sis çökmüşse o dağılana kadar mevzileri terk etmiyoruz ve neticede anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getiriyorlar ama şu yediğimiz yemeğe bak; yemek demeye bin şahit lazım! Su desen ona keza, yılanlarla, kurbağalarla, sülüklerle, böceklerle birlikte, her gün şu kuyudan çektiğimiz yeşil ve yaşlı suyu içiyoruz! Hele şu yıkandığımız yere bak, insaf, burada köpek bile yıkanmaz yahu!”
çok şeyin özeti gibi. Bu konuda yazacak, söylenecek o kadar çok şey var ki ahhh ahhh...
Gerek dili, gerekse anlattıkları bakımından her okuduğumda yazara bir kez daha hayran oluyorum. Bu kitapta sanki anlatılan konular biraz daha ön plandaydı.
Neyse bu kitabı okuyun, okutun arkadaşlar çoğu şeye ışık tutacaktır.
Gölgesizler ile başladı Hasan Ali Toptaş macerası ve Isparta Kitap Fuarında tanışmakla, konuşmakla da devam etti. Sonrasında Kuşlar Yasına Gider ve Bin Hüzünlü Haz okuyunca artık kararım kesindi ve ben bu adamı okumaya hep devam etmeliyim.

Öylesine güzel bir konuşması var ki, bunu yazıya döküp karşı tarafa geçirmek sanırım Toptaş’ın marifeti. Kelimelerle resmen dans ediyor ve bilmediğimiz, unuttuğumuz o kelimeleri, o deyimleri, küfürleri, atasözleri hepsini tekrar bize sunuyor hem de yerel şive ve dille… Yerel dili kullanması okuyucuyu daha da kendine yaklaştırıyor, sevdiriyor ayrıca da şevklendiriyor. Edebiyatı öylesine güçlü kullanıyor ki gerçekten o üzgünlüğü, neşeyi aklınıza gelen tüm duyguları romanda size uyguluyor; böylesine güçlü bir kalemi var.

Heba okumaya başlangıcı biraz sancılı oldu. Önce 1k Bursa Okuma Grubu sayesinde başlangıç yapacaktık ama onlara Hakan Günday çıkınca biraz ertelendi. Yadigar Soydan Hoca ile de beraber okuyacağımız için beklettik. Sonra başka bir isim gökçe c. Hanım da beraber okuyalım dedi ve ona da söz verince kıymeti daha da arttı. Ha başladık ha başlıyoruz deyinceye kadar kafadan bir ay geçti. Bu sürece benim düğün ve sağlık kontrol zamanı da girince biraz süründükten sonra bir çırpıda kitabı bitirdik. Çünkü kitap aralarda mola verseniz dahi kopukluk yaşatmıyor size. Anlamadım sanıp, sıkılacağım derken bile bir anda sizi bağlıyor romana Toptaş.

E hadi geç artık şu kitaba da azıcık da kitaptan bahset diyenleri duyuyor gibiyim. Evet başlıyorum… Toptaş’ın kaleminde bir gizem okuduğum her romanında olduğu gibi var. Bir rüya, bir belirsizlik, bir anlamsızlık sizi muallakta bırakıyor. Yani okuyorsunuz ama ne olacak yada ne oldu da ben anlamadım mı acaba ? dedirtiyor. İlk bölümde yani anahtar bölümünden başlayalım. Çocukluğunda kuş avlamaya gidiyorlar arkadaş topluluğuyla ve orada bir kuş vuruyor Ziya ama istemeyerek. Sonrasında öylesine üzülüyor ve vicdan azabı çekiyor ki… Nerede bir kuş görse onu anımsıyor, üzülüyor, yıkılıyor, kendini Heba ediyor. Kaldığı evin anahtarını sahibine teslim etme sahnesinde sadece bir küçük olayı öyle bir anlatıyor ki 2 sayfaya sığdırıyor. Kelimelerle oynayışı gerçekten muazzam. Ziya bulunduğu kentten kaçmak istiyor o yorucu havasından ve kişilerinden. Anahtarı teslim etmeye gidiyor ve bir güvercin görüyor ve ev sahibinin hayatını başlıyor dinlemeye. O kadının da öyle bir hayatı var ki… Zamanın İstanbul’un acılar çekerek başlayan hikaye İstanbul’un ….. ettiği yerde bir arsa satın almakla ve ev kurmakla başlıyor… Karaktersiz kiracıları, kaçırdığı fırsatları, yapmak isteyip yapamadıklarını, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor. Daha doğrusu Toptaş öyle bir anlatıyor ki dinlememek imkansız... Bu hüzünlü hikayeyle giriş yapıyor Toptaş ve geçmişe dönüyor bir anda kapıdan çıkarken…

Eşinin ve çocuğunun bir kitapçıda bombalama sonrası ölümlü hikayesi de beni etkileyen bölümlerden birisi oldu. Orada bir kitapçıya gitmesi onu eşinden ayırıyor ve kentten uzaklaşmasını sağlıyor.

Geçmişe döndüğünde bir bölüm var ki kitabın en uzun ve en can alıcı bölümü “ Sınır “ bölümü… Ziya ve Kenan asker arkadaşları ve aynı birliğe düşüyorlar… Ülkemizde askerliğin ne kadar yanlış, ne kadar kötü olduğunu gösteren öylesine örnekler veriyor ki, gerçekten muazzam… Askerlikte torpilden tutun da dayağa kadar hepsini açık açık yazmış ve hissettirmiş Toptaş. Sınır kaçakçılığı ve saf kişileri ezmek, sınırda nöbet tutmak, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik ne ararsan var. Ne bileyim en çok ben bu bölümü sevdim ve Ziya’ya burada çok üzüldüm. Bu kısım bana romanın isminin “ HEBA “ olmasını en fazla hak ettiği yer olarak da aklımda kalacak. Çünkü öylesine canlar, hayatlar karardı ve bu dünyadan göçtü ki bu kısımda göreceksiniz.

Ve son iki bölümde ise vefanın ne olduğunu öğreneceksiniz, her şeyden ziyade askerlikten sonra Ziya ile Kenan arasında oluşan bu gönül bağının nasıl bir sağlamlıkta ve çok oturmuş bir karakterlilikte olduğunu da kişiye aktarmış. Sonu iftiralarla, dağdaki karartılarla oluşan mükemmel bir son var. Öylesine bir mezarlık var ki dağda tüylerinizi diken diken yapacak isimler orada yatıyor. Mükemmel bir finaldi…
Sonuç olarak
yazarsam askerlikten sonra sivil hayata geçen Ziya’nın bu hayata tutunamayıp tekrar Kenan’ın yanına başka türde sivil hayata tutunmasını ele alan bir eser. Yazarın ismini ve tarzını çok çok iyi hissettirdiği, bölümler arası gizemli geçişler kullandığı, edebiyatın gücünü ve kelimeleri raks ettiğini hissettiğiniz, fantastik ve gizemli öğeler yahut düşünceler içeren, kitabın aldığı ödüllerin hakkını verdiğini hissettiğiniz (2016 FT/Oppenheimer Finalisti, 2013 Sedat Simavi Roman ödülü) gerçek bir şahane eser.

Askere gidip sınırda görev yapanların mutlaka okuması gerektiği ve bu görevi yapmayanların da tam tersine daha sonra okuması gerektiğini düşünmekteyim. Toptaş okuyun ve okuyun, ülkemizde yerli yazarların arasında gerçekten ilk 5’e girecek yazarlardan bence. Rahatlıkla tavsiye edeceğim bir eser. İyi okumalar diliyorum.
Hasan Ali Toptaş’ın gerçeklerin ağırlığını olabildiğince hissettirdiği kitabı.

Çocukluğunda öldürdüğü kuşun acısını bir türlü unutamayan ve bu yükü ömür boyu taşıyan Ziya’nın yaşamından kesitlerin verildiği bölümlerde; Ziya’nın yaşamındaki insanlar değişse de değişmeyen insanların insafsızlığı, acımasızlık, utanmazlık, yalancılık, güçlü olanın ezdiği, toplum tarafından heba edilen hayatlardı.

Binnaz Hanım’ın babasının öldürülmesiyle kaybolan hayalleri, gençliği, aklını yitiren annesi, Kenan’a eşi tarafından atılan iftira, ödeyemediği borç, sınırda askerlerin hiç uğruna ölmeleri, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, dövülmeleri, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik, Mensur’a, halka yapılan eziyetler…

Karakterler, olaylar gerçekliği ve duyguları hissettirecek derecede ustalıkla işlenmiş. Kişiler, olaylar belirgin, olayların gelişimini merak ediyorsunuz yine bölümler arası az da olsa belirsiz geçişler vardı -bu da yazarın tekniği sanırım ama okuma bütünlüğümü bozmadı.

Özellikle köy düğününün anlatıldığı bölümlerde yazarın o yörenin kültürüne hakim olduğunu gördüm. Sözcük dağarcığımda bir köşede kalmış yöresel sözcüklere rastlamak benim için sürpriz oldu, yazarı bir parça daha kendime yakın buldum.

Heba insanın varolamayış romanı. İnsanın içine işleyen, bir şekilde sizin de heba olmuş yanlarınızı hatırlatan, içinde canavarların, üniformalı devlerin, güzelliklerin içinde yaşayıp da çirkinleşmiş yaratıkların olduğu.

Birçok konuda çıkarım yapabileceğiniz bu kitabı okumanızı öneririm.

Yazarın bu kitabıyla ilgili söylediklerini eklemek isterim: “ Şunu söyleyebilirim, neticede ben okumak istediğim kitabı yazdım. Kelime varlığıyla, cümlelerinin yapısıyla ve daha başka özellikleriyle öteki romanlarımdan farklı bir romanı.”
Öncelikle yazarın kelimeler için verdiği değere, gayrete hayran kalmamak mümkün değil. Kitabı okurken elbette konunun içindesiniz fakat o kelimelere giydirilen kıyafet, yüklenen anlamlar gerçekten daha çok etkiliyor.Kitapta diyaloglar oldukça az, betimleme ve anlam aktarmaları fazlaca hakim olmasına rağmen gayet akıcıydı.
Heba; delinmiş bir uykunun ve onu bulanların hikayesi...deniliyor. Çok doğru.Hayata tutunamayan Ziya ve arkadaşının hikayesi iken diğer tarafta delinmiş bir uykuyu bulamayanların da hikayesi. Yazarın ilk okuduğum kitabı Kuşlar Yasına Gider idi. Orada da yazar kelimeleri dize getiriyordu ama Heba'da ki sonun algıya açık bir şekilde bitirilmesi çok hoşuma gitti.Özellikle ilk ve son bölümleri beğenerek okudum.
Hasan Ali Toptaş ile tanışanlar zaten biliyordur kullandığı dili, betimlemeleri, kelimeleri irdeleyerek sanatını icra ettiğini. Fakat herkese önerebileceğim bir kitap değil kesinlikle. Bu kitap çok güzel kesinlikle oku diyemem. Hele ki uzun betimlemelerden, anlam aktarmalarından yorulan kişilere öneremem. Ama bir çocukluk hatırasına süzülmek isteyen, vicdanı, merhameti, minneti, arkadaşlığı okumak isteyene tavsiye edebilirim.
Okurken ciddi manada keyif aldığım, beni hayal gücünün değişik atmosferlerinde gezdiren, düşündüren usta yazar Hasan Ali Toptaş yolculuğum, Heba ile devam etti ve diğer eserleriyle de devam edecek. Okur arkadaşım Kemal bey insan_okur ile okumaya başladık, kendisi de Hasan Ali Toptaş severlerden biri. Açıkçası onun da incelemesini merak ediyorum. Konusuna geçmeden önce, diğer iki kitabına göre (Uykuların Doğusu ve Sonsuzluğa Nokta) okumakta en hızlandığım ve dil, anlatım olarak en anlaşılır olanı idi. Okumayı düşünenler Heba'dan başlayabilirler.

Kitaba bayıldım! Evet tek kelimeyle anlatsam bayıldım sözcüğü tüm duygularımı toplamış ve olağanca ışığıyla yansıtmış olur. Harika bir eser yazmış Hasan Ali Toptaş. Onu ne zaman okusam, o duyduğum etkiyi yaşamaktan son derece memnun kalıyorum. O kurgunun içine bir şekilde dahil olmaktan, karakterle birlikte gülüp üzülmekten, olaylara yön vermek isteyip, kendimi düşünmekten alamayan ben, işte bu diyorum, kitap bu, yazmak bu, yazar demek bu!..

Eserde hikayeler ve karakterler yazarın tarzı olarak sanırım artık onun tarzı hakkında bir görüş bildirebilirim, içiçe ve düş dünyasının olmazsa olmazları. Rüyalar, fantastik görüntüler, hayalken gerçek olanlar, gerçekken hayale dönüşenler. Anahtar bölümüyle başlayan kitap, Ziya anahtarını ev sahibine teslim edip, oradan, bulunduğu kentten kaçma telaşında bir adam portresi çiziyor. Anahtar sahibi Binnaz hanım karakterinin hayatı mercek altına alınıyor. Kaçırdıkları, yapamadıkları, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor.

Daha sonraki bölümlerde geri dönüşlerle hikaye anlatılıyor. Ziya'nın yaşadığı tüm olumsuzluklar, karısını ve çocuğunu bir AVM'de bomba patlamasıyla kaybetmesini, çocukluğunun canını en acıtan hatırası bir kuşu öldürüşünü, askerlik arkadaşı Kenan'ın köyüne yerleşmesini, Suriye sınırında yaptığı insanın okurken kendini iyi hissetmediği askerlik dönemini...

Sınır adındaki bölümde Ziya'nın askerliği anlatılmış, ama ne askerlik! Okurken kendimi öyle harap hissettim ki, ancak görüp, yaşayan biri bu kadar net anlatabilir, yazabilir diye düşündüm. Psikopat komutanların eziyet etmesi için çok birşey aramadıklarını, bazen soluk alman bile onlar için dayak nedeni olabildiğini okudum. Ziya'nın asker arkadaşlarından birinin dediği gibi, malesef hiçbir zengin çocuğu sınırda asker olmuyordu. Olanlar hep gariban, yoksul takımı. Bit istilası, yenmeyecek yemekler, tuvaletten bozma bir yerde konserve kutusuyla yıkanmak, her an çatışma, silah sesleri. Bunları okurken Ziya'nın yaptığı gibi olanlara dayanabilmek için kolonya içmek istiyor insan!

2013 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü alan eser, son bölümlerde Ziya'nın arkadaşı Kenan'ın köyüne yerleşmesini ve burada yeni bir hayat filizlendirmesini konu alıyor. Ama Ziya'nın düşledikleriyle, köyde olanlar geçmişinde yaşayamayıp heba olan hayatını ona bir kez daha hatırlatıyor. Kitabın sonunu okurken, heyecanım da merakım da tavan yapmıştı. Çok sarsıcı bir sonla bitti. Bu harika kitabı, yazara yeni başlayacaklara kesinlikle tavsiye ederim. Ben bir kez daha büyük ustayı alkışlıyorum!!
"İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde değildir de, gövde yüreğin içindedir belki...''
"İnsan içindeki canavarı öldürürse çöle dönüşür."
(Hulki Dede)
Gökyüzü bile insana daha yakın, baksana, elimizi uzatsak dokunacağız sanki.
''...İyi görünmek için gerekli olan malzeme gerçekten kötülük müdür bilemiyorum ama, şu yeryüzünde kötüler bazen iyilerden daha iyi görünebiliyorlar...''
Kelimelerin kudreti içimi göstermeye yeter mi onu da bilmiyorum.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 29 - Everest Yayınları
"Ölülerin arkasından konuşulmaz biliyorsun,
çünkü bir ölünün sessizliği, yeryüzünde yapılan konuşmaların topundan daha fazla ve daha derin bir şeydir."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Heba
Baskı tarihi:
Ağustos 2016
Sayfa sayısı:
376
ISBN:
9786051850313
Kitabın türü:
Yayınevi:
Everest Yayınları
İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne
bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen
henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı
aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de
etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler.

İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür.
Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.

Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım'ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık.

Hiç işte, hiçbir şey olmadı. Şikâyetçi misin? Değilim Komutanım.

Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı
kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.

Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte...

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, lincin, kıstırılmışlığın romanı.
Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık
okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 519 okur

  • Özlem D
  • Kitap Odası
  • merve tanrıkulu
  • Caner Toptaş
  • Melda Çapar
  • BilgeSevgi
  • Yasin Gültekin
  • Ayşenur Gülük
  • Esra
  • Oğuzhan Aytepe

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.2
14-17 Yaş
%2.9
18-24 Yaş
%21.2
25-34 Yaş
%43.6
35-44 Yaş
%19.9
45-54 Yaş
%2.9
55-64 Yaş
%2.1
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%65.4
Erkek
%34.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%31.1 (66)
9
%29.2 (62)
8
%24.1 (51)
7
%9.4 (20)
6
%4.2 (9)
5
%0.9 (2)
4
%0.5 (1)
3
%0
2
%0
1
%0.5 (1)

Kitabın sıralamaları