·392 syf.··Beğendi
···Okunma: 06 Nisan 2026 17:32 Dişi Kurdun Rüyaları'nda Akbar’ın yavrularını koruma içgüdüsü ile Abdias’ın o genç ruhları uyuşturucu bataklığından çekip alma çabası aslında aynı madalyonun iki yüzü. Biri doğanın en saf annelik feryadı, diğeri ise insan ruhunun en derin vicdan azabı... Aytmatov, merhametin hem bir kurdun ininde hem de bir insanın kalbinde nasıl aynı ateşle yandığını gösteriyor.
Aytmatov Abdias’ın sonunu onu modern dünyanın bir İsa figürü olarak kurgulamıştır. Aynı İsa’nın çarmıha gerildiği gibi ağaca gerilerek öldürülmüstür Abdias.
Taşçaynar öldüğünde Akbar’nın onun başında sabahlaması, Aytmatov’un doğaya yüklediği o muazzam vefa duygusudur. İnsanların birbirini kolayca harcadığı, uyuşturucu ve para hırsıyla ruhlarını sattığı bir dünyada; bir kurdun eşinin mezarı başında beklemesi, saf sevginin insandan çok doğada kaldığını gösterir. Akbar oradan ayrıldığında artık sadece bir kurt değil, yaslı bir eştir.
Akbar’ın Kencer’i alıp götürmesi bir saldırı değildir. Yavrularını kaybeden, eşini kaybeden ve yapayalnız kalan Akbar, Kencer’de kaybettiği yavrularının kokusunu, sıcaklığını bulur. Onu yerken değil, severken görürüz. Burada trajik olan şudur: Akbar insana yaklaşarak aslında merhamet arar ama insanın dünyasında "kurt" her zaman "düşman"dır.
Boston, romanın en dürüst, en çalışkan karakterlerinden biriydi. Akbar’ı ve Kencer’i vururken aslında kendi canını vurduğunu bilmiyordu. Boston’un trajedisi, "iyiyi korumaya çalışırken en büyük kötülüğü yapma" sınavıdır. Yani Boston o an o büyük acıyla sınandı ve doğruyu yapmaya çalışırken hayatının en büyük yanlışını yaptı.
Boston’un gidip Bazarbay’ı öldürmesi, cinnetin ötesinde bir hakikat arayışıdır. Boston şunu anlar: Bütün bu kan gölü, Akbar’ın çıldırması, Kencer’in ölümü... Hepsi Bazarbay’ın o ilk hırsızlığı, o ilk açgözlülüğüyle başladı. Bazarbay’ı öldürmek, bu kötülük zincirinin kökünü kesmektir.
Kitabı bitirdiğimde hissettiğim o boşluk, aslında "merhametin dünyadan çekilip gitmesinin" yarattığı boşluktur. Akbar’ın o son bakışı ve Boston’un o ağır sessizliği...