Gönderi

Puan vermedi·184 syf.··
2026 18. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2026 17:09
Distopya olarak tanımlanabilecek bu eserde, distopyanın alışıldık kalıplarına pek rastlamıyoruz. Ne belirgin bir politik rejim var ne de geçmişte yaşanmış bir felakete dair bir bilgi. Hikâye, adı olmayan genç bir kızın gözünden anlatılıyor. Bu genç kız, otuz dokuz kadınla birlikte yeraltında, demir parmaklıklarla çevrili kapalı bir mekânda yaşıyor. Etrafta gardiyanlar dolaşıyor ve sürekli bu kadınları gözetliyor. Kadınların birbirlerine dokunması, gardiyanlarla konuşması yasak. Tuvalet bile ortalıkta açık bir şekilde, mahremiyete kesinlikle izin verilmiyor. Her eylem gardiyanların gözleri önünde gerçekleştirilmek zorunda. Anlatıcının diğer kadınlardan en önemli farkı, neredeyse doğduğu andan itibaren burada olması. Diğer kadınlar yetişkinken buraya hapsedilmiş ama anlatıcımız daha bebekken (kadınların varsaydığı üzere) bir hata sonucu bu kadınların arasına düşmüş. Dolayısıyla dış dünyaya, geçmişe dair hiçbir bilgisi yok. Bu durum, onun dünyayı kavrayış biçimini de doğal olarak diğer kadınlardan büyük ölçüde farklılaştırıyor. Çünkü o kaybetmenin ne demek olduğunu bilmiyor, zaten hiç sahip olmamış. Okur, daha ilk sayfalardan itibaren bir bilinmezliğin içine bırakılıyor: Kadınlar neden orada? Dünyaya ne oldu? Gardiyanlar kim? Dış dünya hâlâ var mı? Jacqueline Harpman bu soruların hiçbirine yanıt vermiyor. Ancak bu suskunluk bir eksiklik değil, bilinçli bir edebi tercih. Çünkü roman, politik bir eleştiriden çok, insan varoluşuna dair derin bir sorgulamaya alan açmak istiyor. Kadınların yaşamı, konuşmayan ve hiçbir açıklama yapmayan erkek gardiyanlar tarafından düzenleniyor. Ancak bu gardiyanlar klasik otoriter figürlerden farklı olarak tehdit etmiyor, cezalandırmıyor açıklama yapmıyor. Sadece varlar ve gözlüyorlar. Arada bir de istenmeyen bir durum olduğunda kırbaç şaklatıyorlar. Sadece görünmez ama mutlak bir iktidarın temsileri onlar. Kadınların bedenleri üzerinde tam bir denetime sahip olmalarına rağmen, onlarla hiç doğrudan iletişime geçmiyorlar. Bu durum aklıma Michel Foucault’nun iktidar anlayışını getirdi: İktidar her zaman konuşmaz, çoğu zaman sadece düzenler, sınırlar ve görünmez biçimde işler. Romanın gündelik hayatı hep aynı döngüde işliyor. yemek, sessizlik ve bekleyiş. Kadınlar saatin kaç olduğunu hangi mevsimde hangi yılda olduklarını bilmiyorlar. Artık kaç yaşında olduklarını bile unutmuşlar. Zaman mefhumu ile ilgili tek çıkarımları anlatıcımız olan küçük kızın görünüşüne bakarak yaklaşık 12-13 yıldır kapalı oldukları. Bu tekdüzelik, okurda güçlü bir varoluşsal sıkışmışlık hissi yaratıyor. Bu noktada eseri biraz Kafkaesk bulduğumu söyleyebilirim. Derken bir olay yaşanıyor, bir kırılma anı diyelim. Onu burada söylemeyeceğim ama bana göre daha da tekinsiz daha da öngörülemez bir dünyaya adım atmış oluyoruz. Anlatıcının zihinsel gelişimi ise romanın en önemli dinamiklerinden birini oluşturuyor. Başlangıçta yalnızca gözlemleyen bir çocukken, zamanla düşünen, sorgulayan ve anlam üretmeye çalışan bir özneye dönüşüyor. Özellikle dikkat çekici olan nokta, anlatıcının toplumsal cinsiyet rolleriyle hiç tanışmamış olması. Erkeklik ve kadınlık gibi kategoriler, onun dünyasında bir karşılık bulmuyor. Bu durum, toplumsal cinsiyetin doğuştan gelen bir gerçeklik değil, kültürel bir inşa olduğu fikrini güçlü biçimde desteliyor. Romanın felsefi boyutu da tam burada derinleşiyor. Anlatıcının dünyasında ahlak, normlar ve hatta dil bile yeniden kurulmak zorundadır. Bu, varoluşçu felsefenin temel sorularından birini hatırlatıyor: İnsan, içine doğduğu koşulların ürünü müdür, yoksa kendi anlamını yaratma kapasitesine sahip midir? Sonuç olarak “Erkek Nedir Bilmezdim”, cevaplardan çok sorularla ilerleyen bir romandır. Okuru rahatsız eden, tekinsiz ama aynı zamanda düşünmeye zorlayan bir metin. Politik bir distopya olmanın ötesine geçerek, insanın varoluşuna, bilincine ve toplumsal inşalara dair derin bir sorgulama.
Erkek Nedir Bilmeyen BenJacqueline Harpman · Can Yayınları · 202653 okunma
·
147 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.