2022 yılının Kasım ayında, Gün Olur Asra Bedel’i bitirdikten hemen sonra Toprak Ana’yı elime aldım ve açıkçası bu kadar kısa bir metnin bu kadar derin bir sızı bırakacağını beklemiyordum; çünkü bu kitap savaşın kendisini değil, insanın savaş karşısında nasıl ayakta kaldığını anlatıyor ve bunu öyle sade ama öyle içten bir dille yapıyor ki, bir noktadan sonra okuduğun şey bir roman olmaktan çıkıp bir insanın iç sesi hâline geliyor. Cengiz Aytmatov’un en sevdiğim tarafı tam da bu zaten; abartmadan, süslemeden ama doğrudan kalbe dokunarak anlatabilmesi. Tolgonay’ın yaşadıkları, bir bireyin hikâyesi gibi başlıyor ama sayfalar ilerledikçe bunun aslında bir milletin sabrı, bir coğrafyanın kaderi olduğunu fark ediyorsun; kocasını ve üç oğlunu savaşa gönderen, ardından hepsinin ölüm haberini alan bir kadının, yıllar sonra Toprak Ana ile dertleşmesi… Bu fikir bile başlı başına sarsıcı. Ama asıl mesele şu: kitapta anlatılan acı bağırmıyor, susuyor; ve insan o suskunlukta daha çok etkileniyor. Okurken garip bir şekilde aklıma sürekli Şükrü Erbaş geldi, tarz olarak değil ama his olarak… Tolgonay tam anlamıyla onun şiirlerinden çıkmış bir kadın gibiydi; konuştuğu yerde değil, sustuğu yerde derinleşen, acıyı gösterişsiz yaşayan bir karakter. Bu yüzden kitap boyunca sık sık durup düşündüm: bazı acılar gerçekten anlatılamıyor, ama insanı büyütüyor. Romanın arka planında İkinci Dünya Savaşı var ve bu savaşın Kırgız halkı üzerindeki etkileri çok net bir şekilde hissediliyor; binlerce insan “vatan” adı altında cepheye sürülürken, aslında büyük bir ideolojinin parçası hâline getiriliyor ve geride kalanlar ise sessiz bir yıkımın içinde yaşamaya çalışıyor. Aytmatov burada ne doğrudan bir politik eleştiri yapıyor ne de açık bir isyan dili kullanıyor ama zaten buna gerek de kalmıyor; çünkü Tolgonay’ın yaşadıkları her şeyi anlatmaya yetiyor. Kitap çok kısa, çok akıcı, bir oturuşta bitiyor ama etkisi bitmiyor; hatta kitabı kapattıktan sonra asıl başlıyor diyebilirim. Şunu çok net hissettim: kırılmakla yeşermek aynı yerden çıkıyor, insan bazen en çok kaybettiği yerde büyüyor. Ve sanırım bu yüzden, kitaplığıma her baktığımda bu kitapla göz göze geldiğim an içimde istemsiz bir ağırlık oluşacak. Çok büyük bir roman değil belki sayfa sayısı olarak ama bıraktığı etki açısından kesinlikle öyle. Okunması değil, hissedilmesi gereken bir eser.