“Gelecek, geçmişin bok yemesinden başka bir şey değildir zaten biliyorsunuz; ne yaparsak yapalım, bir mucize olmadığı sürece bu gerçeği asla değiştiremeyiz” (Hasan Ali Toptaş, Heba, 2013, s.48)
Heba… Heba kelimesi sözlükte, “hiçbir işe yaramadan yok olma, boşa gitme” şeklinde geçer. Etimolojisine baktığımızda, Arapça "toz, havada uçuşan toz zerresi” anlamına geldiğini görürüz. Hasan Ali Toptaş da, Heba’sında boş yere yok edilen hayatları anlatır.
Hasan Ali Toptaş, 2013 yılında yayımlanan Heba adlı romanında farklı insanların hayatlarının nasıl heba olduğundan bahseder. Gölgesizler, Uykuların Doğusu, Bin Hüzünlü Haz gibi önceki kitaplarından dil ve kurgu açısından ayrışıyor Heba. Dilin kullanımı önceki romanlarındaki gibi ilk göze çarpan nokta olmasa da sadık bir okur –yazarın kim olduğunu bilmese bile- Heba’nın “bir Hasan Ali Toptaş romanı” olduğunu tereddütsüz anlayacaktır. Benzer bir farklılık kurguda da karşımıza çıkmaktadır. Önceki romanlarından, okuru içine çekme ve anlatımın açıklığı açısından ayrışmaktadır. Nerede başladığı, nasıl ilerlediği ve nerede noktalandığı bellidir. Ama bu, anlatılan hikâyenin satır aralarındaki göndermelerin, güçlü psikolojik çözümlerin, rüyaların, bilinç- bilinç dışı gibi soyut yapıların ve ölüm, evlilik, çocukluk gibi daha görünür süreçlerin ilk okumada tamamen anlaşılabileceği anlamına gelmemelidir.(alıntı)
Her şey bir kuşu istemsizce öldürmesiyle başlıyor. O kuş sanki farklı farklı kılıklara girerek bir ömür yakasını bırakmıyor ve o kuşun lanetiyle yaşıyor Ziya. Ara ara karşılaştığı yüzlerde, canlılarda o bakışları görüyor hep. İnce bir çizikle oluşmuş derin bir yara gibi dışı kapansa da içi hep yaralı kalıyor.
Sadelik ve karmaşayı nasıl bu kadar içiçe verebildiğine hayret ediyorum bazen.
Yine romanda en beğendiğim