Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
228
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752934344
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Kayboluşların romanıdır bu. Bir köyde durup dururken kaybolan insanların romanıdır. Bir görünüp bir kaybolanların.
Hayat da bir oyun değil midir zaten? İnsanoğlu da bir görünüp bir kaybolmaz mı bu dünyada? Bir boşluğu doldurur, kim biçtiyse o yeri, o kadarını doldurur işte...
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş'ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandığı kitabı. Cıngıllı Nuri'nin ruhum daralıyor diyerek çekip gitmesiyle başlıyor. Nuri köyün berberidir, ardında kalan karısı, üç çocuğu ve köyün muhtarı yıllarca arar onu. Ve o kayboluşun gizi çözülemez asla. Roman bu kayboluşla başlayıp,başka kaybolmalarla sürüp gidecektir. Güvercin, yok olacaktır sonra. Gelinlik çağda bir genç kızdır o. Yeni berberin çırağı, tıraş bıçağı almak için çıkacaktır dükkandan ve dönmeyecektir. Kaybolmak ile var olmak arasındaki ilişkidir sorgulanan... Her kayboluş bir var oluş ispatı, her varoluş bir kaybolma ihtimalidir belki de. Hasan Ali Toptaş, gerçeküstücülüğe yakın duran olağanüstü anlatımı, zengin dili ve şaşırtıcı olduğu kadar zorlayıcı kurgusuyla müthiş bir edebiyat eserine imza atıyor. Çok güçlü bir roman olan Gölgesizler de toplum ve birey üzerine düşünmeye çağırıyor.
256 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bu kitaba (ve filme) inceleme yazabileceğimi hiç düşünmemiştim. Zaten edebiyat ile profesyonel olarak ilgilenmiyorum, terimleri falan da bilmem açıkçası pek. Hangi teknik ile yazılmış gibi yorumlar da getiremem zaten. Hatta kitaptaki birçok şeyi yanlış değerlendirmiş bile olabilirim diye düşündüm kitabın ardından filmin de sonuna gelince. Yalnızca bir ‘yok artık’ döküldü dilimden istemsizce.
İşte böylece zaten yazılmış onca güzel inceleme var diyerek kendimce inceleme konusunu kapatıp bir kahve yaptım. Daha kahvenin sonuna bile gelmemiştim ki son zamanlarda içimde sakladığım ne varsa anlatmaya koyulduğumu fark ettim yanımdaki arkadaşıma. Oysaki onca zamandır sarıp sarmalamış, en içimde hapsetmiş sanıyordum kendimi. Çok da iyi saklıyordum onları orada; nasıl oldu da öyle kolayca dökülüverdiler hiç anlamadım. Konunun içimden uğurlayamadığım gidenlerime geldiğini fark ettim kendi şaşkınlığımın içindeyken. Hani hepiniz bilirsiniz; bazen sevgili, bazen dost, bazen anne babası bile gider insanın. Yalnızca bakakalırız arkalarından. Ne zaman dönecekler, dönerler mi dönmezler mi, dönerlerse aynı mı kalırlar merak içinde bakar dururuz uzakta kıpırdayan her noktaya. Hatta bazen öyle uzaklara gitmezler de yine bir adım ötemizde olurlar; lakin sıradağlar ardına saklamışlardır kendilerini, ulaşamayız. Belki de bütün bunlardan çok ‘neden’ gittiklerini merak ederiz. Biraz da korkar mıyız acaba, alacağımız tek cevabın ‘içim sıkılıyor’ olmasından?

İşte o an fark ederiz belki de bu hayatın yazarının biz olduğumuzu. Adı olmayan bir kentte, yazı masamızda otururken karşıdaki boş dükkâna bakar hayallere dalarız. Bir berber dükkânından başka bir berber dükkânı yaratırız kendimize. O dükkân paralel bir evrene açılan kapımızdır artık bizim. Oradan bir koku gelir bir gün; kayıp kokusu mu dersiniz, korku kokusu mu, ölüm kokusu mu bilmem. Kokulardır zaten zamanda ve mekânda yolculuk yaptırabilen. O kokunun peşine düşer de kahramanlar yaratırız kendimize. Kimisinin adı yok, kimisinin cismi, hiçbirinin ise gölgesi olmaz. Kâh kaybederiz onları, kâh yeniden kavuşuruz. Ölümlerine ağlar, intikamlarının peşine düşeriz. Belki de tam o nokta bütün bunların tamamen zihnimizde olduğunu fark etme zamanımızdır. Ancak öyle kurtarabiliriz kendimizi o boynumuzdaki ipten. Aslında hiç olmadıklarını; yalnızca düşlerimizden ibaret olduğunu anlamak kurtaracaktır bizi. Yalnızca biz hâlâ anıyoruz diye varlar.

Son zamanlarda oradan buradan birçok bahane ile gün yüzüne çıkmaya çalışan içimdeki köyün sakinlerini anmış oldum bu sayede. Evet, benim içimde de var bir çınar altı kahvesi. Nedensiz gidenlerimin hepsi oturmuş tekrar onları hatırlamamı bekliyorlar.
256 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
Hasan Ali Toptaş, benim için belkilerin yazarı. Uzun uzun yaptığı betimlemelerini “ya da” kelimesi ile sarsan ama esas olarak “belki” kelimesi ile yazdıklarını yıkıp deviren, okura yeni bir düşleme sahnesi veren ama yıkması ile aslında yıktığını da kuvvetlendirebilen bir yazar. Okuduğum kitaplarında fark ettim ki Hasan Ali Toptaş “belki” kelimesini çok kullanıyor. Kitaplarında da varlık ve yokluk sorgulanırken, varoluşçuluğun içinde yüzülürken hiç şüphesiz ki kalemine en çok yardımcı olabilecek kelimedir. Kararsızlık belirtisi olarak kullanılır “belki” kelimesi ama kişiyi özgür bırakan bir yanı da vardır, o kadar özgür bırakan bir kelimedir ki özgür bırakırken de kendisine muhtaç da edebilir, kendisini tarif ederken bile kendisini kullanma isteği duyar. Var ve yok arasında kalan, bir taraftan bekleyene, arayana hatta isteyene olumlu ışık yaktıran kelime iken diğer yandan da bunların beklenilmesine izin vermeyen, bunları düşündürtmeyen bir kelimedir, kim bilir belki de bunların hiçbiri olmayan, sadece çıkan kişinin ağzına göre evetliğinin, varlığının, hayırlığının ve yokluğunun değiştiği, belirtildiği kelimedir.

Gölgesizler ise “belki” kelimesine yakışır cinsten arayışın, var ile yokluğun zaman mekân ilişkisi ile beraber sorgulandığı hatta belki de tartışma konusu olduğu bir eser. Eğer ki kelimelerin gücünü seviyorsanız bu kitap kelimelerin tüm gücünün gösterildiği, kelimelerin çeşitlerinin verildiği ve bu çeşitlerin senkronize şekilde birbirine uyumunun da verildiği bir başyapıt. Postmodern bir kitabın hiç şüphesiz usta işi bir örneği Gölgesizler. Usta işi bir kitap olduğu kadar da, roman tekniğinin bilinenin aksine daha doğrusu alışılmadık şekilde sergilendiği, kelimelerin kendi içinde dans ettiği ya da kımıldamadan bir nizamda durduğu “belki de” bunların hiçbirisinin olmadığı ve kendi başlarına Toptaş’tan aldıkları ilham ile bir araya geldikleri bir roman. Bin Hüzünlü Haz’dan sonra da bu kitapta aynı şeyleri düşündüm. Eser içinde kelimeler sanki birer canlı. Kelimeler okura komutlar verip bizleri bir yere çekiyor gibi olsalar da bir “belki” ile, bir “ya da” ile sonradan tamamen rotamızı değiştiriyorlar. İşte bu kısımlarda Hasan Ali Toptaş’ın büyüsünün etkisi altına giriyoruz. Büyü diyorum çünkü kitapta bir büyülü gerçeklik de vardı, zaten kitap ortalara gelmeden bana Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını anımsattı. Bu kısımlarda kimi masallardan, kimi efsanelerden enstantanelerin gözlerinizin önünden geçtiğini hissedeceksiniz. Sanki bu iki güzel roman da aynı telden birbirine benzer notaları çalıyorlar gibi. Biri direkt zihnin hayali ve gerçekliği gibiyken diğeri ise zihnin içindeki hayalin gerçekliği ve hayali gibi.

Bir köy romanı, taşra romanı da diyebiliriz çünkü bir köyde olan çoğu konular romanın içinde de mevcut ama gerçek manada da bir köy romanı değil Gölgesizler, köy romanlarında olan klişelerin hiçbiri yok Gölgesizler’de. Aksine farklı anlatım tarzı, büyülü kurgusu ve şiirsel dili ile edebiyatımızda kendine ayrı bir köşede yer edinebilecek düzeyde bir eser. Bir puslu atmosfer de var kitabın içinde, köy yeri vs. olsa da kitap zihinde renkli olarak canlandırılamıyor, her bir betimleme okudunduğunda, her bir diyalog okunup düşlendiğinde pus tamamen zihne etki ediyor ve o görüntüyü renksizleştiriyor.

Muhtar diyor ki, her şeyin bir iz bırakacağına inanıyor, ona göre izsiz bir şey de olamaz zaten. Kuşların bile kanat çırpıp gökyüzünde süzülüşünden sonra bir iz kalır, çıkan her bir sözcükten sonra dişte bir iz kalır, her bir bakışın da yüzünde iz kalır. Ya bu aniden kayboluşlarda, habersiz gidişlerde değil iz, arkamızda gölgemiz bile kalmıyorsa. İzsiz olunduğu gibi gölgesiz de olabiliyorsak. Muhtar yanılıyor olabilir mi acaba her bir şeyin izi var derken. Muhtar yanılıyor diyemezsek de Hasan Ali Toptaş cümleleri ile, cümleleri oluşturan kelimeleri ile bizleri belki de yanıltıyor. Zaman ve mekânı bize veriyor görünse de, sayfaları çevirdikçe aslında vermediğini algılıyorsak. Açtığımız ve okuduğumuz her bir yeni sayfa önceki sayfanın izini ve gölgesini yok ediyorsa da muhtar gibi her bir şeyin izi vardır demeye devam edebilir miyiz acaba? Zaten kitap içinde görüyoruz ki eser bir müddet sonra takip edemediğimiz bir hâl almaya başlıyor ve buna bağlı olarak da tahmin edemeyeceğimiz şeyler oluşuyor romanda.

Roman, iki farklı koldan ilerliyor. Çok detaya girmeden söylemem gerekirse bir kolumuz şehirde, diğer kolumuz ise köyde ve en güzeli de bu kolların arasında olan kara delik diyeyim. Birbirine geçiyor buralarda zaman ve mekân, ayrımı tutmak istiyoruz ama peki gerçekten de tutabiliyor muyuz, Toptaş istiyor mu buralarda bu ayrımı yapabilmemizi, bazı şeylerin farkında olabilmemizi? Yok hayır, yazar kartlarını açık oynuyormuş gibi görünse de bunlara izin vermiyor, kelimelerinin büyüsünün altında bizleri kaybettiriyor. Zaten dediğim gibi alışagelmedik şekilde sergilediği kurgusu ile daha kitabın başlarında okurunu şaşırtıyor ve bunlara izin vermiyor ve derin sorgulamalar ile de birleşince birçok bilinç akışının çoğunluğunu takip edemeden yaşıyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=SsfS6li4jPg

https://www.youtube.com/watch?v=bcx4D3StSI8
256 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Kayboldum..
Cümlelerin arasında, kelimelerin peşinde kayboldum.
İçim daraldı bir akşam, içim içime sığmadı dağlara koştum. Yürüdüm, yürüdüm de sığamadım sanki dünyaya. Sığamadım içime. Yıllar sonra döndüm de, ben ben değildim..
Köyün en güzel kızıydım oysa. Sonra birden yok oldum. Aradılar, bulamadılar. Bir güvercin oldum, uçtum. Ardımda ufacık bir iz bırakmadan, sessiz sedasız kayboldum..
Kapkara bir ölüm takıldı peşime. Koştum. Koştum da kaçamadım.  Ölümün kanlı ayakları altında, kayıplara karıştım..
Taktım belime silahımı, dağlarda o ölümü aradım, bulamadım..
Suçsuzdum oysa. Suçlandım. Güvercini kafese sokan ben değildim, anlatamadım. Baktım anlatılmıyor, kayboldum. Gözlerinin önünde yok oldum. Deli dediler, aklını kaçırmış dediler ama bilemediler. Benim onlardan akıllı olduğumu bilemediler..
Sonra ben buldum o yaralı Güvercin'i, yine anlatamadım. Haflerin başındaki bekçi bağladı ellerimi urganıyla bayrak direğine, kalakaldım. Soğuk bir gecenin ayazında, yaklaşan kışın sessizliğinde, belki de  sessizce haykırdım. Ama kayıptım ben. Kayıptım, duyuramazdım sesimi..
Köyün en güzel kızıydım. Bir katilin samanlığında, sessizce ağladım..

Sahi kimim ben? Nerede yaşıyorum? Adım ne? Cıngıl Nuri mi? Güvercin mi? Ramazan mı? Yoksa Cennetin oğlu mu?

Kayıp bir köyde, kayıp insanların arasında yaşayan bir berber miyim yoksa? Camın önünde durmuş, bir kenti mi düşlüyorum?

***

Ben bu kitabın arasında, kayıp bir köyde kayboldum. Belki dağlara kaçtım, belki kaçırıldım, belki de kendimi astım.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey varsa, bunca kaybolmuşluğun arasında bulduğum bu güzel dostluk..

Bu incelemeyi, https://1000kitap.com/116rba/Duvar/ 'ye armağan ediyorum..
Senin armağanın yanında az kalır biliyorum ama..
256 syf.
·6 günde·8/10
Parfüm şişesi, havlular, kolonya kokusu, makas şıkırtıları, aynalar, iki berber dükkanı, karşılıklı duran iki ayna, sonsuzluğa giden tekrarlar, tekrarların tekrarları, varlık, yokluk, geçmişten gelen gerçekleşmiş rüyalar, geleceğe uzanan gerçekleşecek rüyalar, belki de roman içinde bir roman.

Zor bir kitap. Okur, okurken anlamakta zorlandığı kitabı yazar nasıl yazmış diye düşünmeden edemiyor. Yazarda büyük bir zeka olduğu aşikar. Sonra o birbirine uzak benzetmelerin aynı noktada buluşması. Edebi zeka da çok yüksek.

Yer yer deli saçması diyorsunuz fakat yer yer öyle cümleler geliyor ki beyninizi olduğunuz yere mıhlıyor.

Çekip gidenlerin, durduğu yerde kendi varlığı içinde yok olanların romanı Gölgesizler.

Kar neden yağar kar? Peki rüyada gördüğümüz canlıların gölgesi olur mu? Bazen neden gözümüzün önünde duran nesneleri göremeyiz?
256 syf.
·21 günde·Beğendi·7/10
Bir adı olmalı insanın önce, sonra bir sanı ve kâinatta bir hacmi? Tüm bunlar bir kimlik kâğıdı ile değil çevrene verdiğin fayda ile sağlanır. Olaya tasavvufla bakarsak da evet hepimiz bir hiçiz, gölgesiziz.

Kitabı tamı tamına yirmi bir günde bitirdim. Gerek işlerin yoğunluğu ve gerekse benim iştahsızlığım sebep oldu bu duruma. Bunun için kitaptan özür dilerim.

Yazarın dili ağır mı ağır? Bir o kadar akıcı ve sürükleyici. Olay ise tamamen sizi içine çekip hapsediyor. Merakla devamlılığını sürdürüp duruyorsunuz.

Konu ise bin bir yüzlü insanların, bin bir yüzünün de farklı zamanlarda ele alınmasından oluşuyor. İletişimsizlik, bireyler arası kopukluk ve cehalet ise bunları ardı arkasına takip ediyor. Suçlu ve suçluyu ayırt edemeyerek her ikisini de mahkûm edip, çözümü bu şekilde bulup vicdanımızı rahatlatıyoruz.

Tecavüz ya da adı her ne halt ise, hiçbir haklı sebebi olmayan insanı özgürlüğünden mahrum kılma eylemi asla meşru değildir. Lakin görüyoruz ki yazarımız okuruna kanayan yaramız olan bir durumu farklı bir mizah ile anlatıyor. Hadi anlarım tecavüz edenin hakkı, kanı helaldir. Ya tecavüze uğrayan. Ona yüz çevirmek, onu bir yere hapsetmek, farklı gözlerle bakıp zan altında bırakmakta neyin nesidir. Mağdur olan kişiye daha da sarılıp, yaralarını sarmak doğru olan değil midir?

Dünya da bu düzensizlikler var oldukça. Kızlarımız, oğlanlarımız hatta mutfaktaki damacanalarımız hepsi bir tecavüz mağdur adayıdır. Herkesin elini vicdanına koyup, bizzat kendi yaşamışçasına bu yanlışa dur demeyi insanlık görevi saymalı ve elinden gelen bütün her şeyi yapmalıdır. “MAĞDURLARIMIZ SUÇLU DEĞİLDİR VE HİÇBİR CEZAYI HAK ETMEYENLERDİR.” Ayrıca bulundukları toplumdan bir hayat alacaklılardır.

Çok manidar bir güne manidar bir romanı manidar bir şehirde ve manidar bir tarihte noktaladım. Kitap Ankara Sincan imzalı, sekiz yaşındaki kızımız Eylül ise 22 Haziran Ankara Polatlı’da kaybolmuştur. Otopsisinde “cinsel istismara” uğradığı yazmaktadır. Daha cinsiyeti dahi yerine oturmamış küçük bir kıza, kız değil de kadın gözü ile bakan gözler kör olsun. Ve bu paragrafta biz insanların ayıp hanesine işlenmiş kara bir leke olarak kalsın. Eğer bir toplum isek bireyleri tek tek ele almak saçmalıktır. Eğitemiyoruz, doğru yolu gösteremiyoruz ve evlatlarımızı bir sapkın, bir cani olarak yetiştiriyoruz. Beceremiyoruz. Bu hepimizin ayıbıdır. Hepimizde bu küçük kızımıza bir hayat borçluyuz.

Sevgi ile kalın.
256 syf.
Gölge varlığın ispatıdır, yazar değerli eserinde, gerçekte var olan lakin devlet gözünde varlığı kabul görmeyen veya nokta kadarcık önemi olan gariban Anadolu köylüsünün kaderini dile getirmiştir. Onun içindir ki adı ‘’GÖLGESİZLER’’ dir. Onların çaresizliği, başlarına gelen olayların, üzerlerinde ne gibi etkiler yarattığı, kendilerince çözme çabalarının da üzerlerinde nasıl derin yaralar açtığı anlatılmış. Belki de burada bizlerin kaderciliğine, şükürcülüğüne vurgu yapmıştır yazar. Roman hakkında diğer okuyucular yeterince inceleme yazıları yazmışlar. Bu konularda aynı tekrarları yapmaya gerek yok. Kitaptaki “Tekrarlardan değil,” dedi; “tekrarların tekrarından” bıkmışız artık misali.
Romanda en çok üzüldüğüm iki karakter oldu biri ‘’GÜVERCİN’’ kadersiz kız, bir diğeri de adı bile olmayan ‘’Cennetin Oğlu’’ . Bir adı hak edecek kadarda mı varlıksız dı bu garip, bir ad konulacak kadar damı gölge sizdi? İçim sızladı size ne diyeyim, ne yazayım bilemedim ki !!!
Sahi “Kar neden yağar kar” bileniniz var mı?
232 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Gölgesizler Hasan Ali Toptaş’ın okumuş olduğum ikinci kitabı. Daha önce “Kuşlar yasına gider”i okumuş ve kitabın olumlu yönleri olsa da bir bütün olarak fazla beğenmemiş ve burada paylaşmıştım.

Bu kitapta ise; kurgusundan hikâyeye, karakterlerden diyaloglara, sembollerden tekrarlara, satır aralarından finaline kadar yazara hayran kaldım. Yazar bize, Âmâk-ı Hayal de olduğu gibi bir rüya süresi kadar değil de bir çırağın bakkala gidip gelmesi kadar bir zaman diliminde anlatmak istediği bütün dünyayı dolaştırıp tekrar sahnenin başına döndürmüştü.

Kitap, bir berber dükkânındaki anlatıcının doğal gözlemleriyle ve sıradan bir şekilde başlıyor. Bir köy berberinde sıradan müşteriler arasında anlatıcımız. Tabii kitabın adı “Gölgesizler” olunca post modern bir kurgu beklediğim için hazırlıklı okuyordum. Gölgesi olmayanın neyi olabilir ki?
Post modernlik çıktığından beri okurun öyle bacak bacak üstüne atıp keyifle okuma gibi bir şansı yok tabi. Yazar ister anlatır, ister şüpheye düşürür, ister okura bırakır, hikâyeyi devam ettirsin veya ne halleri varsa görsünler diye! Ne zaman, nerde, ne geleceğini kestirmek zor. Tedbirli olmak lazım:))

Eğer hazırlıklı okursam tuzaklara düşmeden yazarın beni şaşırtmasına engel olabilirim. Öncelikle üst kurgu kısmı kolay diyelim, anlatıcı berberde ve kontrol onda. Bundan sonrası post modern anlatının insafına kalmış durumda; En sık rastlayacağımız ifadeler; belki, sanki, ya da!
Hatta yokmuş gibi bir şey. “Zaman kim bilir ne zamanmış.” Belki bütün bunlar olmadıysa bile farklı senaryolar, farklı ihtimaller olabilir. Hepsi bir arada, ya da hiç yoklar. Sait Faik hikâyeleri gibi. Sait Faik direğe yaslanıp limanı seyreden adamın hikâyesini anlatırken, Belki o adam bendim, belki de öyle biri yoktu demişti. Adına o zamanlar post modern demese de herhalde bugün okurların düşeceği zorluklara hazırlamıştı bizi.

İşte berber çırağı bir jilet almak için çıktığı dükkâna bir daha dönmeyince ilk kaybolma gerçekleşiyor. Ondan sonra kaybolmak bir rutin haline geliyor kitapta. Romana hayat veren bütün kahramanların varlığı yazarın insafına kalmış durumda. Hiçbirine çok fazla bel bağlayıp güvenme imkânımız yok. Karakterler bazen kaybolup bazen yüz yerde birden ortaya çıkınca sağlam bir zemin bulmakta güçlük çekiyoruz. Bu zemini bulabilmek için yazarın oyunlarının peşine takılmamaya karar verdim :)
Birincisi gözüm hep finaldeydi, bu kadar çok hikâye nasıl toparlanacak diye. İkincisi romanda gerçek olduğu garanti olan sahneyi sürekli aklımda tutmaya çalıştım. Bu şekilde pergelin çivisinin beni hikâyenin merkezinde tutacağını düşündüm. Böylece tek garanti olan sahnenin anlatıcının berberde bulunması ve berber koltuğunda suratı köpüklü bir müşteri bulunduğuna karar verdim. Bir de karakalemle yapılmış güvercin resmi olduğuna. Bunun dışındaki tüm sahneleri tuzağa düşmeden okumaya çalıştım. Berber dükkânındaki ruhu daralan müşterinin durumuna düşmeden, oradan caddeye bakmaya çalıştım. Elimizde tek garanti kale olan berber dükkânından…

İster istemez küçük hikâyelerin bizi peşine takmaya çalıştığı zamanlar oldu. Bazen bir bekçinin, bazen bir güvercinin, postacının, bazen bir muhtarın peşine takılıp gitsek de hazırlıklıyım, tuzaklara düşmeden ana fikri ve ilk sahneyi gözümün önünden ayırmıyorum. Hikâyenin geçtiği tek mekân köy; ama oraya da ne bir milletvekili geliyor, ne bir çerçi, gelen giden yok. Hiç kimseye güvenilecek gibi değil. Bir berberin köyden kaçması da, bir berberin köye ansızın gelmesi de kafa karıştırıcı, tekerleme gibi. Dikkatli olmak lazım :))

Evet arkadaşlar devir öyle bir devir ki kitap okumanın bile zevki yok. Modern zamanlarda okumak zorlaştı. Ben ilk sahneyi, berber dükkânını merkezde tutacağım derken berber dükkânı sır olduk kayıplara karıştı, tıraş olmak için jilet bekleyen müşteri de. Elimizde bir anlatıcı kaldı, bir de müthiş bir kurgu ve harika bir kitap. Ortaya çıkan güzel eserin hatırına yazarın bize yaptığı bütün zulümleri bağışlıyorum. Kelime oyunları, anlatım tekrarları, absürt hikayeler, gereksiz gibi görünen detaylar, neden ısrar edildiği belli olmayan semboller, var olduğu kesin olmayan kahramanlar, hep sağlam bir hikayenin taşlarıymış.

Bir de filmi varmış, izlemek için sabırsızlanıyorum. Önce kitabı okuyup sonra filmi izlemenin iyi bir tercih olduğunu düşünüyorum. Filmin kadrosu da çok iyi benden söylemesi.

https://www.youtube.com/watch?v=io5n-VLCIdw

İyi seyirler…
256 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Vay be… Senenin sonunda , bana vay be dedirtecek bir roman okudum. Ne kadar ilginç, dahice bir kurgu ya. Ben nasıl anlatayım bu kitabı şimdi…

Hiç zaman kaybetmeden romanın film müziği linkini buraya bırakıyorum. https://www.youtube.com/watch?v=X4yzANK_VWU Bu kitabı okuduktan sonra bu müzik sizin romanı daha anlamanızı bile sağlayabilir. Spoiler :) Filmin müziği zaten bu.

Geçelim yazara; ilk kez bir Hasan Ali Toptaş okudum. Yine hüsran bana. Geç kalmışım geç ! Ne kadar güzel bir dil. Betimlemeler, konunun güzelliği, Türkçesi, benzetmeler, kişileştirmeler, öylesine muhteşem tasvirler… Çok çok iyi. Masal tadında bir üslup.

Konusuna gelirsek nasıl yazmalıyım bilmiyorum. İnanın karışık duygular içindeyim ve tüylerim diken diken oldu romanın üstüne filmini izleyince. Varlık-Yokluk ilişkisi ( Varoluşculuk ) üzerine kurulmuş roman iç içe grift olmuş ayrı roman gibi oluyor. Öylesine hayata dair konular, cümleler içermekte ki muazzam. Farklı iki yerde yaşanıyor olaylar. Ama karakterler aynı; hatta birden fazla. Kişinin farklı yerlerde bulunması. Metaforun dibine vurmuş resmen.

Olaylar bir berber dükkanında başlıyor. Kaybolan bir berber başka bir berber dükkanında traş olacakken bir anda koltuktan kalkıyor ve olaylar başlıyor. Başka bir yerde o berber kayboluyor. Sonra onu arayan da kayboluyor. Oldukça gizemli ve gerilimi yüksek. Çok zor bir roman arkadaşlar. İnsan kendi içinde kayboluyor. Yani belli başlı bir kalıba sokulamayacak türde. Bence çok büyük bir psikolojik eser. Olaylar bakımından en sonda konuların birleşmesi ve sonundaki sürpriz ise çok çok güzel.

Okuduktan sonra filmi izlerseniz ki “mutlaka” izleyin. Filmin kadrosu da muazzam. Selçuk Yöntem, Aydemir Akbaş, Ahmet Mümtaz Taylan, Hakan Karahan ve Altan Erkekli. Hadi linki de buraya koyayım. https://tr.wikipedia.org/...C3%B6lgesizler_(film) Hem romanı daha iyi kafanızda oturtmuş olacaksınız hem de kayboluşları ve o gerilimi, acıyı bir kez daha tadacaksınız. Kendinizi sorgulatacak bir eser. Dinç kafayla okumanız tavsiyemdir. Yorucu ve sıkıcı olabilir, sizi açmamış da olabilir ama bırakmayın romanı ve filmini mutlaka izleyin.

Dipnot: 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık olmuştur.

Az mıyım, çok muyum ?
Var mıyım, yok muyum ?
Ben neyim ?
Masal mıyım , gerçek miyim ?
Geçimsizim bugünlerde,
Kimsesizim bu yerlerde,
Değersizim bu ellerde,
Çaresizim doğduğum yerde.
“Gölgesizim” her gün her yerde…
256 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Youtube inceleme videosu: https://youtu.be/s7xwQx1D09E

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş kitabıyla ölümü ve ölümsüzlüğü konuştuk şimdi sırada varlık ve yokluk var. İkisi birbirine çok benziyor olabilir ama benzemiyor. Gölge mesela, görürsün vardır ama gölgedir, aslında yoktur. Berber dükkanından jilet almak için çıkan ve gölgeye dönen berber çırağı ve köyün en güzel kızı Güvercin’in kaybolmalarıyla birlikte bir kayboluş öyküsü başlar. Bu durumdan en çok etkilenen kişi muhtar olur… Sebeplerini aramaya koyulur. O aradıkça gölge onu da esir alır ve kayboluş öyküsü artık bu köy yerinde sıradanlaşır. Çözüme kavuşturmak için yapılan denemeler daha kötü bir hal almaya başladığında bu varlığı ve adı olmayan köyden uzaklaşmak en doğrusu olacak gibi. Hasan Ali Toptaş’ın muhteşem betimlemeleri sayesinde köyden biri olup kitap içinde kaybolmanız çok mümkün. İlk iki sayfadan sonrası sizi köyün ortasına, berber dükkanına ve dağlara çıkarmaya yetiyor. Türk edebiyatının son yıllarda en büyük yazarlarından biri ve bu kitabı Yunus Nadi Roman ödülü kazandı… Aynı zamanda 2008 yılında Ümit Ünal yönetmenliğinde ve başrollerinde Selçuk Yöntem, Taner Birsel, Altan Erkekli gibi oyuncuların olduğu filmi de mevcut. Birbirine paralel olarak kitabı okumanızı ve ardından filmi izlemenizi tavsiye ederim.
232 syf.
“Çayın soğudu muhtar,” dedi Nuri. Ürperdi muhtar, başını hızla çevirip sağında oturan Nuri'ye baktı. Nuri yüzünü elleriyle kapamış, kıkır kıkır gülüyordu. Muhtar, onun neden güldüğünü anlayamamıştı; biraz acı biraz öfkeli, gözlerini kırpmadan dimdik bakıyordu.Sonra bakmaktan vazgeçip önüne döndü ve bir kez daha ürperdi.
Çay bardağı yoktu...

Şehirde bir berber, sırada bekleyen müşteriler, gidip dönmeyen çırak, yazısına isim koyamamış yazar, berberin çizdiği güvercin resmi, aynalar...
Aynadaki silüet ne kadar soyut, ne kadar gölgesizse, varım dedikleri hâlde o kadar yok olanlar...
Bir zaman şehir berberinin dönmeyen çırağını aramaya gitmesiyle başlıyor kaybolmalar. Sonra müşterinin berber gelene kadar çay içmek için kahveye gitmesi, döndüğünde berber dükkanını yerinde bulamaması anlatılırken, bir köydeki berberin kaybolmasıyla devam eder buluyoruz kendimizi hikayeye.
" Yaşam tekrarlardan değil, tekrarların tekrarından oluşur " derken kitapta, şehir berberinin hikayesinin geçmişte bir zaman köyde yaşanan hikayenin tekrarı olduğu anlatılıyordu belki de...
Derken, kaybolmalar köyün güzel kızı Güvercin 'le devam ediyor bu defa. Köyün delisinin kaçırdığını düşünüyorlar ve bu düşünceye sebebin "hiç " e yazdığı mektuplar olmasıyla, bazen bir "hiç"in yargısız infaz sebebi olabileceğine değiniyor yazar biraz da. Buna rağmen yoktu mektuplar.Peki deli var mıydı ?"Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti..."
Ardından atın kaybolması , sonra peşpeşe ölümlerle devam ediyor hikâye . Öyle ki ölüm, kaybolmanın son noktasıdır aslında...
Hasan Ali Toptaş okurken, herşeyin biribirine geçmiş hissine kapılmayı kanıksadım artık. Olağanüstü kurgularla yine hayrette bırakacak bir kitap Gölgesizler. Varlar, yoklar, hayaller, gerçekler derken, her şeyi bir parça "belki de öyle bir şey yok " diye düşünmeye itiyor ister istemez.
İçim sıkılıyor...
Belki de böyle bir yazı da yok...

Keyifli okumalar ...
191 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kütüphanede kitap seçerken bazen aynı kitabın farklı basımlarına denk geldiğimde; sayfa sayıları arasında çok fark yok ise genelde eski basım olanına elim gider. Özellikle eski basım kitaplardaki sararmış yaprakların kitabın gövdesine tutunma çabalarını, kim bilir kaç defa çevrilmiş sayfaların içine işlemiş kokularını, altı çizilmiş satırların hangi duygu ve düşüncelerle seçildiğini düşünmeyi, kitabın bazı sayfalarının köşelerine iliştirilmiş çoğu zaman kitaba dair bazen de okurlara ithafen yazılmış muzur notların gülümsetmesini yaşamak isterim. Yine böyle bir seçimde Hasan Ali Toptaş ‘ın 1995 basım Gölgesizler kitabı ve 2002 basım Bin Hüzünlü Haz kitabını aldım. Ve her zaman olduğu gibi zor olandan başlamanın mantıklı olduğunu düşünerek Bin Hüzünlü Haz kitabını çokta içime sinmeyecek şekilde sadece kelimelerin ahengine kapılarak zaman, mekan, olay, karakter analizi yapmadan okuyup bitirdim. İkinci kez ne zaman okurum bilmiyorum ama yazarları tanımada başlangıç kitaplarının önemini Gölgesizler kitabını okuyunca anladım. Neyse ki kitaplara ve yazarlara dair; tek kitabıyla hüküm verecek kadar herhangi bir önyargıya sahip değilim.

Kitap; bir berber salonunda berberin ritmik el hareketleriyle enstrümana dönüştürdüğü makasın sesleriyle, boğucu havayı bir an için ferahlatan kolonya kokularıyla, aynadan yansıyan suretlere hazırlanmış keskin usturalarla, müşterilerden birinin her an sıra ona gelecekmiş gibi huzursuzca oturduğu koltuğunda sinirle şıkırdattığı zindan karası tespihiyle kapının önüne dikilmiş bir seyirci gibi değil de müşterilerin arasına oturmanızı beklermişcesine başlıyor. Ardından berberin elindeki fırçayı bırakıp dalıp gittiği caddelerde zaman ve mekan karmaşası içinde bir köy meydanında Muhtar ile selamlaşırken buluyorsunuz kendinizi. Çok geçmeden Cıngıl Nuri 'nin (köyün berberi) kaybolması ile çalkalanan köyde, muhtar seçilmesinin ilk zamanlarına gelen bahtsızlıklara alışamayan Muhtar ‘la Nuri ‘yi aramaya başlıyorsunuz. Siz Muhtarla Nuri ‘yi aramaya durun Nuri, olan bitenden habersiz belki de farklı bir zamanda hikayenin başladığı kentteki berberde keçi sakalıyla oturmuş tıraş sırasını beklemekte.

Roman beni kayboluşlara, bazen umulmadık bir varlığa, belki ardındaki gölgeye, gitmelere kalmalara, hiç olmamakla olmak arasında sıkışan kişilere ve zamansız mekanlara dahil etmiş sürüklerken bir an durup düşününce Cıngıl Nuri, Nuri ‘nin karısı, Cennet ‘in oğlu, Rıza, Rıza ‘nın oğlu Ramazan, bekçi, Reşit, Reşit ‘in kızı Güvercin, imam, Musa emmi , Güldeben, berber, çırak belki kendi yokluklarının içinde yıllardan beri yok olduklarından habersiz yaşayıp giden Muhtar ‘ın zihnindeki köy ahalisiydi dedim. Ancak yazarın okuyucuya son sayfada yaptığı sürpriz benim zihnimde uyanan basit anlamlandırmadan oldukça farklıydı.


Kent ve köy arasında kum saatinin çevrilişine benzeyen zaman sıçramalarıyla, gerçekle hayalin birbirine geçip birbirinde vücut bulduğu, tekrarlarında tekrarlarıyla aynaya bakma hissi uyandıran olayların içinde, kaybolma duygusunu yaşamak isteyen okuyuculara keyfili okumalar.
"Hiçbir iz yok," dedi Reşit.
Muhtar, avluyu yeniden taradı gözleriyle. O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olmazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 39 - İletişim Yayınları
O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
Çünkü sabaha geç kalabilirsin. Şunu da unutma ki yeryüzünde gecikmişliğin ilacı yoktur.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 74 - İletişim Yayınevi
"Bu güvercin resmini sen mi yaptın?" dedim berbere.
"Ben yaptım," dedi soğuk bir sesle; "ama sen bunu daha önce de sormuştun."
"Hiç anımsamıyorum," dedim; "demek ki unutmuşum."
"Yine unutacaksın kuşkusuz, belki bir kez daha soracaksın."
"Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor..."
Yanıma oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. "Tekrarlardan değil," dedi; "tekrarların tekrarından."
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 48 - İletişim Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Gölgesizler
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
228
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752934344
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Gölgesizler
Kayboluşların romanıdır bu. Bir köyde durup dururken kaybolan insanların romanıdır. Bir görünüp bir kaybolanların.
Hayat da bir oyun değil midir zaten? İnsanoğlu da bir görünüp bir kaybolmaz mı bu dünyada? Bir boşluğu doldurur, kim biçtiyse o yeri, o kadarını doldurur işte...
Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş'ın 1994 yılında Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandığı kitabı. Cıngıllı Nuri'nin ruhum daralıyor diyerek çekip gitmesiyle başlıyor. Nuri köyün berberidir, ardında kalan karısı, üç çocuğu ve köyün muhtarı yıllarca arar onu. Ve o kayboluşun gizi çözülemez asla. Roman bu kayboluşla başlayıp,başka kaybolmalarla sürüp gidecektir. Güvercin, yok olacaktır sonra. Gelinlik çağda bir genç kızdır o. Yeni berberin çırağı, tıraş bıçağı almak için çıkacaktır dükkandan ve dönmeyecektir. Kaybolmak ile var olmak arasındaki ilişkidir sorgulanan... Her kayboluş bir var oluş ispatı, her varoluş bir kaybolma ihtimalidir belki de. Hasan Ali Toptaş, gerçeküstücülüğe yakın duran olağanüstü anlatımı, zengin dili ve şaşırtıcı olduğu kadar zorlayıcı kurgusuyla müthiş bir edebiyat eserine imza atıyor. Çok güçlü bir roman olan Gölgesizler de toplum ve birey üzerine düşünmeye çağırıyor.

Kitabı okuyanlar 3.588 okur

  • H. UmuT
  • hilal

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları