8,9/10  (93 Oy) · 
224 okunma  · 
88 beğeni  · 
2.500 gösterim
İnceldiğinde, çeşitli sebeplerle delindiği de olur uykunun. Ne
bileyim, bazen zihnimizdeki sivri uçlu bir hatıra deler onu; bazen
henüz hazmedemediğimiz bir sözün acısı, bazen kolu bacağı
aklımızın dışında kalan bir düşünce yahut bir duygu, bazen de
etrafımızda olup biten, bizim fark edemediğimiz meçhul bir şey deler.

İşte o vakit delinen yerden içerisi görünmez ama dışarısı görünür.
Hakikat oradan gerçekte olduğu gibi görünmez tabii; uykunun sisi yüzünden, kendisinin biraz berisinde yahut gerisinde görünür.

Sise benzemeyen tuhaf bir sisin içindeydi şehir. On dokuzuncu katın hizasında ben gerçeğim diyen bir güvercin kanat çırpıyordu. Binnaz Hanım'ın tombul elleri vardı. Ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa düştü Ziya. Hışır hışır öten naylon şeritler. Te ilerde Suriye! Kaldır başını! Huoop! Yüzü çilli bir çocukluk. Efil efil tüten bir pişmanlık.

Hiç işte, hiçbir şey olmadı. Şikâyetçi misin? Değilim Komutanım.

Kolonya, limontuzu ve su. Bakma öyle karanlıkta Mensur. Aynalı
kahve. Güzel Nefise. Kim o uzaktaki adam? Tufana emanet bir dünya.

Her kötülük, bir iyiliğin içine akıyor işte...

Heba, göz gözü görmez insafsızlığın, doğruya benzemeye muvaffak olan yalanın, utanmazlığın, lincin, kıstırılmışlığın romanı.
Edebiyatın kirişlerini çatlatan büyük bir yazardan yalnızlığın, pişmanlığın, askerliğin, heder olmuş bir ömrün romanı. İpek kadar yumuşak ve ipek kadar sağlam.

Sadık okurları için yeni keşifler sunacak, yeni tanışanları sadık
okurlara dönüştürecek bir Hasan Ali Toptaş romanı...
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ağustos 2016
  • Sayfa Sayısı:
    376
  • ISBN:
    9786051850313
  • Yayınevi:
    Everest Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rogojin 
 10 Mar 23:33 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hakan hocam'ın hediyesi heba'yı bugün okuyup bitirdim. Şu anda ne yazacağımı bilmiyorum. Aslında birşey yazmak istemiyorum, uzun uzun yazabileceğimi sanmıyorum. O kadar moralim bozuk ki. Keşke edebiyat bu kadar gerçek olmasa. Bir yazarın kalemi belki bu kadar iyi olmamalı. Aramıza mesafe koyabildiğimiz, uzaktan bakıp yazıyı, anlatımı, üslûbu rahatça sevip söylebildiğimiz metinler bizim için daha iyi, yani benim için. Meselâ Cortazar gibi. Hatta Faruk Duman. Ama burada heba edilen bütün hayatlarıyla Toptaş'ın karakterleri bize edebiyat hayattır sözünün hoş olsun diye ve şık görünsün diye söylenen bir söz değil, hakiki, gerçek ve damardan edebiyatın aslında hayattan başka birşey olamayacağını gösteriyor. Ve geriye darmadağın olmak kalıyor. Darmadağın ediliyoruz, çünkü, başka birşeyin olması mümkün değil. Güzel söylenmiş, güzel kurgulanmış bir metnin arkasında hayat bize ışıltılarından soyunmuş, böyle gerçek rengiyle görününce, bize kalan da Ziya gibi dağa koşup kapıyı çalmak ve kucağına atılmayı istemek oluyor kapıyı açanın. Kitabın başındaki nerdeyse 60 sayfalık rüyanın ve Sınır bölümünde ülkemizin gerçeği olan askerliğin hakikatiyle karşımıza konulan herşey sadece gerginliği artırıyor; Ziya'nın çocukken vurduğu ve hayali hayatı boyunca yakasını bırakmayan o kuş, rüyada binnaz hanım'ın, askerde nice karakterin ve finalde Ziya'nın ve diğerlerinin gördüğü gibi, zulüm zulüm üstüne, kötülük, iyi ve güzel olmak mümkünken ve öyle görünürken herşey yine de kötü olanı seçmek, o kötülükten haz almak, ve o hazla boğum boğum boğulmak dışında birşey bırakmıyor insana ve insanlar işte bununla yaşıyorlar ve hayatlar da işte bununla heba ediliyor. Çünkü güçlü olmak zorundayız, erkek olmak zorundayız, erkek değerleriyle yaşamak, görev yapmak, inanmak, ibadet etmek, davranmak zorundayız ve bu değerlerle güçsüz olana ancak merhamet ve şefkat gösterirken onun zayıflığı ve güçsüzlüğüne bakıp ancak bunu görebilen ve anlayabilecek insanlarız, çünkü hayat böyle, hepimiz bütün o çocukların ve korkan ve diğerlerine benzemeyen Ziya'nın elindeki sapandayız, kendince bir dala tünemiş hayata bakan bir kuşu öldürmekte sakınca görmeyen ve o kuşun hayatını heba etmekte sakınca görmeyen erkekleriz hepimiz; kuşlar, kuzular ve diğerleri, Ziyalar, Kenanlar, hepimiz dallarımızda zayıf, bitâp, hâlsiz, düşkün, hayata bakmaktayız ve sapanlarıyla güçlülerin ve erkeklerin, birer birer vurulmaktayız. Bu gücü, bu tahakkümü hayatın her alanında bize dayatan hiç bir insan o sapanla ağaçların arasında kuş avlayan çocuklardan farklı değil... bu devran böyle dönüyor, düşen düşene, giden gidene, biten bitene. Zayıf olmak, onlar gibi olmamak, güçlü olmamak, erkek olmamak bir aşağılanma sebebi; oysa insan erkek değildir. Bu kitapta yazar insandan kuşa, gerçekten hayâline, rüyâsına dek bu gerçeği anlatıyor ; bize heba edilmiş hayatları anlatırken yine de bir ümitle hayata tutunmanın bir yolunu söylüyor, elinde sapanlarla ve sopalarla mazlum ve masumları avlayanlara karşı dik olmasa da acıyla karşı duracak bir insan profili çıkarıyor ortaya. Ziyâ, bütün güzelliğiyle ve masumluğuyla o insandır işte.

KörKalem | Halil K. 
 07 Ağu 23:04 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

İşbu inceleme bir KörKalem (N.K) incelemesidir. Sevgili Eşim Halil K. ile uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır. Sevgiler :)

Hayat neden bu kadar acı... Gerçekler neden bu kadar can yakar...
Harikaydı...
Ben ömrümde böyle bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Gözlerimde yaşlarla yazıyorum bu satırları. Bilmiyorum tabiki yaşananların gerçekliği mi beni ağlatan, yoksa aşık olduğum bir yazarın, bir kitabının daha ellerimden kayıp gitmesi mi...

Nasıl bu kadar gerçek yazılabilir ki?

Namı diğer çok katmanlı roman olur kendisi. Bir yerde iken kendinizi başka bir yerde, sonra başka bir yerde buluyorsunuz. Hangisi gerçek hangisi rüya ayırt edemiyorsunuz. Her biten pasajda ayrı bir haz alıyorsunuz. Çünkü o arbededen sağlam bir kafa ile çıktığınızda kendinizi zafer kazanmış hissediyorsunuz. Bu da kitaba çok farklı bir haz katıyor.

Başları çok ağır giden kitabı bir süre sonra elinizden bırakamıyorsunuz, sizi öyle etkisi altına alıyor ki, siz de o bağ evinde Ziya ile beraber yaşıyorsunuz sanki. Besim'le beraber Dayı'ya yemek götürüyorsunuz.
Ziya ve Kenan'la doğuda askerlik yapıyorsunuz.
Komutan sınırda bir insan öldürdüğü için, taburda parti verirken allak bullak bir suratla siz bakıyorsunuz komutanın yüzüne.
Şapşal bir komutanın askerin şapkasına ateş ederken onu alının çatından vurmasına sizin kanınız donuyor. Siz oturup hüngür hüngür ağlıyorsunuz onunla beraber.
20 yaşında bir çocuğun ateş altındayken mermesi bitip korkudan kafayı yemesine ne diyorsunuz peki? Bir şey diyemiyorsunuz değil mi, ben de diyemedim...
O küçücük çocuklara yaptıkları binbir eziyetler, dayaklar, haksızlıklar... Kanım dondu benim. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum... Bu kadar kötülüğün olduğu bir dünya, nasıl bir dünyadır, bu yaşamak mıdır?

Kitapta bir karakter vardı, "Karcı Ali." Yanmış yüreklere kaaar! Yanmış yüreklere kaaar! diye bağırıyordu mahallede. En başında anlamamıştım neden böyle dediğini. Şimdi anlıyorum, kitabı bitirdiğinizde yanmış yüreğinize bir kar ferahlığı isteyeceksiniz. Yüreğiniz yanacak, belki o pamuk pamuk karlar yüreğinize yağsa bile dinmeyecek yangınınız...

Keşke bu kadar gerçek olmasa kitaplar, bu kadar bizden, bu kadar içimizden olmasa... Belki bu kadar içimiz yanmazdı.
Yanmış yüreklerimize kar ferahlığı dilerim.

Şaka mı yapıyorsun? Tabiki tavsiye ediyorum!
Keyifli okumalar dostlar...

Doğan Yalçın 
 16 May 2016 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Hasan Ali Toptaş uğruna " Yazar için Türkçe öğrenilmeli..." sözüne muhatap olan bir kelime dahisidir. Edebiyat çevresinde yazar bir işçidir aslında. Ama öyle bir işçi ki; kelimeleri dillin içinde cımbızla çeken, cümlelerinin başını ve sonunu eline aldığı, dilline doladığı ve bunları yaparken aslında kendisini ve kahramanlarını anlatırken bize edebiyatı,toplumu, hayal gücünü ve yazmayı öğreten bir işçidir. Tüm kelimeleri nasıl böyle yerine oturttuğuna, kelimeleri seçerken ince elleyip sık dokunuşunda gösterdiği çabaya, bu çabanın sonunda meydana gelen cümlelerin büyüsüne, o büyüde aslında dillin sonsuzluğuna, bu sonsuzlukta hayal gücünün katkısına, hayal gücüyle gerçeklik arasında o ince ufuk çizgisine, o ufuk çizgisindeki doyumsuz hazza, hazzın aslında; hayalden, kelimelerden, konuşma dillinden çok daha yüce çok daha ulvi çok daha muteber bir heyecan bir yaşantı bir aşk olduğunu fark edeceksiniz.

Yazarın muhteşem bir dille bu kadar muhteşem bir hayal gücüyle bu kadar titiz bir işçilikle dokuduğu kitaplarında aldığınız tat bir yerden sonra hayret verici bir hal alıyor aslında. Bugüne kadar en zorlandığım kitap yine yazarın başka kitabı olan “ Bin Hüzünlü Haz” kitabıdır. Kitap aslında belki de edebiyattın ulaşılmaz basamaklarının yarısındadır ama Alladin’in kendini bulma çabası o içinde bulunduğu ruh hallini anlatmak bu basamakların fersah fersah uzaklığında yazan yazarların başarabileceği bir şey değildir. Burada yazar aslında kelimelerin ve hayal gücünün tüm olanaklarına değil birazına belki de yazara göre çok azına sahip olurken ortaya neler çıkacağını anlatan en güzel kitabıdır. Edebiyattın sınırsız kelime gücüne ve hayal gücünün doruklarına bayrak dikmese de aslında o bayrağı elinde tutan yazarlar arasındadır bunu kimse inkar edemez. Bugüne kadar o bayrağı eline alan yazarın sayısı sanırım bir elin parmağını geçmiyordur.

Gelelim Heba’ya. Bu kitabı okurken bence elinizin altında bir kalem bir de defter bulunsun. Eğer gerçekten kelimelerin gücünü anlatan, kelimelerin envai çeşitlerinin bir aradaki uyumunu merak eden, beni bugünkü kullandığımız kelimeler tatmin etmiyor diyen varsa buyurun şimdi bu kitaba başlayabilirsiniz. Bin Hüzünlü Haz kitabına göre çok daha sade bir dille yazıldığı muhakkak ama bu kesinlikle ondan eksiktir anlamına gelmiyor. Bu kitapta defterine yazacağınız çok kelime olacak. Daha önce hiç duymadığınız kelimeler, kelimelerin içindeki uyumun ortaya çıkardığı cümle bütünlüğü sizi bir kere daha cümle bilgisine ve anlamaya yönlendirecek ve de yazmaya dair düşünceye sevk edecektir.

Kahramanımız Ziya bir kuş öldürdüğü için vicdan azabı çekmektedir. Bu vicdan azabı hayatındaki her deminde kendisini bir şekilde baskın halle getirip Ziya’nın hayatında yer edinir. Bir rüyada ev sahibi Binnaz hanımın aslında hayata dair derslerini belki de bu vicdan azabından, kendi yaşadıklarından Ercüment beyin kendisine uzanan yardım elliyle okuyucuya ip ucu vermektedir. Binnaz hanımın hayatını yazar elle alırken çok az bir konu sınırları içerisinde; cinselliğe, paraya, ikili ilişkilere, çalışanlarla patron ilişkisini ve tüm bunların toplumla ilişkisini rüya bölümünde yani ilk bölümde bize anlattır. Bu anlatımda aslında büyülü gerçekçiliğin o doyumsuz hazını size en çok hissettireceği yerdir. Ve diğer tüm bölümlerde bunu görmek mümkündür. Aslında beni en çokta şaşırtan bu oldu yani; yazarın büyülü gerçekçiliği bu kadar ustaca kullanması ve kalemine bu kadar yakışması. Daha önce Kaan Murat Yanık ve Hakan Bıçakçı’dan örneklerini okumuştuk ama kesinlikle Hasan Ali Toptaş ile kıyaslanamaz.

Kitap bir çok bölümden oluşmaktadır. Belki de asıl bölüm kitabın Sınır kısmından geçen Ziya’nın yaşadıklarıdır. Bu bölüm belki de askeriyede ki hiyerarşi düzeni bu düzenin içindeki askerlerin üstlerine , birbirlerine , sivil hayata karşı, içinde bulunduğu koşuların harmanlanıp daha sonraki sivil hayatta olan etkisini, etkisinde doğan sonuçları ve vefa borcunu en güzel anlatan bölümdür. Bu vefa sonradan Ziya’yı şehir hayatından koparır taşra ya da köy hayattı dediğimiz bir hayatta hapseder. Hapseder diyorum çünkü insanın olduğu yerde bana sorarsanız ben hürüm, ben tamamen huzurlu bir şekilde hayatımı devam ettirebiliyorum demeleri imkansız. Bu imkansızlığı aslında Ziya ilk kalp çırpınışlarına maruz kalırken hissetmiştir. Kenan’ın yani askerlik arkadaşı, bir yerden sonra aynı hayattı aynı kaderi paylaşan dostunun kardeşidir bu kalp çırpıntısının sebebi. Bu sebep aslında ikisinin de hayattan kopuşlarının direkt olmasa da dolaylı sebebidir. Tabi ki Kenan’ın yeğeni Besim ve annesi Cevriye hanım da etkenlerden biridir. Tüm bu nedenlerden alevlenen köy insanların düşmanlığıyla ve hüzünlü bir sonla bitter kitap.

Kitabı anlatmaya ne sayfalar yeter ne de hafızamdaki kelimeler. Ben söyle bir toparlayayım: Eğer kelimelerin gücüne tanıklık etmek istiyorsanız, cümlelerin içindeki uyumu ve işçiliği görmek istiyorsanız, hayal gücünün sınırsızlığında yüzmek istiyorsanız, büyülü akımın Türkçedeki en güzel örneğini görmek istiyorsanız, farklı kelimeler ve kelimelerin oluşturduğu müzikal ritme kulak vermek istiyorsanız, emek ve alın terinin o tatlı meyvelerin verdiği hazzı duymak istiyorsanız, eleştirmenlerin dünyasında derin iz bırakan bir yazarla tanışmak istiyorsanız Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarına hemen başlayın derim. Ben geç başladım ama hiç kopmayacağım artık gibime geliyor. Ve iyi ki edebiyat, kitap ve de kelimler var dediğim sınırlı yazarlardan biri oldu benim için. Ve bizim edebiyatta ilk üç yazarımın arasında yerini aldı kesinlikle. Şimdi diğer kitaplarının vereceği heyecanı düşünerek bu yazıya son veriyorum. Hepinize iyi okumalar.

mısra 
 30 Oca 23:08 · Kitabı okudu

Hasan Ali Toptaş’ın gerçeklerin ağırlığını olabildiğince hissettirdiği kitabı.

Çocukluğunda öldürdüğü kuşun acısını bir türlü unutamayan ve bu yükü ömür boyu taşıyan Ziya’nın yaşamından kesitlerin verildiği bölümlerde; Ziya’nın yaşamındaki insanlar değişse de değişmeyen insanların insafsızlığı, acımasızlık, utanmazlık, yalancılık, güçlü olanın ezdiği, toplum tarafından heba edilen hayatlardı.

Binnaz Hanım’ın babasının öldürülmesiyle kaybolan hayalleri, gençliği, aklını yitiren annesi, Kenan’a eşi tarafından atılan iftira, ödeyemediği borç, sınırda askerlerin hiç uğruna ölmeleri, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, dövülmeleri, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik, Mensur’a, halka yapılan eziyetler…

Karakterler, olaylar gerçekliği ve duyguları hissettirecek derecede ustalıkla işlenmiş. Kişiler, olaylar belirgin, olayların gelişimini merak ediyorsunuz yine bölümler arası az da olsa belirsiz geçişler vardı -bu da yazarın tekniği sanırım ama okuma bütünlüğümü bozmadı.

Özellikle köy düğününün anlatıldığı bölümlerde yazarın o yörenin kültürüne hakim olduğunu gördüm. Sözcük dağarcığımda bir köşede kalmış yöresel sözcüklere rastlamak benim için sürpriz oldu, yazarı bir parça daha kendime yakın buldum.

Heba insanın varolamayış romanı. İnsanın içine işleyen, bir şekilde sizin de heba olmuş yanlarınızı hatırlatan, içinde canavarların, üniformalı devlerin, güzelliklerin içinde yaşayıp da çirkinleşmiş yaratıkların olduğu.

Birçok konuda çıkarım yapabileceğiniz bu kitabı okumanızı öneririm.

Yazarın bu kitabıyla ilgili söylediklerini eklemek isterim: “ Şunu söyleyebilirim, neticede ben okumak istediğim kitabı yazdım. Kelime varlığıyla, cümlelerinin yapısıyla ve daha başka özellikleriyle öteki romanlarımdan farklı bir romanı.”

insan_okur 
 24 Haz 11:51 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Gölgesizler ile başladı Hasan Ali Toptaş macerası ve Isparta Kitap Fuarında tanışmakla, konuşmakla da devam etti. Sonrasında Kuşlar Yasına Gider ve Bin Hüzünlü Haz okuyunca artık kararım kesindi ve ben bu adamı okumaya hep devam etmeliyim.

Öylesine güzel bir konuşması var ki, bunu yazıya döküp karşı tarafa geçirmek sanırım Toptaş’ın marifeti. Kelimelerle resmen dans ediyor ve bilmediğimiz, unuttuğumuz o kelimeleri, o deyimleri, küfürleri, atasözleri hepsini tekrar bize sunuyor hem de yerel şive ve dille… Yerel dili kullanması okuyucuyu daha da kendine yaklaştırıyor, sevdiriyor ayrıca da şevklendiriyor. Edebiyatı öylesine güçlü kullanıyor ki gerçekten o üzgünlüğü, neşeyi aklınıza gelen tüm duyguları romanda size uyguluyor; böylesine güçlü bir kalemi var.

Heba okumaya başlangıcı biraz sancılı oldu. Önce 1k Bursa Okuma Grubu sayesinde başlangıç yapacaktık ama onlara Hakan Günday çıkınca biraz ertelendi. Yadigar Soydan Hoca ile de beraber okuyacağımız için beklettik. Sonra başka bir isim gökçe türkkan Hanım da beraber okuyalım dedi ve ona da söz verince kıymeti daha da arttı. Ha başladık ha başlıyoruz deyinceye kadar kafadan bir ay geçti. Bu sürece benim düğün ve sağlık kontrol zamanı da girince biraz süründükten sonra bir çırpıda kitabı bitirdik. Çünkü kitap aralarda mola verseniz dahi kopukluk yaşatmıyor size. Anlamadım sanıp, sıkılacağım derken bile bir anda sizi bağlıyor romana Toptaş.

E hadi geç artık şu kitaba da azıcık da kitaptan bahset diyenleri duyuyor gibiyim. Evet başlıyorum… Toptaş’ın kaleminde bir gizem okuduğum her romanında olduğu gibi var. Bir rüya, bir belirsizlik, bir anlamsızlık sizi muallakta bırakıyor. Yani okuyorsunuz ama ne olacak yada ne oldu da ben anlamadım mı acaba ? dedirtiyor. İlk bölümde yani anahtar bölümünden başlayalım. Çocukluğunda kuş avlamaya gidiyorlar arkadaş topluluğuyla ve orada bir kuş vuruyor Ziya ama istemeyerek. Sonrasında öylesine üzülüyor ve vicdan azabı çekiyor ki… Nerede bir kuş görse onu anımsıyor, üzülüyor, yıkılıyor, kendini Heba ediyor. Kaldığı evin anahtarını sahibine teslim etme sahnesinde sadece bir küçük olayı öyle bir anlatıyor ki 2 sayfaya sığdırıyor. Kelimelerle oynayışı gerçekten muazzam. Ziya bulunduğu kentten kaçmak istiyor o yorucu havasından ve kişilerinden. Anahtarı teslim etmeye gidiyor ve bir güvercin görüyor ve ev sahibinin hayatını başlıyor dinlemeye. O kadının da öyle bir hayatı var ki… Zamanın İstanbul’un acılar çekerek başlayan hikaye İstanbul’un ….. ettiği yerde bir arsa satın almakla ve ev kurmakla başlıyor… Karaktersiz kiracıları, kaçırdığı fırsatları, yapmak isteyip yapamadıklarını, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor. Daha doğrusu Toptaş öyle bir anlatıyor ki dinlememek imkansız... Bu hüzünlü hikayeyle giriş yapıyor Toptaş ve geçmişe dönüyor bir anda kapıdan çıkarken…

Eşinin ve çocuğunun bir kitapçıda bombalama sonrası ölümlü hikayesi de beni etkileyen bölümlerden birisi oldu. Orada bir kitapçıya gitmesi onu eşinden ayırıyor ve kentten uzaklaşmasını sağlıyor.

Geçmişe döndüğünde bir bölüm var ki kitabın en uzun ve en can alıcı bölümü “ Sınır “ bölümü… Ziya ve Kenan asker arkadaşları ve aynı birliğe düşüyorlar… Ülkemizde askerliğin ne kadar yanlış, ne kadar kötü olduğunu gösteren öylesine örnekler veriyor ki, gerçekten muazzam… Askerlikte torpilden tutun da dayağa kadar hepsini açık açık yazmış ve hissettirmiş Toptaş. Sınır kaçakçılığı ve saf kişileri ezmek, sınırda nöbet tutmak, akıllarını yitirmeleri, ilkel şartlarda askerlik yapmaya zorlanmaları, küçümseme, alay etme, kuralsızlık, adaletsizlik ne ararsan var. Ne bileyim en çok ben bu bölümü sevdim ve Ziya’ya burada çok üzüldüm. Bu kısım bana romanın isminin “ HEBA “ olmasını en fazla hak ettiği yer olarak da aklımda kalacak. Çünkü öylesine canlar, hayatlar karardı ve bu dünyadan göçtü ki bu kısımda göreceksiniz.

Ve son iki bölümde ise vefanın ne olduğunu öğreneceksiniz, her şeyden ziyade askerlikten sonra Ziya ile Kenan arasında oluşan bu gönül bağının nasıl bir sağlamlıkta ve çok oturmuş bir karakterlilikte olduğunu da kişiye aktarmış. Sonu iftiralarla, dağdaki karartılarla oluşan mükemmel bir son var. Öylesine bir mezarlık var ki dağda tüylerinizi diken diken yapacak isimler orada yatıyor. Mükemmel bir finaldi…
Sonuç olarak
yazarsam askerlikten sonra sivil hayata geçen Ziya’nın bu hayata tutunamayıp tekrar Kenan’ın yanına başka türde sivil hayata tutunmasını ele alan bir eser. Yazarın ismini ve tarzını çok çok iyi hissettirdiği, bölümler arası gizemli geçişler kullandığı, edebiyatın gücünü ve kelimeleri raks ettiğini hissettiğiniz, fantastik ve gizemli öğeler yahut düşünceler içeren, kitabın aldığı ödüllerin hakkını verdiğini hissettiğiniz (2016 FT/Oppenheimer Finalisti, 2013 Sedat Simavi Roman ödülü) gerçek bir şahane eser.

Askere gidip sınırda görev yapanların mutlaka okuması gerektiği ve bu görevi yapmayanların da tam tersine daha sonra okuması gerektiğini düşünmekteyim. Toptaş okuyun ve okuyun, ülkemizde yerli yazarların arasında gerçekten ilk 5’e girecek yazarlardan bence. Rahatlıkla tavsiye edeceğim bir eser. İyi okumalar diliyorum.

Yasemin Bektaş 
04 Ara 2016 · 9/10 puan

Öncelikle yazarın kelimeler için verdiği değere, gayrete hayran kalmamak mümkün değil. Kitabı okurken elbette konunun içindesiniz fakat o kelimelere giydirilen kıyafet, yüklenen anlamlar gerçekten daha çok etkiliyor.Kitapta diyaloglar oldukça az, betimleme ve anlam aktarmaları fazlaca hakim olmasına rağmen gayet akıcıydı.
Heba; delinmiş bir uykunun ve onu bulanların hikayesi...deniliyor. Çok doğru.Hayata tutunamayan Ziya ve arkadaşının hikayesi iken diğer tarafta delinmiş bir uykuyu bulamayanların da hikayesi. Yazarın ilk okuduğum kitabı Kuşlar Yasına Gider idi. Orada da yazar kelimeleri dize getiriyordu ama Heba'da ki sonun algıya açık bir şekilde bitirilmesi çok hoşuma gitti.Özellikle ilk ve son bölümleri beğenerek okudum.
Hasan Ali Toptaş ile tanışanlar zaten biliyordur kullandığı dili, betimlemeleri, kelimeleri irdeleyerek sanatını icra ettiğini. Fakat herkese önerebileceğim bir kitap değil kesinlikle. Bu kitap çok güzel kesinlikle oku diyemem. Hele ki uzun betimlemelerden, anlam aktarmalarından yorulan kişilere öneremem. Ama bir çocukluk hatırasına süzülmek isteyen, vicdanı, merhameti, minneti, arkadaşlığı okumak isteyene tavsiye edebilirim.

mehmet pak 
19 Oca 21:02 · Kitabı okudu · 10/10 puan

İktidarlarını sağlamlaştırmak için binbir türlü oyunlarla halkların kanını akıtmaktan saniye tereddüt etmeyenlerin, rant için gözlerini bile kırpmadan kan akıtanların , bir kaç dönüm toprak için kardeşin kardeşi vurduğu bu dünyada Ziya 'yı gerçek hayatta aramaya başladım hata mı ettim ? Çocukken bir kuş öldürdüğü için yıllar boyu vicdan azabı çeken bir insanın varlığını her halde sadece kitaplardan okuyabileceğiz. Hangimiz o yaşlarda elimize sapan alıpta kuş avına çıkmadık ? Hatta vuramadığımız için üzülürdük. Eğer o taşlardan biri avına çıktığım kuşlardan birine isabet etseydi kendimi asla affedemezdim. İyi de bunu anlamak için bu kitabı okumak mı gerekirdi ? İnsan olmak için !

Anahtar bölümünü okuyunca bir an rahmetli baba annem aklıma geldi. Tek katlı müstakil evimiz vardı hep anlatır dururdu biz derelerden su çekerek , şuradan buradan toprak sırtlayarak bu evi yaptık derdi. Çokta ilgimizi çekmezdi anlattıkları. Aman nene yapmıssınız işte. Keşke yaşıyor olsaydı da bu kitabı okuduktan sonra günlerce aylarca en ince detayına kadar dinleseydim ne bedeller ödenerek yapıldı bu ev. Gerçi evde kalmadı ya müteahhite kat karşılığı verilip hazıra kondu babamlar. Sabah uyanıp her gün yanından geçtiğim taş binalar ,tek katlı evler, apartmanlar hiç bu kadar anlamlı gelmemişti bana.Durdum baktım .Baktım durdum. Beş dakikalık yol oldu bana yarım saat. Dıştan bakıyorsun taştan yapılmış bir bina.

Aman '' Sınır ''okumayın diyeceğim. Hele askerliğini yapmış olanlar, Hasan Ali askerliğinizi size tekrardan yaptıracaktır. Şöyle kahramanlar gibi pof poflanarak gönderildiğimiz asker ocağında acaba düşmanın elinde olsaydım bu kadar aşağılanırmıydım sorusunu hangimiz sormadık ? Kesin bu komutanı gece karısı yatağına almamıştır ,sabah gelip acısını bizden çıkarıyor diye hangimiz sitem etmemişizdir? Hatta sadece askerlerden değil de köy halkından da acımasızca çıkarıldığını okuduğunuz satırlarda eminim sizlerinde bedeni benimkisi gibi tir tir titreyecektir. Arkadaşlar Hasan Ali Toptaş bunu bütün eserlerindemi yapıyor; atıyor ortaya bir söz al yorumu sana kalmış. Sınırda kaçakçılar yakalandı .Beş on kutu kaçak çay .Ülke ekonomisine büyük bir darbeyi engellemiş olduk aferin aslanlarım derken.Bunu şöylemi yorumlayın diyor ;memlekette altın kaçakçılarının ülke ekonomisine vurduğu darbeyi görmeyenler, beş on kutu kaçak çay için canını hiçe sayanları ülke ekonomisine darbe vurmakla suçluyorlar. Bence kesinlikle böyle bakmamızı istemiştir. Kusura bakmayın olur mu ? Siyasi bir propaganda yapmadan olmaz. Bunu zaten Hasan Ali 'de söylemiyor mu ? İllede slogan mı atmak gerekir . Şöyle düz yazıyı masallaştırarak edebiyat tadında propaganda yapılmaz mı ? İşin latifesi bir yana bu bölümde hepimizin bildiği ,gördüğü ,ama bir türlü kabullenip dile getiremediğimiz bir çok gerçeğin , Kenan ile dostluklarının , fedakarlıkların ,ihanetlerin , alçaklıkların, kahramanlıkların, satılmışlıkların kalemi olmuş Hasan Ali. Kitabı okuyup bitirdikten sonra her halde 140 sayfa kadardı bu bölümü tekrardan okudum. Gerçi o kadar çok yer var ki tekrardan okunacak.

Hasan Ali toptaş 'ın kelime hazinesinin büyüklüğünü ,Hakan hocamın bir yorumunda okumuştum.O da başkasından duymuş. Bilmediğimiz bir çok kelime ile karşılaşabiliriz. Bu aslında Hasan Ali 'nin köy hayatını ,kasaba hayatını çok iyi biliyor ve tanıyor olmasından kaynaklı olsa gerek. En azından bu kitap için .
Maden ocağında çalışan bir işçinin alın teri kadar değerli bu kelimeler işlendikçe cümleleşip beyninize ve yüreğinize akarken , kimi zaman göçük altında kalmış bir işçiye duyduğumuz yürek sancısı ,kimi zaman taksimde sloganlaşan direniş marşları gibi keskin , kimi zaman Güney Doğuda haritadan silinmiş ilçeler kadar sessiz ,kimi zaman Kayseri 'de patlayan bombalar kadar gürültülü ve acımasız olabiliyor. Ben bunları çok derinden hissedebildim.

gökçe türkkan 
 20 Haz 09:23 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Okurken ciddi manada keyif aldığım, beni hayal gücünün değişik atmosferlerinde gezdiren, düşündüren usta yazar Hasan Ali Toptaş yolculuğum, Heba ile devam etti ve diğer eserleriyle de devam edecek. Okur arkadaşım Kemal bey insan_okur ile okumaya başladık, kendisi de Hasan Ali Toptaş severlerden biri. Açıkçası onun da incelemesini merak ediyorum. Konusuna geçmeden önce, diğer iki kitabına göre (Uykuların Doğusu ve Sonsuzluğa Nokta) okumakta en hızlandığım ve dil, anlatım olarak en anlaşılır olanı idi. Okumayı düşünenler Heba'dan başlayabilirler.

Kitaba bayıldım! Evet tek kelimeyle anlatsam bayıldım sözcüğü tüm duygularımı toplamış ve olağanca ışığıyla yansıtmış olur. Harika bir eser yazmış Hasan Ali Toptaş. Onu ne zaman okusam, o duyduğum etkiyi yaşamaktan son derece memnun kalıyorum. O kurgunun içine bir şekilde dahil olmaktan, karakterle birlikte gülüp üzülmekten, olaylara yön vermek isteyip, kendimi düşünmekten alamayan ben, işte bu diyorum, kitap bu, yazmak bu, yazar demek bu!..

Eserde hikayeler ve karakterler yazarın tarzı olarak sanırım artık onun tarzı hakkında bir görüş bildirebilirim, içiçe ve düş dünyasının olmazsa olmazları. Rüyalar, fantastik görüntüler, hayalken gerçek olanlar, gerçekken hayale dönüşenler. Anahtar bölümüyle başlayan kitap, Ziya anahtarını ev sahibine teslim edip, oradan, bulunduğu kentten kaçma telaşında bir adam portresi çiziyor. Anahtar sahibi Binnaz hanım karakterinin hayatı mercek altına alınıyor. Kaçırdıkları, yapamadıkları, kırgınlıkları, pişmanlıkları anlatılıyor. Ziya bunların hepsini dinlemek zorunda kalıyor.

Daha sonraki bölümlerde geri dönüşlerle hikaye anlatılıyor. Ziya'nın yaşadığı tüm olumsuzluklar, karısını ve çocuğunu bir AVM'de bomba patlamasıyla kaybetmesini, çocukluğunun canını en acıtan hatırası bir kuşu öldürüşünü, askerlik arkadaşı Kenan'ın köyüne yerleşmesini, Suriye sınırında yaptığı insanın okurken kendini iyi hissetmediği askerlik dönemini...

Sınır adındaki bölümde Ziya'nın askerliği anlatılmış, ama ne askerlik! Okurken kendimi öyle harap hissettim ki, ancak görüp, yaşayan biri bu kadar net anlatabilir, yazabilir diye düşündüm. Psikopat komutanların eziyet etmesi için çok birşey aramadıklarını, bazen soluk alman bile onlar için dayak nedeni olabildiğini okudum. Ziya'nın asker arkadaşlarından birinin dediği gibi, malesef hiçbir zengin çocuğu sınırda asker olmuyordu. Olanlar hep gariban, yoksul takımı. Bit istilası, yenmeyecek yemekler, tuvaletten bozma bir yerde konserve kutusuyla yıkanmak, her an çatışma, silah sesleri. Bunları okurken Ziya'nın yaptığı gibi olanlara dayanabilmek için kolonya içmek istiyor insan!

2013 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü alan eser, son bölümlerde Ziya'nın arkadaşı Kenan'ın köyüne yerleşmesini ve burada yeni bir hayat filizlendirmesini konu alıyor. Ama Ziya'nın düşledikleriyle, köyde olanlar geçmişinde yaşayamayıp heba olan hayatını ona bir kez daha hatırlatıyor. Kitabın sonunu okurken, heyecanım da merakım da tavan yapmıştı. Çok sarsıcı bir sonla bitti. Bu harika kitabı, yazara yeni başlayacaklara kesinlikle tavsiye ederim. Ben bir kez daha büyük ustayı alkışlıyorum!!

Selman Ç. 
07 Şub 11:39 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitap beni aşırı derecede etkiledi. İlk olarak mutlaka ve mutlaka okumalısınız diyerek söze başlamak istiyorum.
Okumak isteyenler için kitabın dili ile ilgili ön bilgi vermek gerekirse; Hasan Ali Toptaş’ın diline az çok alışmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki; bu kitap, diğer kitaplarına kıyasla son derece yalın bir dille yazılmış. Çok rahat bir şekilde okuyabilirsiniz. Konu olarak da akıcı olması ve merak uyandırması da sizi kitabın içine biraz daha fazla çekiyor. Eğer vakit kısıtlamam olmasaydı çok kısa bir sürede bitirirdim kitabı o derece akıcı.

Bir şekilde HEBA olan hayatların hikayesi.

Binnaz Hanım, Ziya, Kenan, vs. bunlar dünyaya geldikten sonra hayatları bir şekilde heba olmuş kişiler. Bir de daha dünyaya gelemeden heba olmuşlar var. Örneğin Ziya’nın çocuğu ve buna benzer niceleri.

Kitap muazzam bir şekilde başlıyor.
Bir kiracının evden çıkarken ev sahibine anahtarı teslim etmesi ne kadar uzun olabilir ki diyorsanız hemen söyliyeyim tam 57 sayfa okudum bu hikayeyi. Çok büyük keyif aldım.
Binnaz Hanımın hikayesini okurken içiniz adeta cız edecek. O evlere sahip olmak için nelereden vazgeçildiği, nelerden taviz verildiği, hangi hayatların nasıl heba olduğunu görüyorsunuz. Bu hikayeyi okurken aklıma Annem ve Babam geldi. 80’li- 90'lı yıllar arasında kitaptaki gibi tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez bir yerden arsa almışlar. Şu anda hamdolsun şehirde başımızı sokacağımız bir evimiz var. Ama tabi o günlerde yaşananları, hangi şartlarda alındığı, nelerden taviz verildiği, nelere boyun eğildiği sanırım bu kitaptan sonra daha da bir anlam kazanıyor, daha da bir düşündürüyor insanı.

Binnaz Hanımın hikayesinden sonra tamamen Ziya karakterinin hikayesine geçiş oluyor. Aslında hep bir dönüş bekledim. Dönüş derken; okurken hep aklımda acaba bu hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. Gerçek mi değil mi orasını okuyarak görün :) Artık Hasan Ali Toptaş okurken böyle durumlara hazırlıklıyım.
Ziya'nın hikayesi de Binnaz Hanımın hikayesi gibi iç burkuyor. Çocukken bir kuşu vurması ve bunun ömrünün boyunca içinde vicdan azabı olarak büyümesi ve nereye gitse ne yapsa onunla gelmesi.

Bir bölümde anlatılan düğün sahnesi sanırım yazarın kendi memleketi olan Denizli'de geçiyor. Orada anlatılan adetler, yapılan etkinlikler, yemekler falan. Orada yapılan keşkeğin kokusu adeta kitabın içinden çıkıp bütün vücudumu sardı. Uşak'ta okuduğum içinde pek yabancısı değilim. Ayrıca bir sayfada kuru fasulye tarifi vardı muazzam :)
Evet devam edelim incelemeye;
Hangimiz Ziya gibi şehirden kaçıp yalnızlığa kavuşmak için bir bağ evi veya başka bir yere kaçıp gitmek istemiyoruz ki. Ama tabi yaşanılan hayattan kaçmak istesek de o bizi bırakmıyor bu çok açık bir şekilde belli oluyor. Ziya’nın hikayesinin bir bölümünde iç burkan ve bizimde maalesef hiç yabancı olmadığımız bir olay yaşanıyor. (Avm içinde yaşanan terör olayı)

Ziyanın şehir hayatını bırakıp askerlik arkadaşı olan Kenan’ın yanına gidip bir bağ evinde yaşamasıyla hikaye devam ediyor. Ziya şehirden uzaklaşsa da içindekiler onunla birlikte geliyor.
Yazarın da Denizli’nin Çal ilçesinde bir köyde doğup büyümesi ve kitapta anlatılan köy ve bu köyde yaşananlar kendi yaşadığı yerlerden izler taşıyordur muhakkak. Köy yaşamının hem güzelliği hem de “kötülüğü” açıkca anlatılıyor.

Ve can alıcı bölüm olan “Sınır”

Şimdilerde daha da bir anlam kazanan Suriye sınırında geçen askerlik anıları Ziya’yı daha da anlamamızı sağlıyor. Askerliğini yapmış biri olarak anlatılanların bir kısmını bizzat görüp, diğerlerini görmesem de; gördüklerimin referansıyla var olduğuna ve kesinlikle yaşandığına eminim. Çatışmalar, korkular, acılar, ölümler kitap olarak okusak da bu bölümde gerçeğe dönüşüyor bizim için. Ölü Zaman Gezginleri'nde geçen “Yabu” hikayesine de atıfta bulunuyor yazar. Okuyanlar bilir o hikaye de sınırda geçiyor. Okurken Hasan Ali Toptaş’ın nerede askerlik yaptığını araştırdım ama bulamadım. O kadar gerçekçi bir anlatımı var ki.

Bu bölümde şu alıntı
“Banyosu ve tuvaleti olmayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkum eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstehak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah'ın kulu varsa, çıksın söylesin. Canımızı sınıra serip bütün gece nöbet tutuyoruz değil mi, hatta sabahleyin sis çökmüşse o dağılana kadar mevzileri terk etmiyoruz ve neticede anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getiriyorlar ama şu yediğimiz yemeğe bak; yemek demeye bin şahit lazım! Su desen ona keza, yılanlarla, kurbağalarla, sülüklerle, böceklerle birlikte, her gün şu kuyudan çektiğimiz yeşil ve yaşlı suyu içiyoruz! Hele şu yıkandığımız yere bak, insaf, burada köpek bile yıkanmaz yahu!”
çok şeyin özeti gibi. Bu konuda yazacak, söylenecek o kadar çok şey var ki ahhh ahhh...
Gerek dili, gerekse anlattıkları bakımından her okuduğumda yazara bir kez daha hayran oluyorum. Bu kitapta sanki anlatılan konular biraz daha ön plandaydı.
Neyse bu kitabı okuyun, okutun arkadaşlar çoğu şeye ışık tutacaktır.

Rıfat ÇELEBİ 
 11 May 16:52 · Kitabı okudu · 20 günde · Beğendi · 8/10 puan

Askerlikte başlayan sıkı bir dostluk...Hayatı boyunca Ziya'nın peşini bırakmayan kuşun ahı... Bu ahı iki dosta pay eden kader...Dostların benzeşen acıklı sonu... Ege'den Güneydoğu'ya uzanan gerçekle rüya arası bir silsile... Toprak damlı evler, sıcak ekmek kokuları, çocuk sesleri, at arabaları, kırmızı biber dizileri, trenler, kaçakçılar, köyün delileri... Aklı gevşeklerin ağzından konuşan hayat... İçlerindeki canavarla hesaplaşamayan insanlar... Yitip giden canlar... Heba olmuş ömürler...
Hasan Ali Toptaş çizgili yüzlerin ve derin bakışların arkasında yatan hayat hikayelerini günyüzüne çıkararak insanın anlaşılması gereken bir kitap olduğunu bizlere birkez daha hatırlatıyor. Kaderin ne zaman ve nerde karşımıza çıkaracağını bilmediğimiz mucizeleri insanı olduğu yerden alıp bambaşka yönlere savurması hayat hikayelerini daha ilginç ve çekici yapıyor. Okur kaderin meyhanelerden köşklere,yokluktan varlığa, şehirden köye savurduğu insanları okudukça kitabın bir noktasında kendi hayatına temas ediyor. Hasan Ali Toptaş'ın başarısı seçtiği sıradan karakterlerle okurun kolay bağ kurabilmesinden kaynaklanıyor sanırım.O içinde bulunduğu toplumu ve insanı iyi okuyor ve anlatılarına yansıtıyor. Karakterler öylesine sıradan,öylesine samimi, öylesine gerçekçi ki okuru can alıcı bir şekilde yakalıyor. Bu kitapta iyi görünen insanların kötü bir yanlarının; kötü görünenlerin iyi bir yanının olduğunu gözler önüne seriliyor; bu haliyle insan ne tam bir melek, ne de tam bir şeytan...Kah meleğe kah şeytana dönüşen taraflarıyla insanların ikiyüzlülüğü ortaya konuluyor. Aynı zamanda şehirlerin boğuculuğu ve samimiyetsizliği eleştiriliyor. Yine bu kitabın satır aralarında da ölüm, anne-baba sevgisi, arkadaşlık, dostluk, sıla hasreti gibi konular işleniyor. Ülkemizin terör ve kaçakçılık gibi yaralarının kabuğunu kaldırılıp yeniden kanatılıyor. Halk arasında yaygın batıl inançlar ve mistik olaylar var. Hala yaşlılardan veya kırsal kesimde duyabileceğimiz unutulmaya yüz tutmuş kelimeler ve gelenekler kitabın satır aralarında hayat bulmuş.
Harcanacak zamanın heba sayılmayacağı bir kitap, okunulası...

4 /

Kitaptan 153 Alıntı

Ahmet 
18 Ağu 09:44 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"İnsan içindeki canavarı öldürürse çöle dönüşür."
(Hulki Dede)

Heba, Hasan Ali ToptaşHeba, Hasan Ali Toptaş
KörKalem | Halil K. 
06 Ağu 10:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

İnsanların kaderi hep aynı el tarafından, hep aynı mürekkeple yazılmıştır.

Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 169 - Everest Yayınları)Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 169 - Everest Yayınları)
Ferah 
19 Şub 2015 · Kitabı okuyor · İnceledi

"İnsan yandığı vakit yürek gövdenin içinde değildir de, gövde yüreğin içindedir belki...''

Heba, Hasan Ali ToptaşHeba, Hasan Ali Toptaş
zebercet zengin 
08 Ağu 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Gökyüzü bile insana daha yakın, baksana, elimizi uzatsak dokunacağız sanki.

Heba, Hasan Ali ToptaşHeba, Hasan Ali Toptaş
Ferah 
19 Şub 2015 · Kitabı okuyor · İnceledi

''...İyi görünmek için gerekli olan malzeme gerçekten kötülük müdür bilemiyorum ama, şu yeryüzünde kötüler bazen iyilerden daha iyi görünebiliyorlar...''

Heba, Hasan Ali ToptaşHeba, Hasan Ali Toptaş
Ahmet 
18 Ağu 17:20 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Artık bir artı bir, eşittir iki sadeliğinde yaşamak istiyordum."

Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 147)Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 147)
Nisa Nur 
31 Tem 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Ben hayatın uzak ve yorucu bir köşesine hızla gidip gelmiş gibi oldum bir bakıma. Ardından da tuttum, zaman denilen büyük silginin himmetine sığındım."

Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 116)Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 116)
Ahmet 
18 Ağu 22:40 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"Kader çizgisi dediğimiz çizgiyi bön bön seyretmeyin, önünüze çıkan fırsatlara dört elle sarılın."

Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 220)Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 220)
KörKalem | Halil K. 
07 Ağu 09:36 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Teğmen öküz, bugün dayak atan komutan da hayvan diye bağırdı bana. Karargahtaki subay da it dedi. Bu fukaralar insanı yüce, hayvanı da aşağılık bir şey sanıyorlar.

Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 223 - Everest Yayınları)Heba, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 223 - Everest Yayınları)