Bazı kitaplar vardır, hikâye anlatmaz. İnsanı alır, karşısına diker.
Angela'nın Külleri benim için böyle bir kitaptı.
Bu kitap bir roman değil; Frank McCourt’un kendi çocukluğunu anlattığı bir anı, yani otobiyografik bir anlatı. Üstelik ilginç bir detay var: McCourt bu kitabı 66 yaşında yazıyor. Yani çocukluğunu anlatan kişi, aslında çoktan yaşlanmış bir adam. Bu yüzden anlatımda hem çocuk gözünün saflığı hem de geriye dönüp bakan yetişkin zihnin sakinliği aynı anda hissediliyor.
Amerika’dan Limerick’in yoksul mahallelerine savrulan bir hayat. Alkolik bir baba, çaresiz bir anne, sürekli açlık… Rutubetli evler, hastalıklar, kayıplar. Ama bunları yazmak kolay. Okurken ağırlık yapan bunlar değil.
Asıl zorlayan şey, değersizlik hissi. Sürekli eksik hissettirilmek. Sanki var olsan da olur, olmasan da.
Baba karakteri garip bir yerde duruyor. Hem seviyor hem yok. Hikâye anlatıyor ama ekmek getirmiyor. Kızmak istiyorsun ama tam kızamıyorsun. Çünkü kötü değil, zayıf. Ama o zayıflık bir ailenin yükü oluyor.
Anne desen… ayakta kalmaya çalışıyor. Büyük cümleleri yok. Direnişi sessiz. Ama insan en çok o sessizlikte yoruluyor zaten.
Kitapta din de hafif bir arka plan değil. Bildiğin ağırlık. Günah, cehennem, suçluluk… Çocuk daha neyi doğru neyi yanlış yaptığını bilmeden bile kendini suçlu hissediyor. Açlık bir tarafta, vicdan baskısı bir tarafta.
Dilin sadeliği ayrı mesele. Süs yok, gösteriş yok. Ama tam da bu yüzden vuruyor. Anlatılan şeyler olduğu gibi geliyor. Araya mesafe girmiyor.
Frank’in anlatımında öfke yok. Bu en garip tarafı. İnsan bu kadar şey yaşamışken bağırmasını bekliyor. O bağırmıyor. Anlatıyor. Yer yer gülüyor bile. Ama o gülüş rahat değil, daha çok alışmak gibi.
Ben okurken en çok burada takıldım.
Ben kendi hayatımda mutsuzluğu bu kadar kolay dile getirirken, o bu kadar imkânsızlığın içinde nasıl kaybolmadı? Sanırım seçenek fazlalığı, insanı daha çok kaybettirir.
Onun hayatında seçenek yok. Ama yön var.
“Buradan çıkacağım” netliği var.Bende seçenek var. Ama o netlik yok.
O yüzden kitap bittikten sonra elimde kalan şey hikâye değil.
Bir soru: Ben neden kayboldum?
Tavsiye eden; Beklerkendeki okura teşekkür ederim.
İyi okumalar...