Yiğit Yavuz

Yiğit Yavuz

YazarÇevirmen
8.3/10
1.479 Kişi
·
6,5bin
Okunma
·
5
Beğeni
·
687
Gösterim
Adı:
Yiğit Yavuz
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1970
1970 senesinde, tiyatro sanatçısı Mustafa Yavuz ve radyo prodüktörü Tülay Kutdemir Yavuz'un oğlu olarak Ankara'da dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği, Ankara ile İzmir'de geçti.

İzmir Karataş Lisesi'nin ardından, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü'nü bitirdi.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün Radyo-TV-Sinema Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisans yaptı.

1989 yılının sonundan itibaren, TRT'de çalışmaya başladı. Henüz üniversite öğrencisiyken video kurgu elemanı olarak girdiği Ankara Haber Dairesi Başkanlığı'nda geçirdiği yılların ardından, Başbakanlık Basın Merkezi'nde görev yaptı. Bir süre özel kanallarda çalıştıktan sonra, TRT'ye prodüktör kadrosuyla döndü.

Halen TRT Trabzon Radyosu'nda radyo prodüktörü olarak çalışıyor.

2003 yılından itibaren kitap çevirmenliğine başladı. Çeşitli yayınevleri için değerli edebiyat ve kültür yapıtlarının çevirisini yaptı. "Radyo'nun Abecesi" adlı kitabı, Ütopya Yayınları'ndan çıktı.

Prof. Dr. Şahinde Yavuz'la evlidir. Işık ve Tan isimli iki oğlu vardır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
198 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Bazı yazarlar vardır, 'yazmak' eylemi onların hayatıdır. Gerçek bir kitap yazmak için ciddi fedakarlıklar yaparlar. Ünlü yazarların popüler kitaplarını okumamış olsanız da mutlaka duymuşsunuzdur. Ama bazı kitaplar vardır ki, asla hak ettikleri yerde değillerdir. Mesela Dostoyevski deyince herkesin aklına elbette Suç ve Ceza gelir, ama Yeraltından Notlar ya da Ezilenler de bir o kadar harikadır. Ya da Martin Eden'ı herkes okumuş olsa bile Jack London'ın Uçurum İnsanları'nı pek az insan duymuştur. Bu hak ettiği yerde olmayan kitaplar aslında oldukları yerde mutludurlar çünkü her kalp her yürek her ruh kaldıramaz bazı kitapları. Şimdi bu kitaplardan birini Uçurum İnsanları'nı size anlatmak istiyorum ama incelemeye başlamadan önce belirtmek isterim ki, ütopik ruhlu bir insansanız bu incelemeyi hemen kapatın çünkü bu kitabı okumak, anlamak için hayal gücünü olağanüstü bir gerçeklikle çalıştırmak gerekiyor. Kalbimizin kırılacağı bir kitap: Uçurum İnsanları...

Önce biraz Jack London'ı ve tarzını anlatalım. Okuyanlar bilirler London, hissetmediği, inanmadığı hiçbir şeyi yazmaz. Onun bir kitap yazması için önce yazacaklarını hissetmesi gerekir. Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş kitaplarında bütün olayları bir kurdun gözünden, bir kurdun duygularıyla müthiş bir gerçekçilikle anlatan; distopya türüne öncülük eden Demir Ökçe'yi biz okurların kitaplığına ekleyen; aşık ve kendine inanan bir adam olan Martin Eden'a hepimizi hayran ettiren adam Jack London...

London okumak çok büyük keyiftir arkadaşlar, bana kitap okuma alışkanlığı kazandıran yazardır kendisi. O'nu okurken yazdıklarını kafanızda canlandırırsanız bambaşka alemlere gidersiniz ve Uçurum İnsanları'nda hepimizi bir bataklığa, bir çöplüğe götürüyor.

Jack London, bu kitabı yazmak için İngiltere'nin en kötü, en bakımsız, en fakir, en pis yerine kısa bir süreliğine yaşamaya gidiyor. Yakın çevresindeki herkes bu kararına ciddi tepkiler gösterirken, London inandığı şeyin peşinden gitmekte ısrar ediyor, o insanları herkesin tanımasını istiyor çünkü fakir olmak asla suç değildir, üstündeki pahalı ceketin ya da yırtık tişörtün bir kumaş parçasından ibaret olduğunu unutmamalı insan. Ama giysilerimizin içinde bir ruh taşırız ve ruhumuz her şeyimizdir, kıyafetimiz fakir olabilir ama ruhumuz zenginse eğer, parayla satın alınacak her şeyin canı cehenneme...

Kıyafetlerinden sıyrılıp bir eskiciye gidiyor London ve yırtık pırtık giysileriyle, bahsettiğimiz mahalleye adım atıyor ve o ilk tepkiyi ''...sokağa adım atar atmaz giysilerimin etkisiyle gerçekleşen statü değişikliğinden etkilenmiştim. Temasa geçtiğim sıradan insanlar hiç ezilip büzülmüyorlardı artık. Ne çabuk !'' syf 14 #106932177 cümlesiyle bizlere kitabın hemen başında gösteriyor. Yani diyor ki kıyafetlerim düzgünken bana bir kral muamelesi yapan insanlar, yırtık giysilerimi giyince beni görmezden gelmeye başladılar, ne çabuk !

İncelemenin bundan sonraki bölümünde hayal gücünüzü çalıştırın güzel insanlar. Hadi hep beraber buz gibi bir havada sokakta olduğumuzu düşünelim. Kalacak hiçbir yer yok, düşkünlerevinden başka. Düşkünlerevine gidiyoruz, kapıdaki sıra metrelerce uzunlukta, sıra bize geldiğince içeri giriyoruz, taş gibi bir yatakta 2 gün yatmamıza ve kahvaltıda bir tas hoşaf ve kaya gibi bir ekmek tüketmemize izin veriliyor. Ama bu 'şahane' yardımın karşılığında iki gün köpek gibi çalıştırılıyoruz. Sömürülüyoruz bir tas yemek için. İki gün sonunda sokağa atılıyoruz tekrar. Parklarda yatmak yasak, eğer olur da açlığın verdiği yorgunluk ve halsizlikle bir parkın çimenlerinde uyuyakalırsak, polis tarafından tekme tokat uyandırılıyoruz.

Diyoruz ki bu böyle olmaz hadi iş bulalım, iş arıyoruz, bir sanayide iş buluyoruz mesela, bizim paramızla haftalık 3 lira kazanıyoruz. Bakın 3 liradan bahsediyorum, bir haftalık kazancımız iki ekmek parası, hem de iğrenç koşullar altında. Çalıştığımız makine elimizi kolumuzu kapabilir, ölebiliriz ama kimin umrunda, biz yüksekteki insanlar için Uçurum İnsanları'yız, yaşamamız bile yasaklanmalı aslında, sırf fakiriz diye.

Haftalık 3 liramızla bir ekmek ve bir elma alıyoruz, bu elmayı cebimizde taşıyoruz her yere ve yemeye kıyamıyoruz. Bu elma bu insanlar için bedeli olmayan bir maden oluyor bir anda. Sonra yeniden sokaktayız, bir sokak köpeği gibi bir binanın dibine kıvrılıyoruz, polis yine geliyor ve bizi kovuyor, asfalta atıyoruz kendimizi soğukta. Bu insanlar, Uçurum İnsanları hayattan tek beklentileri o gün kalabilecekleri bir yer, oysa insan denen varlık, zenginliği ve varlığın getirdiği şaşalı hayatla birlikte, kendisi gibi olmayan, fakir insanları her zaman hor görmüştür. Jack London bunu da ''...onlar için ilerlememek, tekrar Uçurum'a düşmek demektir. Hayatta yapabilecekleri tek şey düşmeye başlamaktır .'' syf 31 #106952664 cümlesiyle anlatıyor. Bu insanların sonu yine uçurum ve daima uçurum. Çünkü uçurum için varlar.

Bu insanlar için tek bir cehennem vardır mesela ;''...bu yoksul, aç insanlar hayal gücü yoksunu ve maddeciydiler; gözle görünmeyen şeylerin varlığından haberleri yoktu ve onları bekleyen cehennemden korkmayacak denli, yeryüzündeki cehennemi kanıksamışlardı .'' syf 83.

Umutları yok, hayalleri yok, amaçları yok. Bir bok böceği edasında yaşıyorlar bu insanlar, zenginlerin ve 'yüksek' insanların artıklarıyla yaşıyorlar. Aslında biliyorsunuz bu insanlardan aramızda olanlar var ve biz sadece seyrediyoruz. İnsan denen bencil yaratık, keşke sana dokunmayan yılan bin yıl yaşayacağına, bütün yılanlar seni yutsaydı.

Ve bir tokat gibi yüzümüze bir cümle bırakıyor London ;''En çarpıcı şey, insanların tümünün sergilediği merhametsizlikti.'' syf 95 #107105620

Değerli arkadaşlar, hayal gücünüz zayıfsa bu kitabı okumayın, zaten başaramazsınız. Her gün yüz liralık menüler yiyorsanız da bu kitabı okumayın, durduk yere şaşalı hayatlarınızdan vakit almayalım !

Ve Jack London...
İnsanlığınla, gerçekçiliğinle ve taşıdığın inanılmaz hassas kalbinle sana sonsuz saygı duyuyor ve seni bir kez daha anıyorum...

''...her şey yolundaydı o zamanlar. Tanrı hâlâ cennetindeydi.'' syf 20

Hangi cennet ???
198 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Sene 1902. Jack London Londra’nın doğu yakasının sefalet içinde yaşayan insanlarını gözlemlemek ve dünyanın geri kalanına aktarmak için yola çıkar.

Her dört kişiden birinin devletin hayır kurumlarında aç biilaç öldüğü, her 1000 kişiden 939’unun sefalet içinde hayata veda ettiği, 8 milyon kişinin açlık sınırında çırpındığı o “büyük imparatorlukta” aynı onlar gibi sefil bir kılıkta, sefil şartlar altında günler geçirir.

Sonra da, her satırında insanı insan olduğuna utandıran bu eseri yazar.

İlk sayfalar beni, kilo alırım korkusuyla “Ama ben börek yiyemem ki!” dediğim bir öğrencilik anısına götürdü. Birazcık harçlık için inşaatta çalıştıklarını, para karşılığı cenaze taşıdıklarını sonradan öğrendiğim birkaç arkadaşımın, yüzüme niye öyle tuhaf tuhaf baktıklarını sonradan anladığım o olayı hatırladıkça bugün bile utanırım.

Kitabı okurken on defa daha utandım. Zaman zaman sahip olduğunuz “şey”lerden utandığınız olur mu hiç? Barındığınız evden, yediğiniz yemekten, soğuk havada sıcacık tutan giysilerinizden... Ben bunu sık sık hissederdim. Bu kitabı okurken hislerim kat be kat arttı. Dünyadaki eşitsizlik on defa daha ökemi kabarttı.

Sosyal ve ekonomik açıdan kendi kaderine terk edilmiş, sokaklarda rastlayınca gözlerine bakmadan geçtiğimiz, yoklarmış gibi davrandığımız nice insan, okuduğum her satırda gelip yakama yapıştı. Ve bu durumun hayatın bir gerçeği oluşu, normalleşmesi, her bir insanı dehşete düşürmemesi bir kez daha kanımı dondurdu.

Hayır! Bu normal değil!

Tek göz odada bir ailenin yaşaması normal değil.

Herkesin o odada yatıp, o odada kalkması, tuvalete gitmesi, çoluk çocuk, anne baba, hepsinin aynı odada tek bir yatakta uyuması, hatta yatağa sığmayanların yerde kıvrılıp yatması normal değil. O daracık odanın gece boyunca ağırlaşmış havasında uyanıp, kahvaltı diye ağıza konulmayacak şeyler yemek, orada çamaşır yıkayıp orada kurutmak, her sofradan doymadan kalkmak normal değil!

Daha kötüsü, bu tek göz evi bile bulamamak, yağmurda, çamurda, soğukta sokaklarda sabahlamak, kaldırımlardaki çöplerle beslenmeye çalışmak, hatta sokaklardan bile kovulmak normal değil!

Erk sahibi olanlar ve onların bir avuç ortaklarının, sömürüp hakkını yediği insanları sokaklarda dahi görmeye tahammül edememesi normal değil.

Toplumun çoğunluğunun henüz beş yaşına gelmeden ölmesi, hele hele ölen çocukların cenazesini kaldıracak parayı bulana kadar cesedi o tek odada muhafaza etmek zorunda kalması normal değil! Gündüz yatakta bekletilen cenazeyi, akşam olunca yatağı kullanabilmek için masaya kaldırmak normal değil!

Kadın, erkek, çocuk, hepsinin birden aç ve sefil bir halde, sağlık koşullarından yoksun deliklere tıkılmasının getirdiği ahlakî çöküntü normal değil!

Bunlar insanlık ayıbıdır, insanlık suçudur!

Bu koşullarda insanca yaşamak hayaldir, namusluca çalışmak hayaldir, umutlarınızın olması hayaldir.

Sonuç, açlıkla ve soğukla boğuşurken şartların dayattığı alçalmışlığa uyum sağlamak, intihar etmek ya da vahşi hayvanlar gibi ölmektir.

Bunlar normal olarak görülemez; bunlar insanlık suçudur!

Ey inananlar, inanmayanlar, her pazar kiliseye gidenler, her cuma camiye gidenler, elde ettiği kazancı bölüşmekten kaçanlar, eşitlikten dem vuranlar, hak yemeyi hak sayanlar, kaynakları bölüşmek istemeyenler, bir babanın çocuklarının açlığına tanıklık etmesine aldırmayanlar, insanı üç kuruşa çalıştırırken milyonlar kazanıp yine de gözü doymayanlar...

Hepiniz bu suça ortaksınız. Yüz yıl da geçse, beş yüz yıl da geçse aynısınız!

İnsan yaşamı bu denli tekinsiz, bu denli sefil yaşanmayacak kadar değerli.

Yardımseverlik iyi de, asıl hedef insanı yardıma muhtaç hâle getirmemek; değil mi?
272 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10 puan
Yarattığının Hakkını Gizleyen Yaratıcı

Eşi ve arkadaşlarıyla birbirlerine korku hikâyeleri uydurup anlattıkları bir akşam bu hikayeyi anlatan sonra da bunu yazı hale getirmiş olan yazar, daha sonra bazı bölümleri çıkararak sadeleştirmeye gitmiştir. Kitabın önsöz bölümünde bu sadeleşmenin hikayenin özüne dokunulmadan yapıldığını da belirtmiştir.

Bilimin en önemli dayanağı meraktır. Yaratıcı Frankenstein, bu merakla ölümün kapatılmış kapısını aralayarak bir canlı var edebileceğini düşünür. Birçok zorlu yolla bunu başaracağını anlar. Üstelik yaratacağı bu canlının devasa büyüklükte ve güçte olması gerektiğini düşündükçe çalışmalar onu daha da cezbeder. Frankenstein ’in bu düşüncesi ölümü yenebileceğine olan inatçı bakışından ileri gelir. Yaratığını heybetli olacak şekilde yaratma çalışmalarına girişir ve çalışmaları sonuç verir; yarattığı canlı yaşar. Ancak Frankenstein yarattığı bu yaratığın can bulmuş halini görünce ondan tiksinir ve onu yalnız bırakır.

Hikayenin buraya kadar olan bölümü aslında çoğu yerden bildiğimiz kısım. Ancak bundan sonra modern kültürün bizlere pompaladığı filmlere göre yaratılmış bu karakterin oldukça farklı bir seyir aldığını anlıyoruz. Yani izlediğimiz karakterle kitapta can bulan karakter arasında farklılıklar var.


Bir adam yalnızca ölümü alt etmek ister. Başarır. Ama düşünmediği bir şey vardır. Bu yaratık kimdir, nasıl bir gelişim süreci gösterecektir.

Şimşeğin elektrik enerjisini kullanarak elektroşok dalgası elde edip bir ritm oluşturmaya çalışan Frankenstein, yazıldığı dönemde bilimkurguya hizmet etse de bize ilerleyen dönemlerde kullanılacak çeşitli yöntemlerin öngörüldüğünü de göstermektedir.

Shelly, Frankenstein’i mitolojiden bildiğimiz, Zeus’tan ateşi çalıp insanlığa bahşeden ve cezalandırılan Prometheus ’la eşleştirir. Modern Prometheus olan Frankestein, tıpkı Zeus tarafından derin bir azaba terk edilen Prometheus gibi azap çekecektir.

1800’lü yılların gotik tarzını romantik ögelerle besleyen ancak bilimin henüz açıklamakta güçlükler çektiği var oluşu ele alan kitap, daha sonraki dönem eserlerini beslemiştir. Hala günümüzde birçok kitapta etkisini hissetmemize neden olan da modern Prometheus’ ların artması ve artacak olmasından ileri gelir.

Tüm bu nedenlerin yanı sıra dilinin akıcılığı, kurgunun sağlamlığı için elbette okunmalıdır. Ayrıca felsefik ve psikolojik yönü çok sağlam kurgulanmış bir kitap Frankenstein. Yaratığımızın gelişim süreci, ruh durumunu ve yaşadığı duygu değişimlerini anlayabilmek için de bir o kadar okunmaya değerdir.

Yazarın genç yaşta bu derece sağlam bir eser bırakması çok dillendirilmiş; ancak kişisel kanaatim bir şey yazmak için gerekli olanın nicel değil nitel olgunluk olduğudur. Shelly, zihninin yapıtaşlarını farklı kaynaklara kanalize etmiş ve bize aslında büyük merak uyandıracağına emin olduğu bilimsel bir de kapı açmıştır.
İzlediklerinize aldırmadan bu kapıdan geçmenizi ve okumanızı önereceğim güzellikte bir kitaptır. :)
Keyifle okuyun…
360 syf.
·10 günde·9/10 puan
“Boyu göklere uzanan bir demircinin vuruşları, çılgın kıvılcımlar saçıyor ufkun örsünde!”

Hayatımın geçen seneden itibaren rotasına yön veren efsane. Yine karşılaştık bu biyografi vesilesiyle.

Her şeyden önce bu biyografiyi yazan James L. Haley’in yoğun araştırmalara ve okumalara harcadığı emeğini takdir etmek gerek. Okurken kitabın ne kadar yoğun bir çalışmayla, sayısız belgelerden süzülen en doğru verilerle oluşturulduğunu anlıyorsunuz zaten. Kaynakça kısmına bakarsanız göreceksiniz. Ne mektuplar, ne belgeler, ne günlükler hatıratlar röportajlar makaleler elden geçirilmiş... Bu kadar çok birbiriyle tutarsız ve sayısız içerik içinden çıkıp çok güzel bir biyografi ortaya koymayı başarmış Haley.

London’ın ateşli savunuculuğunu yaptığı sosyalizmle ilgili çok fazla bilgim olmadığı için yorum yapmayı doğru bulmuyorum. Tabii onun sayesinde bi sempati duymuyor değilim ama konuya ancak ondan öğrendiklerim kadarıyla vâkıfım. Jack London daha çocukluğundan itibaren var olan düzenden ve kapitalizmden en ağır darbeleri yemiş biri olduğu için emek sömürüsüne kin duyması ve hak talebinde bulunup bunun savunuculuğunu yapması kadar doğal bir şey olamaz. Şimdi yaşadığı ıstırap dolu günleri, çalıştığı ağır işleri, gördüğü kötü muameleri tek tek yazacak değilim. O günlerin hakkını burada teslim etmeye kalksam bu inceleme kitap uzunluğunda bir şey olur ki bahsetmemiş hali bile uzun olacak gibi görünüyor. Ama hayatınızın ilk 16 yılına kadar olan kısmını bir gözünüzün önüne getirin. Çektiğiniz tüm acılar, yaşadığınız tüm zorluklar en fazla ne kadardı? Ben şahsen okul dışında o yaşımda hiç başka bir işle meşgul olmadım. Fiziksel olarak beni zorlayacak çok fazla durum yaşamadım ve en büyük derdim herhalde sınav notlarım falandı diyebilirim. Şimdi o yaşlarda aile geçindirme sorumluluğu altında olduğunuzu hayal edin. Sekiz yaşından itibaren para kazanmak zorunda olduğunuzu düşünün. Günün nerdeyse 16 saati çalışıyorsunuz ve aldığınız ücret 10 sent??? Bir de kulağınıza sizin yaptığınız işin yarısını bile yapmayıp aldığınız maaşın iki katını alan insanlar olduğu bilgisi geliyor. O çıldırmışlığı, yılmışlığı hayal edin. Okul okumak falan Jack London için bir süreliğine zaten hikâye. Liseye çok geç başlıyor. Yaşça kendisinden küçük insanlarla aynı okulda okumak, aynı anda okulda yine hademelik yapmak ve alay geçilmelere kulak asmamak zorunda kalıyor.

London sosyalizmi tembelliğinden, çalışmak istememesinden falan seçmiyor. Aksine o çalışmak ve çalıştığının karşılığını almak istiyor. Herkesin aynı yaşam standartlarına sahip olması gerektiğini de savunmuyor. O fırsat eşitliğinin, adil rekabetin ve onurlu çalışma koşullarının savaşını veriyor. Çok çalışan birinin az çalışan birine göre daha çok kazanması, varlıklı biri olması sorun değil. Ama çark işlemesi gerektiği gibi işlesin. Herkes hakkını alsın. Kendisi, kendini “Yük Hayvanı” olarak adlandırdığı, ağır işlerde çalıştığı daha çocukluk döneminde kapitalist sistemin ateşine odun olup yanmayı deneyimlemişti.

Bu günlerin tek olumlu tarafı onun erken olgunlaşmasını, o yaştaki kimsenin sahip olamayacağı denli büyük deneyim kazanmasını ve görüşlerinin şekillendirmesi olabilir.

17 yaşında da “usta denizci” ünvanıyla denize açılma şansı yakalıyor. Gemideki herkesi kıskandıracak bir kaptanlık sergiliyor. Sonraki yıllar sadece maddi beklentiyle Klondike’e altın aramaya gidiyor orda edindiği deneyimlerin ileride yazacağı hikâyelerindeki temaları oluşturacağından habersiz. Burada da hüsrana uğruyor. Birkaç toz parçasından başka altın maltın bulmuyor. Ama benim açımdan süreç sonuçtan daha önemli olduğundan orada maceracı kişiliğinin aldığı haz ve uzun vadede yazarlığına katkı sağlayacak, ona malzeme olacak şeyler yaşadığını düşününce pişman olunacak bir yolculuk gibi gelmiyor bana.

İnceleme çok uzadı ve daha hayatının yarısını bile anlatmış değilim. Ne iki eşinden ne annesinden ne kızlarından ne yazar arkadaşlarından ne katıldığı toplantılardan, verdiği konferanslardan, Japonya’da savaş muhabirliği yaptığı yıllardan bahsedebildim ama amaç zaten kitabın özetini çıkarmak değil, kitabı okumak için iştahınızı kabartabilmek. Umarım okursunuz ve bu harika adama, haklı davasına ve yazarlığa giden yolda geçtiği engebeli yollara bizzat tanıklık edersiniz. Zira maceralarla, zorluklar geçmiş dolu dolu yaşanmış bir hayat söz konusu ve Jack London hep yaşadıklarını anlatmıştır. Kitapta eserlerine de değiniliyor ve görüyoruz ki hep hayatındaki kesitleri kurguyla süsleyerek işliyor. Sadece kitaplarını okusanız bile biyografideki çoğu şeyi artık biliyor olmuş olacaksınız amaaa YİNE DE OKUYUN EFEM.

Ben çok memnun oldum Jack London gibi bir insanın hayatını böylesine özenle hazırlanmış bir biyografiden okumaktan. İyi ki üniversitede ilk senemde, ilk günümde tarih hocam “sizin yaşlarınızda olsam okuyacağım kitap Martin Eden olurdu” demiş, iyi ki kitaplarıyla tanışma şansım olmuş.

Sevdiğim tüm ölmüşlere duyduğum aynı temenniyi onun için de besliyorum. Umarım ruhu şu an nerdeyse huzur içindedir. SEN ÇOK YAŞA KURT
198 syf.
·7 günde·10/10 puan
Jack London birkaç aylığına Doğu Yakası olarak bilinen yoksul bir semtte yaşamak ister.Halktan biriymiş gibi giyinir onların arasına karışır.Burada işçilerin ağır çalışma şartlarına rağmen yeteri kadar değer görmediğini,karnını doyurmak için çöpten çürük yiyecek toplayan insanları ve bunun gibi birçok yoksulluk belirtileri görür.Ve bunları not alarak kitap haline getirir.
Sayfaları çevirdikçe tüylerin diken diken olduğu, insanların yüreğine dokunan bir eser.Dili de oldukça sade rahatlıkla okunabilir.Tavsiye ederim.
272 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
Çok akıcı bir eser. Bir günde baktım son sayfalardayım. Çok bilinen bir kurgunun az bilinen detaylarını öğrenmek gerçekten çok keyifliydi. Hiç sıkmadı desem abartmış olmam. Okunması tavsiye olunur.
435 syf.
·7 günde·9/10 puan
Eserle ilgili bir çift söz edeceklerin çok kalıplaşmış bir giriş cümlesi var “Yarı otobiyografik bir roman, Martin’e bayıldım.”

(Hafif düzeyde #tatkaçıran içerir!)

Ayrıntılı analiz:
https://youtu.be/gqykKoKrSSw

Eseri 257 arkadaşımla #kitapdünyambirlikteokuyor etkinliğimiz kapsamında nisan ayı kitabı olarak okuduk. Yıllar önce İş Bankası çevirisinden okumaya başlamış fakat kitabımın bir arkadaşım tarafından iç edilmesinden dolayı uzun süre tekrar alıp okumak kısmet olmamıştı. Bu sefer yeni bir başlangıç yaparak İletişim’den okudum fakat Cinemre’nin “çılgın” cümlelerini kaçırdığım için biraz da üzüldüm. İletişim de güzeldi, ön söz her zamanki gibi vardı fakat Levent Bey’in değerli dipnotları yoktu.

Kurgu eserlerde yazar ile kitap karakterleri arasında bağ kurma çabası çok risklidir. Bu yorum bir yerden sonra büyük bir karmaşaya neden olabilir ve hatta okurun bu meylini bilen usta yazarlar bilinçli olarak çarpıtma yaparlar.

Peki, Martin Eden kim? Jack London’ın neresinde?
Martin Eden, Jack London mıydı?

Jack London’a göre o bir bireyci ve gaflete düşmüş hırslı bir sosyalizm karşıtıydı. Kendisi ise bir sosyalist olarak bu büyük çukura düşmemişti.
Ve Martin Eden bireyciliğe karşı yazılmış bir parodi romandı. Niçevari bu tipi yerdiğini iddia ediyordu London.

Jack London, roman yayımlandıktan sonra kendisine yöneltilen eleştirileri bu şekilde savuşturmuştu elbette fakat benim görüşüm böyle değil.

Ben romanı okurken neredeyse bütün cümlelerin aslında bir “katarsis” olduğunu hissettim. Jack London, kendi geçmişini, bugününü ve bilinçaltını yapay bir karakter üzerinden çatır çatır aktarmış. Aslında kendi özünde de yatan o bireyci kişiliği herkesin önüne serip “Gelin bakın, onu hep birlikte öldüreceğiz!” diye haykırmıştır.

Martin’in sosyalizme dair yaptığı birçok eleştiri, esasında London’ın kendi içini kemiren ve bulunduğu noktada neden rahat oturamadığını dile getiren sır yüklü bilgilerdir. Çünkü kendisi de Martin gibi çileli bir yolculuktan sonra ünlü bir yazar olmuş ve sonrasında kazandığı büyük ünle birlikte “Devrim için!” imzasının gölgesinde sosyalizme ters bazı görüşlerden sıyrılamamıştır.

Martin Eden’da yer alan ana karakterlerin çoğu London’ın kendi hayatında etki bırakmış bazı tiplerdir. İlk aşkı Mabel, kitap dostu Sterling; Ruth ve Brissenden olarak karşımıza çıkarken koldaşı Joe ve bir türlü sevmeyi beceremediği emekçi sevdalısı Lizzie de London’ın geçmişine ait duygu kırıntıları içeren etkileyici kişilerdir.

Yusuf Atılgan’ın da dediği gibi “Bay C Lizzie’nin peşinden gitseydi roman burada biterdi.”

Eserde işlenen ana konu “genç ve kaba bir denizcinin yazar olma macerası” gibi görünse de aslında derindeki “fikir inşası” süreci asıl konudur. Martin’in tıpkı Hay bin Yakzan’daki gibi sıfırdan ve kendi çabasıyla “olmuş” bir insana dönüşme çabası her okurun mutlaka tanıklık etmesi gereken bir süreç.
Toplumun riyakârlığını gözlemdikçe dibi boylayan gerçekçi bir karakterin hazin öyküsü: Martin Eden


Her yaşta, her çağda, bir daha bir daha okunmalı.
512 syf.
·4 günde·8/10 puan
Açıkçası genellikle mısra okumayı sevmediğim için kitap beni başlarda sıktı ,hatta ilk defa bir kitabı yarıda bırakmayı düşündüm. Çünkü hiç okumadığım bir tarzda yazılmıştı. Fakat o mısraları okudukça o mısraların içinde kaybolmam uzun sürmedi.

Yazar İncil'den esinlenerek bir biz okuyucuya:
Tanrı'yı
Şeytan'ı
Havva'yı
Adem'i
Cennet'i
Cehennem'i
Yeni doğmakta olan toy dünya'yı
Yasak meyva'yı
İnsanoğlunun ilk itaatsizliğini
İyilik ile kötülük arasındaki mucadeleyi
destansı bir dille anlatıyor.

Kitap her ne kadar güzel anlatım ve güzel diyaloglar içerse de okunması zor ,ve dikkat gerektiren kitaplardan.
Jonh Milton'un şu sözüne imzamı atarım;
"Cehenneme gidebilirim, ama böyle bir Tanrı hiçbir zaman benim saygimi kazanamaz."

Zor kitaplardan da olsa okunması gerekir diye düşünüyorum:))

Yazarın biyografisi

Adı:
Yiğit Yavuz
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1970
1970 senesinde, tiyatro sanatçısı Mustafa Yavuz ve radyo prodüktörü Tülay Kutdemir Yavuz'un oğlu olarak Ankara'da dünyaya geldi. Çocukluğu ve gençliği, Ankara ile İzmir'de geçti.

İzmir Karataş Lisesi'nin ardından, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü'nü bitirdi.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün Radyo-TV-Sinema Ana Bilim Dalı'nda yüksek lisans yaptı.

1989 yılının sonundan itibaren, TRT'de çalışmaya başladı. Henüz üniversite öğrencisiyken video kurgu elemanı olarak girdiği Ankara Haber Dairesi Başkanlığı'nda geçirdiği yılların ardından, Başbakanlık Basın Merkezi'nde görev yaptı. Bir süre özel kanallarda çalıştıktan sonra, TRT'ye prodüktör kadrosuyla döndü.

Halen TRT Trabzon Radyosu'nda radyo prodüktörü olarak çalışıyor.

2003 yılından itibaren kitap çevirmenliğine başladı. Çeşitli yayınevleri için değerli edebiyat ve kültür yapıtlarının çevirisini yaptı. "Radyo'nun Abecesi" adlı kitabı, Ütopya Yayınları'ndan çıktı.

Prof. Dr. Şahinde Yavuz'la evlidir. Işık ve Tan isimli iki oğlu vardır.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 6,5bin okur okudu.
  • 213 okur okuyor.
  • 3.406 okur okuyacak.
  • 85 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları