Anton Çehov ile kesin olarak yollarımı burada ayırdım. Vişne Bahçesi nedir, ne anlatır, gerçekten merak ettim ama sonunda şunu anladım: hiçbir şey.
Bir aile var, bir mülk var, bir geçmiş var… ama ortada ne gerçek bir çatışma var ne de insanın içine işleyecek bir derinlik. Herkes konuşuyor ama kimse bir yere varmıyor. Ev gidiyor, hayat dağılıyor ama insanın içinde en ufak bir sarsıntı bile olmuyor. Ben iki asır önce yaşamış bir ailenin olaysız dağılmasını izlemek zorunda mıyım gerçekten? Üstelik bu kadar ruhsuz bir şekilde?
Çehov’un derdi belli: hayatın sıradanlığını göstermek. Ama ben edebiyatta sıradanlık görmek istemiyorum. Ben bir karakterin içine girmek, onunla yanmak, onunla yıkılmak istiyorum. Burada ise sadece uzaktan bakıyorum. Ne acı bana geçiyor ne de bir anlam kalıyor.
Açık konuşayım: Bu metin bana hiçbir şey hissettirmedi. Ne üzüldüm, ne sinirlendim, ne de etkilendim. Sadece ‘e peki şimdi ne oldu?’ diye kaldım. Eğer edebiyat buysa, ben o edebiyatı istemiyorum.
Benim aradığım şey bu değil.