(Ruth, Martin'e eğer mektup yazmış olsaydı nasıl olurdu diye düşündüm.. Bu sadece öyle bir yazı) :) Ruth'un ulaşamayan ve ulaşamayacak olan düşünceleri olsun bunlar.
Ruth Morse…
Bir ismin taşıyabileceğinden daha ağır bir yük vardı omuzlarımda. Morselerin kızıydım ben; terbiyeli, ölçülü, eğitilmiş… Edebiyat okumuş, dili bilen, kuralları içselleştirmiş. Bana öğretilen her şeyle “kusursuz” olmaya yakın, ama bir o kadar da eksik.
Bilirdim kelimeleri, cümleleri, kuralları…
Ama hayatı bilmiyordum.
Günlerim birbirinin aynısıydı. Sessiz, düzenli, itaatkâr. Okul ve ev arasında sıkışmış bir varoluş… Annemin bakışlarında hep aynı beklenti: Benim gibi bir kızın, kendi seviyesinde bir erkeği etkilemesi, onun dikkatini çekmesi, usulünce evlenmesi.
Ama ben…
Ne dikkat çekebiliyordum ne de gerçekten görülüyordum.
Ben, erkeklerin gözünde sıkıcıydım. Fazla ölçülü, fazla kurallı, fazla “uygun”…
Oysa içimde, henüz adı konmamış bir boşluk vardı. Annem buna “kadın olmamışlık” derdi. Çünkü bir erkeğe âşık olmamıştım henüz. Çünkü kalbim, bana ait değildi.
Bana ait olan hiçbir şey yoktu aslında.
Ne hislerim, ne seçimlerim…
Toplumun ince ince işlediği o görünmez zincirler, bir kadının ne hissedebileceğini bile belirliyordu. Aşk bile bir sınırdı bizim için. Taşmaması gereken, kontrol altında tutulması gereken bir şey.
Ben yaşamıyordum, Martin.
Sadece bana biçilen hayatı usulca sürdürüyordum.
Sonra sen çıktın karşıma.
Sen…
Hayatın kendisi gibiydin. Dağınık, ölçüsüz, taşkın… Ama gerçek.
Senin yanında ilk kez kendimi duydum. İlk kez bir söz, içimden geldiği gibi dudaklarımdan döküldü. İlk kez bir bakış, korkmadan bir başkasına değdi.