·224 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Nisan 2026 23:00 Sadece çocukları ilgisiz bıraktığımızda, onların sorularına cevap vermediğimizde, öfke kontürolümüzü kaybedip bağırıp çağırdığımızda mı kötü ebeveyn oluyoruz?
Size karşı aşırı minnet duygusunu o minicik zihinlere yüklemenin de ne büyük yük olduğunu farketmek ne acı..
Kitabı bir oturuşta bitirmiş olmamın beni ne kadar çok etkilediğini söylememe gerek yok sanırım; her sayfa, zihnimizde ve bedenimizde yıllardır kapalı tuttuğumuz o ağır kapıların gıcırtısını duyuruyor sanki. Alice Miller, bu bilindik, devasa Dostoyevski, Çehov, Kafka, Nietzsche, Virginia Woolf ve Arthur Rimbaud gibi isimlerin biyografilerindeki trajik olayları anlatırken aslında hepimizin hikayesine dokunuyor. İnanılır gibi değil, o hayran olduğumuz eserlerin her bir satırı aslında dilsiz bırakılmış bir çocukluk acısının bedene sızmış haykırışı gibi. Özellikle Rimbaud’nun o hırslı ve gaddar annesinin gölgesinde, bağımsızlık arzusunun nasıl kanserli bir hücreye dönüştüğünü okumak sarsıcıydı. Ama bana "hangisinin hayatı daha acı?" diye sorarsan, sanırım cevabım Virginia Woolf olurdu; çünkü onun 24 ciltlik günlüğüne sığdırdığı o devasa yazma gücü bile, çocuklukta uğradığı istismarın bedeninde yarattığı o ağır depresyonu ve sonunda kendisini sulara bırakmasını engelleyemedi.
Kitabın ikinci bölümünde terapi ve terapi ahlakından bahsederken Miller çok kritik bir yere parmak basıyor; hani o her yerde karşımıza çıkan "affetmek iyileştirir" ya da "aileni onurlandır" gibi tabulaşmış öneriler var ya, işte bunların aslında deneyimi yaşayanlara hiç de iyi gelmediğini, hatta gizli bir iktidara ve güce itaate dönüşme tehlikesi taşıdığını anlatıyor. Miller’a göre bu durum, kurbanı bir kez daha sessizliğe mahkûm etmekten başka bir işe yaramıyor. Üçüncü bölümde ise o hepimizin içindeki samimi iletişime duyulan derin özlemi o kadar naif anlatıyor ki; neyi, neden yaptığımızı anlamlandırmanın aslında hayati bir önem taşıdığını fark ediyorsunuz. Burada mesele asla anne babayı suçlamak ya da bir günah keçisi ilan etmek değil; Miller bunu defalarca vurguluyor. Ancak terapilerde ebeveynle yüzleşmek yerine bir "uzlaşı" dayatılmasının, bedenin bu ağır yüklere hastalıkla karşılık vermesine neden olduğunu ifade ediyor.
Çocukluktan beri bastırılan o "yasaklı" duyguların ciddiye alınması gerektiğini, çünkü bedenin asla yalan söylemediğini ve o duygular ifade edilmedikçe organların iflas ettiğini belirtiyor. Anita Fink’in o hayali günlüğü üzerinden kurduğu bağ ise aslında besleyici, dürüst ve yargısız bir iletişimin insan ruhu için ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu kanıtlıyor. Kitabı bitirdiğimde anladım ki, başarının ya da o yaratıcı dehanın arkasındaki itici güç bazen sadece sevilmemiş bir çocuğun hayatta kalma çabasıymış; ama bedelini bedenimizle ödediğimiz bir çaba bu.