Kitabı kapattığımda kulaklarımda hala o amansız rüzgarın sesi vardı. Emily Brontë bize bir aşk hikâyesi değil, iki vahşi ruhun birbirini nasıl yok ettiğinin trajik dökümünü sunmuş. 500 sayfa boyunca sadece bir roman okumadım; sanki o kasvetli malikanenin koridorlarında, Heathcliff’in öfkesine şahitlik ettim.
Heathcliff ve Catherine... Onlar için "aşıklar" demek çok hafif kalıyor. Onlar, aynı fırtınanın iki farklı kolu gibi. Catherine’in "Ben Heathcliff’im" haykırışı, bir romantizmden ziyade, bir varoluş sancısı. Heathcliff, toplumun dışladığı, sevgisizliğin sertleştirdiği bir "yabancı" olarak girdiği o evde, Catherine’in ruhunda kendi yansımasını buluyor. Ancak sınıf farkı ve mülkiyet hırsı bu saf vahşiliği kirlettiğinde, ortaya çıkan şey safi bir yıkım oluyor.