Kayıp Tanrılar Ülkesi, geçmiş ile bugünün, mitoloji ile gerçeğin iç içe geçtiği, insanın köklerini ararken kendi iç karanlığıyla yüzleştiği katmanlı bir romandır. Ahmet Ümit bu eserde yalnızca bir gizemin peşinden gitmez, aynı zamanda insanın ait olma duygusunu, geçmişle kurduğu bağı ve hafızanın yükünü anlatır, Pergamon’un gölgesinde dolaşan hikâye antik dünyanın izleriyle modern insanın boşluğu arasında köprü kurar. Romanın en dikkat çekici tarafı mitolojik unsurların yalnızca bir süs değil anlatının ruhunu taşıyan bir damar olarak kullanılmasıdır, tanrılar efsaneler ve eski hikâyeler bugünün insanının yalnızlığıyla yan yana gelir, bu yüzden anlatı yalnızca bir araştırma değil insanın kendi geçmişini anlama çabasına dönüşür. Ahmet Ümit’in dili akıcıdır ama bu akıcılığın içinde düşünsel bir derinlik vardır, okur olayların peşinden giderken aynı zamanda insanın varoluşuna dair sorularla karşılaşır, roman ilerledikçe insanın yalnızca bugününden ibaret olmadığı duygusu belirir. Kayıp Tanrılar Ülkesi inanç kimlik ve hafıza üzerine kurulu bir romandır, tanrıların yok oluşu insanın içindeki boşluğa işaret eder, bu yüzden anlatı dışarıdan bir arayış gibi görünse de içsel bir yolculuğa dönüşür, kitap bittiğinde geriye yalnızca çözülmüş bir gizem değil insanın kendine dair sorduğu o eski soru kalır, insan köklerinden uzaklaştıkça kendini de kaybeder mi.