·344 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Nisan 2026 11:37 Pencere Kenarında Bir Ömür: Mücellâ
Nazan Bekiroğlu, Mücellâ ile bize sadece bir dönemi değil; bir kadının sessizce akıp giden, başkalarının hayatına teğet geçen ama asla "kendi" olamayan hikayesini anlatıyor. Kitabı bitirdiğimde boğazımda düğümlenen o "yaşanmamışlık" hissiyle baş başa kaldım.
1. Anneler ve Kızları: Baskı vs. Özgürlük
Kitap boyunca Neyyire Hanım’ın o boğucu "el alem ne der" baskısına öfkelenmemek elde değil. Mücellâ’yı "ağır ol, batman döv" diyerek adeta bir kalıba hapsetti. Oysa aynı aileden Filiz, annesi tarafından özgür bırakıldığı için; hata yapsa da, düşe kalka da olsa kendi hayatını yaşadı, sevdi ve "var oldu". Mücellâ ise sadece bir gölge olarak kaldı.
2. "Uslu Kız" Olmanın Ağır Bedeli
Mücellâ için kurulan o cümleler aslında onun görünmez hapishanesiydi:
"Neyyire Hanım'ın uslu kızı, hamarat kızı..."
Bu sıfatlar Mücellâ’ya bir madalya gibi takıldı ama bedeli koca bir ömrün heba olmasıydı. Abisi ve yengesinin vefasızlığı, Mücellâ’nın o koca evde aslında ne kadar yapayalnız bırakıldığını yüzümüze çarpıyor.
3. Kendi Baharı Olmayan Bir Şefkat Abidesi
Beni en çok etkileyen, Mücellâ’nın tüm bu yalnızlığına rağmen yüreğindeki merhameti hiç kaybetmemesi oldu. Yusuf Ziya hastalandığında ona gösterdiği o eşsiz şefkat, Filiz’in kızlarını kendi evladıymışçasına büyütmesi... İsterdim ki Mücellâ da bir kez olsun gerçekten aşık olsun, sevilsin, o pencerenin ardındaki hayatın içine karışsın. Ama o, başkalarının mutluluğunu nakış gibi işlerken kendi hayatını hep yarım bıraktı.
Sonuç olarak; Mücellâ, bizlere "uslu" olmanın her zaman kazandırmadığını, bazen sessizliğin en büyük çığlık olduğunu gösteriyor. Sabrın fazlası, bazen insanın kendi hayatına ihanetine dönüşebiliyormuş. Sonunda elimizde kalan; biri eken, diğeri o ekinin altında ezilen iki yaşlı kadın ve birbirine benzeyen, tekdüze günler oldu.