Lou Andreas-Salomé, ilk feminist kadınlardan biri, kendi zamanının çok ötesinde yaşamış, özgürlüğü yalnızca bir fikir değil, bizzat hayatının biçimi hâline getirmiş bir kadındı; St. Petersburg’un soğuk disiplininden çıkıp Avrupa’nın düşünce dünyasına uzanan yolculuğunda, Friedrich Nietzsche’nin büyük aşkına rağmen kendini seçecek kadar cesur, Rainer Maria Rilke’nin ruhunu besleyecek kadar derin ve Sigmund Freud ile insanın karanlık iç dünyasına bakacak kadar meraklıydı; o, aşkı bir bağlılık değil bir özgürlük alanı, kimliği ise sabit bir cevap değil sürekli değişen bir soru olarak gördü ve tam da bu yüzden hayatı, kesinliklerden çok arayışlarla örüldü. Bu ruh, Arayışlar: Salome içinde yeniden doğar; romandaki Salome, Lou’nun bir kopyası değil, onun içsel yankısıdır—ait olamayanların, inanç ile şüphe arasında sıkışanların, kendini bulmak için önce kendini kaybetmeyi göze alanların sesi; böylece hem Lou’nun hayatı hem de roman, tek bir derin hakikatte birleşir: insan, özgür olmak istiyorsa, önce kendine yabancılaşmayı göze almak zorundadır.Kitapta çoğu cümle çok derinlikli ama en sevdiğim cümlesi şuydu: ‘resim yaparken insan hep biraz aşıktır aslında’