Gönderi

KADIN BEYNİ KİTAP ÖZETİ
Puan vermedi·328 syf.··
2026 4. kitabı
Kitap Özeti ve Değerlendirmesi Louann Brizendine'in “Kadın Beyni” kitabını da şimdi bitirdim. Bir önce okuduğum “Erkek Beyni” kitabında yer verdiğim hususları tekrar etmeksizin, altını çizdiğim bazı satırları sizinle paylaşacağım. 1990'a kadar araştırmacıların kadın fizyolojisine, nöro-anatomisine ya da psikolojisine erkeğinkiyle aynı gözle baktıklarını; Yale'de bir gün deney yaparken dişilerde ne gibi sonuçlar elde edileceğine dair hocasına soru sorması üzerine “Araştırmalarda asla dişi denek kullanmayız; menstrual döngüleri elde edilen verileri mahveder.” şeklinde cevap aldığını nakleder. Brizendine, üniversiteye feminist hareketin yükselişte olduğu dönemde gittiğinden, kadın ve erkek arasındaki farklılıkların politik ve psikolojik olduğunu, cinsiyet ayrımının aile ve kültür kaynaklı olduğunu, suçlunun ise dönemin kültürüne hâkim olan erkek egemen duruş olduğunu düşünürdü. Daha sonra konu üzerinde çalıştıkça erkek ve kadının beyin devrelerinin tamamen farklı olduğunu ve kadınların sık sık yaşadığı hormonal değişikliklerin arzularını, değer yargılarını ve hayatı algılayışlarını birçok yönden etkilediğini keşfediyor. Tıp fakültesinde yaptıkları deneylerde hayvan beyninin dişi ve erkeklerde uterusta farklı geliştiği ve çiftleşme, gebelik ve yavruların yetiştirilmesi gibi dürtülerin hayvan beyninde dahi değiştirilemez şeyler olduğunu tespit ettiklerini naklediyor. Benim dikkatimi çeken ilginç farklılıklardan biri, kadınların bebeklikten itibaren yüz okumada maharetli olmaları hususudur. Küçük kızların dahi ifadesiz yüzleri tehdit olarak algıladıklarını, yanlış bir şey yaptıkları ya da annelerinin kendisini sevmediği şeklinde yorumladıklarını, hatta botokslu yüzlerin bu anlamda dezavantaj oluşturduğunu söylüyor. Bana şunu hatırlattı; bir açık oturumda konuşmacılar arasında hafif sürtüşme çıktığında botokslu kadın katılımcı şu ifadeyi kullanmış: “Yüzüme yansımıyor olabilir ama şu an çok sinirlendim.” :) Buna karşın erkeklerde ise durumun tam tersi olduğunu; bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamaları için gözden yaş akmasını görmeleri gerektiğini belirtiyor ve şu ilginç tespiti yapıyor: “Belki bu nedenle kadınlar erkeklerden daha rahat ağlayacak, erkeğin görmezden gelemeyeceği kadar açık bir acı ve mutsuzluk sinyali gönderecek biçimde evrilmişlerdir.” Anca anlıyoruz. :) Erkek beyninde çoğu duygunun, güdülerden çok rasyonel düşünceyi harekete geçirdiğini; tipik bir erkek beyninin bir duyguya karşı tepkisinin, onu ne pahasına olursa olsun görmezden gelmek şeklinde olduğuna dikkat çeker ve bir erkek beyninin duygusal anlamda ilgisini çekebilmek için kadının bağırmaya denk bir eylem yapması gerektiğini belirtir. Bir başka öne çıkan farklılık ise kadınların kavgadan kaçınırken erkeklerin hiçbir şey yokken bir anda yumruk yumruğa dövüşmeye başlayabilmeleridir. Her ne kadar modern şehir hayatı yaşıyorsak da vahşi doğada yaşamaya programlanmış vücutlar kullandığımızı, kadınların gerilime verdiği tepkilerin fiziksel tehlike ve hayati tehdit taşıyan durumlara tepki vermek üzere tasarlandığını ve birkaç faturayı bile hayati bir tehdit olarak görebileceklerini vurgular. Bu tepkilerin ise kadın beyninin bahsi geçen türde basit durumlar karşısında bile ailesinin hayatı tehlikedeymiş gibi reaksiyon göstermesine yol açabileceğini ifade eder. Zannediyorum küçük bir örümceği büyük bir ejderha olarak algılamaları da buna dayanıyor. Bir diğer farklılığımız konuşma meselesi. Bu farklılık evliliklerde de sık sık sorun edilebiliyor. Şöyle diyor Brizendine: “Birçok kadın diğer kadınların yanındayken biyolojik olarak rahatlar. Kadınları birbirine bağlayan şey konuşmaktır. Bunda şaşırtıcı bir şey yok; kadınlarda beynin sözel konularla ilgilenen alanları erkeklerinkinden daha geniş olduğuna göre, kadınların erkeklere kıyasla daha çok konuşmaları ve daha çok dinlemeleri de olağan. Rakamlar değişkenlik gösterse de normal şartlar altında bir kızın bir erkekten günde ortalama iki üç kat daha fazla kelime kullandığı biliniyor. Amerika'da, Koloni döneminde 'çok konuşmalarının' cezası olarak kadınlar taş bloklar arasına yerleştirilir ve dilleri tahta bir mandalla tutturulur ya da boğulma noktasına gelene kadar su altında tutularak kadınlara, erkeklere karşılık vermemeleri öğretilirdi. Kadınlar için 'çok konuşmak' diye bir suç gerçekten vardı. Primat kuzenlerimizde bile sözel yetenekler söz konusu olduğunda erkekler ve dişiler arasında büyük farklar vardır. Dişi maymunlar, örneğin, ses çıkarmayı erkek maymunlardan çok daha erken öğrenir ve birbirleriyle iletişim kurmak için kendi türlerinin çıkardığı 17 ses tonunun her birini gün boyunca kullanırlar. Erkek maymunlarsa sadece üç ya da altı tonu öğrenir ve yetişkinliğe ulaştıklarında günlerce hatta haftalarca hiç ses çıkarmadan dururlar. Tanıdık geliyor mu?” Burada da erkeklere küçük bir dokundurma yapmış. :) Ve cinsellik… “Anneler kızlarını bir erkekle çok çabuk yakınlaşmamaları konusunda uyarırlar ve inanın bu öğüt göründüğünden çok daha fazla bilgelik içerebilir. Sarılmak ve dokunmak gibi eylemler beyinde, özellikle kadınlarda, oksitosin salınımına neden olur ve sarılan kişiye karşı güven duyma eğilimi yaratır. Ayrıca size söylediği her şeye inanmanız için gerekli ortamı yaratır. Sarılmakla ilgili bir deneyden, sevgiliyle yaşanan yirmi saniyelik bir sarılmanın ardından beynin doğal olarak oksitosin salgıladığını biliyoruz. Oksitosin sarılanlar arasındaki bağı güçlendirip beyindeki güven devrelerini tetikliyor. Yani güvenilir bulmadığınız bir adamın size sarılmasına izin vermeyin. Dokunmak, bakışmak, olumlu duygusal etkileşim, öpüşmek ve orgazm da kadın beyninde oksitosin salınımına yol açar. Bu tür temaslar beyindeki aşk devrelerinin harekete geçmesinde anahtar bir rol oynayabilirler. Östrojen ve projesteron da oksitosin ve dopamin üretimini artırarak kadın beynindeki bağlanma etkisini tetikleyebilir. Kadınların menstrual döngülerinin farklı haftalarında bu ödüllendirici kimyasallardan, değişken dozlarda aldıkları bir araştırmayla ispatlanmıştır. Bu hormonlar beyindeki dikkat ve hoşnutsuzluk devrelerini kapatarak aşk devrelerini ve annelik içgüdüsünü harekete geçirebilirler. Bir başka deyişle, eğer beyninizde yüksek miktarda oksitosin ve dopamin dolaşıyorsa yargı gücünüz hapı yutmuş demektir. Bu hormonlar beyindeki şüpheciliği tamamen ortadan kaldırabilir.” Daha sonra “Nasıl bu kadar aptal olabildim? Nasıl inandım?” dememek için bu son derece mühim nasihatlere kulak verilmesi gerekir. “Zinaya yaklaşmayın!” emri ilahisi, tam olarak yaklaşmanın nasıl bir bumerang gibi sizi içine çekeceği ikazını yapar. Erkeklerin cinsel eğilimleri, saldırganlıkları ve eylemleriyle ilgili beyin işlevlerini idare eden alanın kadınlardan 2,5 kat daha büyük olduğunu diğer kitaptan da nakletmiştik. Brizendine bu konuda manidar bir çalışmadan bahseder: “Bir erkek ve kadın sıradan bir konuşma yaparken beyin taramaları yapıldı. Erkeğin beyninin cinsellikle ilgili kısımları anında ışıldamaya başladı. Erkek durumu potansiyel cinsel bir randevu olarak değerlendiriyordu. Kadın beyni ise durumu sadece birbiriyle konuşan iki insan olarak değerlendirdi.” “Erkekler cinselliği kadınlardan daha fazla düşünürler. Düzenli olarak boşalmazlarsa erbezlerinde ve prostatlarında sürekli baskı hissederler. Erkeklerin beyinlerinde cinsellikle ilgili alanların büyüklüğü ve bu bölgede harcadıkları enerji kadınlarınkinin iki katıdır. Erkeklerin cinsellik için ayrılmış beyin sistemleriyse her parfüm kokusuyla, yanlarından salınıp geçen her kadınla alarma geçer.” Aslında Kur'ân ve sünnet de erkeklerin bu durumuna vurgu yapar. Koku sürünüp erkeklerin meclisine uğramamaktan eda ile konuşmamaya, tesettüre kadar ölçüler koymuştur. Bilimsel bulgular da ortadadır; ama bunu kadınlara bir türlü anlatamıyoruz. Siz fakültenin kantininde bir erkeğe saati sorup geçtiniz; beyninizde buna ayırdığınız süre beş saniyedir. Ama o erkeğin beyni en az beş saat hikâye kurar bunun üzerine. Devam ediyor Brizendine: “Birçok ilişki terapisti kadınlar için, cinsellikte yirmi dört saat öncesinden itibaren gelişen olayların önemli olduğunu söyler. Erkekler içinse cinsel ilişkiden üç dakika öncesi önemlidir. Kadın beyninin birçok kısmı aynı anda aktif olduğundan kadının öncelikle rahatlayarak ve partneriyle olumlu bağlantılar kurarak havaya girmesi gerekir. Bu yüzden, havaya girmek için güzel geçirilmiş bir yirmi dört saate ihtiyaç vardır; bu yüzden tatile gitmek inanılmaz bir afrodizyaktır. Onu günlük hayatın geriliminden uzaklaştırır. Öyleyse beyler, evet, ona çiçek ve çikolata alın, tatlı sözler söyleyin; işe yaradığını göreceksiniz.” Bu da her iki cins için de birbirlerini anlamaları noktasında mühim bir noktaya temas eder. Erkek soba gibidir, kadın kalorifer peteği gibi. Biri anında ısınır, diğerinin ısınması bir süreci gerektirir. Brizendine'in kitabı yazdığı sürece dair yaptığı şu vurgu, bilimin ne denli politik ve ideolojik rüzgârların etkisinde olduğunu göstermesi açısından önemli: “Derinlerde farklılıklara dayanan ayrımcılık korkusu yattığından yıllar boyunca cinsiyet kökenli farklılıklarla ilgili araştırmalar; bu araştırmaların sonuçları kadınların eşitlik iddialarını zorlaştırabileceğinden yapılmadı. Bu kitabı yazarken beynimde iki sesle savaşmak zorunda kaldım: Biri bilimsel gerçek, diğeri politik olarak doğru olmaktı. Bilimsel gerçekleri, her zaman hoş karşılanmasalar da politik olarak doğru olmanın üstünde tutmaya karar verdim.” Son olarak şu nasihatini verelim: “Kadınlarla, bu kitabı yazarken öğrendiğim tek bir dersi paylaşmam istense, doğuştan gelen biyolojimizi anlamanın geleceği daha iyi planlamamızı sağladığını söylerdim.” Genel değerlendirmemi yapacak olursak; bu kitap Kur'ân ve sünnette yer alan ve sık sık tartışma konusu olan “kaburga kemiği, akıl noksanlığı, şahitlik ve idarecilik” gibi hususların aslında makul bir zemine dayandığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Kadınlar duygusaldır derken bunu hep romantik duygular olarak anlarız; ama sadece o değil; ihtiras, intikam, kaygı, kıskançlık vb. pek çok duygu bunun içine girer ve anında kadına hâkim olup beynin çalışmasını etkileyebilir. Bunlar elbette kadında eksik bırakılmış hususlar değil, icra edeceği misyonun gereğidir; aksi halde çocuk doğurup büyütemez. Dişiliği böyle olmasını gerekli kılıyor. Nasıl ki sigortanın atıp elektriği kesmesi bir kusur değilse, kadının da eksik görünen yönleri bir amaca yöneliktir. Benim arazi aracı ve otomobil metaforumu okuyanlarınız daha kolay idrak edecektir. Hormonal dalgalanmaların hayatı en olumsuz etkilediği dönemler; ergenlik, doğum ve sonrası, menopoz ve aylık adet döngülerindeki bazı süreçler. Hayatında bir kadın olan herkes bunlara vakıf olmalıdır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin.” (Buhârî, Nikâh 79 [r: 5184]; Müslim, Radâ 65 [r: 1468].) Efendimiz (s.a.s.) bu hadisiyle -Allahu â'lem- bütün bu durumu hülâsa etmiştir. Zira bunlar hiçbir kadında değişmesi mümkün olmayan normal süreçlerdir. Erkekler bu durumun farkında olurlarsa hem kendileri hem de hanımları ve kızları rahat ederler. Aynı şeklide kadınlar da erkekleri tanırlarsa son zamanlarda geliştirilen ütopik erkek tipolojilerine inanıp hayal kırıklığı yaşamazlar. Onun için ben evlenecek veya evli olanlara bu iki kitabı da okumalarını tavsiye ederim. Ta ki birbirlerini daha iyi tanıyıp anlayabilsinler. Konu uzamaya müsait ama bu kadarla iktifa edelim.
Duygu ve Düşünce
Kadın BeyniLouann Brizendine · Say Yayınları · 2011815 okunma
·
69 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.