·191 syf.····Okunma: 11 Nisan 2026 22:14 Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim, bu kadar tüylerim ürpererek okuduğum bir kitap olmamıştı. Öyle kişisel ve özellikle Romain Gary’nin bu kitabı yazdıktan sonra hayatının seyri düşünüldüğünde sanki sonunu öngörüyormuşçasına öyle ürpertici ki, kendimi kitap okumuş gibi değil de çok sevdiğim yazarla sabaha kadar oturmuşuz, o bana içini dökmüş, aramızda çok samimi ve güçlü bir dostluk bağı oluşmuş gibi hissediyorum. Çok sevdiğim bir yazara bu denli yaklaşabilmek ve bu kadar yaklaşınca daha da çok sevebilmek inanılmaz mutluluk verdi ama aynı zamanda bana anlattıklarının nereye evrileceğini bildiğim için kitabı bitirince oturup hüngür hüngür ağlamak istedim.
Çoğunluğunu eşi aktris Jean Seberg ile ABD’de, birazını da Fransa’daki olaylara şahit olmak için Paris’te geçirdiği 1968-69 yıllarında yaşadığı bazı olayları anlatıyor Romain Gary. Bir gün sokakta bulduğu köpeğin Siyahlara saldırdığını fark etmesiyle başlıyor anlatı ve metin boyunca bu köpeğin ‘tedavisini’ de takip ediyoruz (hatta sonu inanılmaz!). Köpeğin, Güney’de önceleri kaçan kölelerin yakalanmasında sonrasında ise Siyahilerin ayaklanmalarında kullanılmak üzere böyle yetiştirildiği çıkıyor ortaya. Irkçılığa çok güzel bir metafor olarak da kullanıyor köpeği Gary. 1968 ayaklanmalarını anlatıyor; Vietnam karşıtı protestolar, Martin Luther King suikasti gibi dönemin önemli olaylarında şahit olduklarını da kendine has mizahıyla aktarıyor. Fransa ve ABD’deki protestoları karşılaştırıyor ve yine bu konuda okuduğum diğer metinlerden ayrışan başka bir şey daha yapıyor: CIA’in nasıl ortalığı karıştırdığını atlamadığı gibi Siyahileri de egosunu tatmin etmek ya da vicdanını rahatlatmak için bağış geceleri düzenleyen Hollywood yıldızlarını da eleştiriyor.
Dediğim gibi, Romain Gary ve eşi Jean Seberg’in hikayesini bilince bambaşka bir boyut kazanıyor kitap. Kısaca bahsedeyim: Jean Seberg, hayatı boyunca Afro-Amerikalıların hakları için mücadele vermiş, kazancının çoğunu yardımlara harcamış bir aktris. Bu nedenle FBI’ın kara listesinde; 1970’te hamile kaldığında bebeğin Kara Panterler’den birinden olduğu söylentisini yayılıyor, arkasında direkt Edgar Hoover’ın olduğu söyleniyor. Yoğun stres altındaki Seberg, erken doğum yapıyor ve bebek de kısa süre sonra ölüyor. Sırf bebeğin Beyaz olduğunu göstermek için cenazesinde iki gün boyunca tabutu açık bırakıyorlar. Bundan dokuz sene sonra Seberg şaibeli bir şekilde ölü bulunuyor, eski eşi Gary Seberg’in yaşadıklarından ve ölümünden hep FBI’yı sorumlu tutuyor ve o da bir yıl sonra hayatına son veriyor.
Aslında Romain Gary’nin otobiyografik romanı denince akla “Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı” gelir, ki benim en sevdiğim romanıdır, ama bu daha kişisel bir anlatı bence. Yazarı sevip daha yakından tanımak isteyenler ve/veya konuya ilgi duyanlar mutlaka okumalı.