Puan vermedi·435 syf.····Okunma: 13 Nisan 2026 00:13 (Ruth, Martin'e eğer mektup yazmış olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm.. Bu sadece öyle bir yazı) :) Ruth'un ulaşamayan ve ulaşamayacak olan düşünceleri olsun bunlar.
Ruth Morse…
Bir ismin taşıyabileceğinden daha ağır bir yük vardı omuzlarımda. Morselerin kızıydım ben; terbiyeli, ölçülü, eğitilmiş… Edebiyat okumuş, dili bilen, kuralları içselleştirmiş. Bana öğretilen her şeyle “kusursuz” olmaya yakın, ama bir o kadar da eksik.
Bilirdim kelimeleri, cümleleri, kuralları…
Ama hayatı bilmiyordum.
Günlerim birbirinin aynısıydı. Sessiz, düzenli, itaatkâr. Okul ve ev arasında sıkışmış bir varoluş… Annemin bakışlarında hep aynı beklenti: Benim gibi bir kızın, kendi seviyesinde bir erkeği etkilemesi, onun dikkatini çekmesi, usulünce evlenmesi.
Ama ben…
Ne dikkat çekebiliyordum ne de gerçekten görülüyordum.
Ben, erkeklerin gözünde sıkıcıydım. Fazla ölçülü, fazla kurallı, fazla “uygun”…
Oysa içimde, henüz adı konmamış bir boşluk vardı. Annem buna “kadın olmamışlık” derdi. Çünkü bir erkeğe âşık olmamıştım henüz. Çünkü kalbim, bana ait değildi.
Bana ait olan hiçbir şey yoktu aslında.
Ne hislerim, ne seçimlerim…
Toplumun ince ince işlediği o görünmez zincirler, bir kadının ne hissedebileceğini bile belirliyordu. Aşk bile bir sınırdı bizim için. Taşmaması gereken, kontrol altında tutulması gereken bir şey.
Ben yaşamıyordum, Martin.
Sadece bana biçilen hayatı usulca sürdürüyordum.
Sonra sen çıktın karşıma.
Sen…
Hayatın kendisi gibiydin. Dağınık, ölçüsüz, taşkın… Ama gerçek.
Senin yanında ilk kez kendimi duydum. İlk kez bir söz, içimden geldiği gibi dudaklarımdan döküldü. İlk kez bir bakış, korkmadan bir başkasına değdi.
Sen eksiklerini saklamıyordun.
Kabalığını inkâr etmiyor, yoksulluğunu gizlemiyordun. “Değişeceğim,” diyordun. “Biliyorum eksiklerimi.”
Ve bana bakıp, sanki ben başka bir dünyaya aitmişim gibi, “Sen eksiksizsin,” diyordun.
Oysa ben…
Eksiklerimin farkında bile değildim.
Seni sevdim, Martin.
Belki de ilk kez gerçekten hissettim.
Ama aşk, bizim dünyamızda tek başına yeterli değildi.
Hayat, yalnızca duygulardan ibaret değildi. Bir sofranın kurulması gerekiyordu. Bir evin ayakta kalması… Açlık, romantizmin içinde eriyip gitmiyordu.
Sen hayallerine tutundun. “Yazar olacağım,” dedin.
Ben ise seni düşündüm. Aç kaldığın geceleri, geri dönen yazılarını, inatla tükettiğin gücünü… Sen geleceği kurarken, ben bugünün yükünü taşıyordum.
Ama sen beni hiç görmedin o yükün altında.
Senin aşkın bile kendine dönüktü, Martin.
Beni sevdiğini söyledin, ama aslında sevdiğin şey bendeki fikirdi. Ulaşılması gereken, idealize edilmiş o Ruth’tu. Ben değil…
Benim sınırlarım vardı.
Bir evin duvarları kadar dar, bir okulun kuralları kadar katı… Bana öğretilmişti nasıl susulacağı, nasıl geri durulacağı. Bir kadın, haddini bilmeliydi.
Sen ise özgürdün.
Düşmekten korkmadan yürüyebilen, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adam… Denizler senindi, yollar senindi, hayat senindi.
Benimse sadece “olmam gereken kişi” vardı.
Seni sevdim… ama sevgim bile biçimliydi. Güven isterdi, düzen isterdi, bir gelecek isterdi. Bir ev… bir iş… bir hayat.
Sen ise beni bir zirveye koydun.
Oraya ulaşınca her şeyin tamamlanacağını sandın. Oysa insan, hayalini elde edince değil; onu anlamaya başlayınca değişir.
Ve sen…
Hiç anlamadın.
Ben sana geldim bir gece.
Tüm korkularımı, tüm öğretilerimi ardımda bırakıp… Bir kadının yapmaması gereken ne varsa yaparak geldim.
Ama sen yerinden bile kalkmadın.
Çünkü artık sen, Martin Eden’din.
Ve ben… artık senin dünyana ait değildim.
O an anladım.
Sevilmemiştim.
Çünkü sevgi, yalnızca yükseltmek değil; yanında tutabilmektir de.
Sen herkese cömerttin, Martin… Ama bana, kalbine karşı, eksiktin.
Şimdi sana soruyorum:
Eğer ben de senin gibi olsaydım…
Kuralsız, hesapsız, sadece kendim için yaşayan…
Sen yine aynı adam olabilir miydin?
Yoksa seni sen yapan…
Benim vazgeçemediğim o zincirler miydi?