2024 yılının Şubat ayında okumaya başladığım Engereğin Gözü, bana bir kez daha Zülfü Livaneli’nin yalnızca bir hikâye anlatıcısı olmadığını, aynı zamanda insan ruhunun karanlık ve çoğu zaman görmek istemediğimiz taraflarını da cesurca ortaya koyan bir yazar olduğunu hissettirdi; çünkü bu kitap, yüzeyde 17. yüzyıl Osmanlı sarayında geçen bir hikâye gibi görünse de aslında doğrudan gücün doğasına, iktidarın insan üzerindeki dönüştürücü ve çoğu zaman yozlaştırıcı etkisine odaklanıyor. Masalsı ama bir o kadar gerçekçi anlatımıyla beni yormadan içine çeken bu roman, özellikle bir hadım ağanın, yani Süleyman Ağa’nın gözünden anlatılmasıyla çok daha çarpıcı bir hâl alıyor; çünkü o, güce sahip olmayan ama gücün tam merkezinde duran bir karakter olarak hem sistemin parçası hem de kurbanı gibi. Sarayın dışarıdan görülen ihtişamının aksine içeride korku, güvensizlik ve sürekli değişen dengeler üzerine kurulu kapalı bir düzen olduğunu görmek, ister istemez “bugün gerçekten çok mu farklıyız?” sorusunu aklıma getirdi. Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, iktidarın sabit bir şey olmadığı, aksine el değiştirdikçe kirlenen ve sonunda çoğu zaman şiddetle yok edilen bir yapı olarak resmedilmesiydi; vezirin halk tarafından parçalanarak öldürülmesi ya da padişahın bir anlık öfkeyle verdiği ölüm emirleri, bu kırılganlığın en sert yansımalarıydı. Süleyman Ağa’nın, padişahın zalimliğini bile bir merhamet olarak yorumlaması ise bana gücün yalnızca baskıyla değil, aynı zamanda insanların zihnini şekillendirerek de hükmettiğini düşündürdü; bu noktada Valide Sultan karakteri de sessiz ama etkili varlığıyla, bağırmadan da hükmedilebileceğini gösteren güçlü bir figür olarak aklımda yer etti. Romanı okurken sık sık şunu düşündüm: Engereğin kendisi kadar, ona yaklaşanların da sorumluluğu var; çünkü tehlike çoğu zaman dışarıda değil, ona ne kadar yaklaştığımızda gizli. Livaneli’nin ilk romanı olmasına rağmen hâlâ çok okunanlar arasında yer almasının kesinlikle tesadüf olmadığını düşünüyorum; dili sade, anlatımı akıcı ama alt metni oldukça yoğun bir eser. Tarihi bir roman gibi başlayıp insanın iç dünyasına doğru derinleşen bu kitap, efendi-köle ilişkisini, varlık-yokluk çatışmasını ve insanın güç karşısındaki zaaflarını öyle bir şekilde anlatıyor ki, bazı sahnelerde ister istemez kendi çağımızla bağlantı kuruyorsunuz. Okurken beni en çok etkileyen şey ise şu oldu: geçmişte yaşandığını bildiğimiz bu acıların, aslında insan değişmediği sürece her zaman yeniden yaşanabileceği gerçeği. Bu yüzden Engereğin Gözü’nü sadece bir dönem romanı olarak değil, insanın karanlık tarafına tutulmuş bir ayna olarak gördüm ve açıkçası bu aynaya bakmak her zaman kolay olmadı. Herkese keyifli okumalar diliyorum.