Yalnız Hatta Yapayalnız

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.259
Gösterim
Adı:
Yalnız Hatta Yapayalnız
Baskı tarihi:
Ocak 2018
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053113614
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Destek Yayınları
Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)

Sevilmemişlerin ve çok üzülmüşlerin tedirginliği vardı onda.

“Ah be Sait...” dedi Mina Urgan. “Kendini yalnızlığa mahkûm etmişsin sen. Sevdiğin kadınlar bile seni daha fazla yalnızlaştırmak için hayatındalar. Paylaşmak için değil, savaşmak için seviyorsun onları. Kendinden alamadığın intikamı, onlar alsın istiyorsun. Bu sevmek değil ki...”

İçi de, dışı da yaralıydı Sait’in. Havanın değdiği her yeri zonk zonk atıyordu. Ayağa kalkmayacağını düşündü bir an. Fena halde başı dönüyordu.

“Haklısın...” dedi. “Sevmekten anladığım şey bambaşka...”

Yalnız hatta yapayalnız büyük hikâyeci Sait Faik Abasıyanık’ın sıkıyönetim mahkemeleriyle, sivil polislerle, ucuz Rum kızlarıyla, büyük aşklarla, derin yalnızlıklarla, meyhane masalarıyla, kıraathanelerle, arka sokaklarla, denizle, martılarla, balıkçılarla, sigara dumanıyla, hayal kırıklıklarıyla ama en çok da yazma tutkusuyla dolu, naif anlatımlı, sürükleyici bir dönem kitabı...

Okurken elinizden bırakamayacağınız, Sait Faik Abasıyanık’ı yeniden keşfedeceğiniz, 1940’lı yılların siyasi havasını derinden koklayacağınız, sürükleyici kurgusuna kapılıp gideceğiniz bir roman...
392 syf.
·7 günde·9/10
İki arkadaş vardı. Birisi uzun boylu ,temiz yüzlü, zayıf, arkasından kamburu çıkmış. Diğeri balık gözlü, kısa boylu, sarı kırçıl saçlı. Balık gözlü olan huzursuz, öfkeli, yalnız, kendi tabiriyle lüzumsuz bir adamdı. Şehrin sokaklarını yürüyerek gezerdi, sabahtan akşama kadar. Arardı, yaşamın anlamını arardı. Hayatı boyunca bulamayacağı huzuru arardı. Herkesi tanırdı; entelektüelinden, hayat kadınlarına kadar.. Şehri sanki o doğurmuştu. Tüm insanları içinden, hayal dünyasından çıkartmıştı.. Kimsenin yanında çok uzun süre vakit geçiremezdi hayatına giren kadınlar dahil, muhakkak bir huzursuzluk çıkartırdı ya da canı sıkılır kaçardı.

Balık gözlü adamın huzur bulduğu, uzun zaman vakit geçirmeyi sevdiği tek yer bu uzun boylu arkadaşının yanıydı. Otururlar bira içerler, balık gözlü adam uzun boyluya şiirler okuturdu. Bazen gücendirirdi uzun boylu adamı ama bu gücenme çok uzun sürmez, kısa sürede muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ederlerdi. İkisi de aynıydı çünkü. Kendi sanat anlayışlarından ötürü çok sert tepkiler görmüşlerdi. Onlara göre dönemlerinin sanat çevresi yapmacıktı vıcık vıcıktı. Hayatın anlamı dünyanın içinde, sokaklarda, denizde martılarda, küçük insanlardaydı.

Balık gözlü adam büyük şehirden uzun zamandır kaçmış adadan çıkmaz olmuştu. Balıkçı kahvelerinde vakit geçiriyor, balığa çıkıyor, bir kayanın üzerinden dünyayı izliyordu. Bir gün şehirden bir arkadaşı geldi, apar topar aldı vapura bindirdi. Uzun boylu arkadaşına bir şey olduğu kanısındaydı balık gözlü adam. Ne olduğunu sordu arkadaşına, dün akşam kaybettik cevabının alınca yıkıldı adeta. Güverteye çıktı, “Ulan Azrail! Ciğerinin yarısı çürümüş, sirozlu 44 yaşında Sait Faik’ı bırakırsın da gider 36 yaşındaki Orhan Veli’yi alırsın. Adaletin var mı lan senin??” dedi.

Şehre indiler. Orhan Veli’nin alkolden komaya girerek öldüğü söyleniyordu. Sait buna hiç inanmadı, alkolden ölünseydi ben ölürdüm, diye düşündü. Nitekim gerçekte kısa sürede ortaya çıktı. Bir hafta önce çukura düşen Orhan Veli’nin beyin damarlarından biri çatlamıştı. Mezarının başında arkadaşına şu cümleyi kurdu Sait, “Merak etme çok yakında tekrar görüşeceğiz.” Dört yıl sonra da tuttu sözünü, 12 Mayıs 1954 yılında 48 yaşındayken sirozdan öldü Sait Faik ABASIYANIK.

Bu huzursuz, yalnız, başkası tarafından kalemine tek kelime yazdırılamamış, sanat çevresi tarafından hayal dünyasında yaşadığı için her zaman eleştirilmiş balık gözlü adamdan da günümüze Türk Edebiyatının şeklini yönünü değiştirmiş hikayeler kaldı. İyi ki vardın, iyi ki dik durdun iyi ki yaşadın..

Sait Faik Abasıyanık’a en derin saygı ve sevgilerimle…

Bu incelememi sevgili Ayşe* ithaf ediyorum.

Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

https://www.youtube.com/watch?v=20QC9izggeA

Herkese keyifli okumalar dilerim..
392 syf.
·8 günde·9/10
İstanbul'dayız..

Masmavi, denize nazır pırıl pırıl bir gün, tepemizde martılar seyrediyor. Karşıdan ufak tefek çipil gözlü bir adam söylene söylene geliyor, belli ki yine kızmış birilerine. Sokağın tam karşısından bir kadın sesleniyor adama;

-Ah vre Sait neredesin?

Sait durgun, her zamanki gibi kafası bir hayli karışık. Cebinde eczaneden yeni aldığı ilaçlar, bir tomar sarı müsvedde kağıt, Beyoğlu, Bomonti, Bâb-ı Âli kaldırımları arşınlıyor. İnsanların yüzlerini izliyor, her yeni yüz de yeni bir hikaye, her yeni yüz de eski bir sevgilinin silueti canlanıyor. Ne güzel kadınlar sevmişti oysa ki, ne çok aldanmış, ne çok kanmış, kanmak istemişti.

Salaş bir rum meyhanesine daldı bodoslama, girişin solunda ki üçüncü masada en sevdiği dostu hani şu ''Rakı şişesinde balık olsam!'' diyen. Kadehler dolduruldu, sigaralar yakıldı, şiirler, mecmualar, öyküler, eski aşklar, tadı damakta kalan her şeyin üstünden bir iki kez daha geçildi. Yüksek sesle bir iki şiir okunup, üstüne sigaralar tekrar, tekrar tellendirildi.. Koca koca adamlar rakı şişesinde balık olup denize karıştı..

Memleketin vaziyeti karışık, yazar çizer takımının metrekaresine bir sivilin düştüğü yıllar. Bizimkinin işi yok siyasetle, memleket meseleleriyle. Kalemini hiç kaldırmadan yazmak, rum sevgilisinin koynunda uyanmak, sokağı caddeyi içine çekercesine doya doya koklamaktan, yaşamaktan başka gayesi yok.

Ama küstürdüler bu kendi halinde adamı.. Önce kalemini bıraktı, sonra sevdiği kadınları.. Daha çok sokağa vurdu kendini, nerede dikkat çekmeyen hayat varsa, onları izledi kendi köşesinden. Senelerce içinde bir fiil topladı geçip giden yaşamları.. Ve bir gün tekrar özgür bıraktı kalemini, geçmişten intikam alırcasına, yazdı, yazdı, yazdı..

Ve bir gece omuzları daha fazla taşıyamadı bu yalnız adamı.. Yalnız geldiği bu hayata Yapayalnız veda etti. Önce martılar öksüz kaldı, sonra balıklar..
392 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
Önce romandan bağımsız olarak Sait Faik Abasıyanık deyip gözümü kapayalım, buyrun beraber deneyelim. Onu okuyanlar aşağı yukarı bana katılacaktır diye düşünüyorum.

Benim aklıma ilk gelen deniz olur. Denizin ortasında küçük bir balıkçı teknesi, hatta bir sandal. Yalnız bir sandal... Yalnızlık... Sait Faik'in yalnızlığından ziyade anlattığı yalnız insanlar, yalnızlıklar...
Bir köpek, sevgi dolu... Sevgi gören ve sevgi veren…
İçinde çocuk olmayan bir çocuk parkı... Gece olduğunda evsizlerin konakladığı, yalnızların evi bir park…
Bir kahvehane; bazen sohbetlerin, bazen yalnızlıkların doldurduğu sabahçı kahveleri…
Dertli bir kadın, kederli bir adam. Yan yana duran bir çift, konuşmayan; ama bakışlarıyla çok şey anlatan…
Bir mektup… Bir dosta yazılmış… Küfürlü de olur fark etmez, yeter ki samimi olsun, içten olsun…

Benim aklıma bunlar geliyor... Olaylardan değil, bir bakıştan; cümlelerden değil, bir kelimeden; entrikalardan değil, yalnızlıklardan hikâye çıkaran adam: SAİT FAİK ABASIYANIK.

Şimdi de romanı okuduktan sonra zihnimde oluşan Sait Faik’e bir bakalım: Yapayalnız bir adam; ama yalnızlığı hak eden bir “Sait”. Çünkü hemen hemen herkesle kavga eden, erkeğe veya kadına düşünmeden şiddet uygulayabilen, aksi, beceriksiz, alkolik, sevgilisinin ensesine ensesine vurabilen bir serseri… Romandaki “Sait” dediğimde aklıma gelen ise bunlar. Hatta bir elinde fıstık, bir elinde bira şişesi; sabahtan akşama dek millete laf atan sarhoş bir adam bile diyebilirim. Gerçek Sait Faik Abasıyanık da böyle olabilir mi, bilemem. Günümüzde bile yaşamış olsaydı gerçek hayatını bilemezdim elbet… Ama benim öykülerinden tanıdığım Sait, insan sevgisiyle, yaşam sevdasıyla hayat bulan bir aşk adamı… Onun aşkı dünyayla, insanlarla, sokaktaki simitçiyle…

Sait Faik deyip gözümü kapattığımda aklıma şiddet, kavga, sinirli bir adam hiç gelmedi. Gelseydi söylerdim, valla, gerçekten söylerdim. Kitabı beğenmedim demiyorum; ama sanki bizim kalbimizde, zihnimizde olan Sait Faik'ten uzaklaştırdı bizi biraz. Muhayyelimi somutlaştırmaya çalıştı belki. Gerçekte kitapta geçen özellikleri olabilir yazarın; ama biz okurların Sait Faik'i asla sinirli, kavgacı biri değil. Okurlarının onu öyle hatırlamasını istese Sait Faik başarırdı, bunu çok güzel de yapardı eminim. Öyle bir yazardı ki, hepimiz kavga etmeyi çok güzel bir şey sanırdık, zevk için adam döverdik. Dövüş Kulübünün adı Sait faik kulübü olurdu. Yazdı mı sağlam yazardı çünkü Sait Faik.

Sait Faik’i hiç okumasam, bu kitabı beğenir miydim onu da bilemiyorum. Kitabı beğenmemin sebebi “Sorumlu Avare” yazarı sevmemden kaynaklı duygusal da olabilir. O yüzden Sait Faik’le bu eserde tanışmış bir okurun düşünceleri daha somut ve net olabilir. Romanın ortalarına doğru aslında yazarı sadece olumsuz eleştirmeyi düşünüyordum. Çünkü kadın erkek dinlemeden şiddetin esiri olmuş alkolik bir Sait Faik vardı kitapta. 200lü sayfalardan sonra şiddet içeren bölümler azaldı, Yaşı ilerledikçe bizim Sait de uysallaştı, olgunlaştı. Kitap hakkında hala iyi bir şey söylemedim bu arada değil mi? Hemen söyleyeyim. Yazar Özlem Esmergül, derin bir çalışmadan sonra kaleme almış romanı, bu belli. Okuduğum anıları buldum romanın içinde, çok güzel hikâyeleştirmiş. Gerçek yazarları, kişileri bir roman karakteri olarak önümüze başarılı bir şekilde sunmuş. Sait’le gülüp ağlamış ki roman karakterini gerçek bir kişiden, hayatta olmayan kişilerden çıkarmış; sanki onlarla konuşmuş gibi.

Her ne kadar haklı veya haksız yazara kızdığım bölümler olsa da, özellikle belirttiğim gibi kitabın yarısından sonra, zevkle okuduğum bir eser oldu. Bir Sait faik kitabı yazacaksanız isim seçmede pek zorlanmazsınız. Buyrun size küçük bir araştırmayla bulabileceğiniz birkaç lakabı: İstanbullu Öykücü, H20 (Sulu Sait), Sorumlu Avare (Benim En Sevdiğim), Gözlemci Balıkçı, Çakırkeyif Sirozlu, Küfürbaz Şair, Züğürt Yazar… Özlem Esmergül de güzel bir isimle eserini taçlandırmış. Zira benim de Sait Faik’i tanımlarken en çok kullandığım kelime “yalnız” oldu.

Sonuç olarak romanla ilgili tavsiyem şudur: Hiç Sait Faik okumadıysanız öncelikle en az beş Sait Faik kitabı okuyun. Yazarı seveceğinizi ümit ediyorum. Sait Faik’i okumayı sevdiğiniz takdirde, romandaki Sait’i de ne yaparsa yapsın, eminim ki çok seveceksiniz.

Ayrıca kendisini anlatan bir kitapta son cümlenin Sait Faik’ten gelmesini beklerdim. Ben yazıma onun kendisini anlatan cümleleriyle son veriyorum…
“Bir saadet denizi içinde felaketlerden kurtulmuş bir sandal gibiyim; yelkenler paramparça, sandal su içinde. Hayır, sandalcı gibiyim.”
“Ben, sandallar içinde bir sandal, denizler içinde bir deniz, insanlar içinde bir insan.”
SAİT FAİK ABASIYANIK
392 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10
Giderse bir anne, oğlunu bırakıp, bu terk edilmişliğin verdiği eksiklik duygusunu kaybedemiyor kimi çocuk, kimi büyüyemiyor hep çocuk kalıyor, kimi öfkeleniyor herkese her şeye, kimi nefreti öğreniyor, kimi acımasız oluyor hayata karşı, kimi kabulleniyor çaresiz, kimi güçleniyor daha çocuk yaşta… Sait Faik; bu eksiklik duygusunu kaybedemeyenlerden, büyüyemeyenlerden bir tarafı çocuk kalıp, çocukça hatalar yapanlardan ve en çok ta öfkelenenlerden. Öfkeliydi Sait çok öfkeliydi. Sinirlenince ortalığı yakıp yıkmasının, masayı, duvarı yumruklamasının, dostlarının kalbini kırmasının hatta sevdiği kadınları hırpalamasının bu öfkesinin ardına gizlediği bir imdat çığlığı olduğunu kendi de bilmiyordu belki.
Şehrin görünmeyen arka sokaklarında yürür, kenarda kalan insanları yazar ve bu yüzden kenarda kalan kadınları, Aleksandra’ yı Eleni’ yi sever, onlarda cehaletin mutluluğunu bulduğunu zanneder ve yanılırdı Sait. Kadınlar; Aleksandra, Eleni, Vedat, Barbara, Leyla, en çokta ahh en çokta Makbule hanım….
1940- 1950 yılları. Bir tarafta; komünist suçlaması yaparak sevmediği komşusundan kurtulanların olduğu, diğer tarafta Müslümanların, Hristiyan ailelerinin çocuklarının vaftizlerine gittiği, Ermenilerin, Müslümanların mevlutlerinde lokum yediği, diğer tarafta da, Hitler’ e alkış tutup harbi Almanların kazanması için dua edenlerin ülkesi.. Dünya üzerinde yeni haritaların çizildiği, harplerin, yokluğun, adaletin, isyanın, ütopyanın ve mücadelenin doğurduğu acılı bir kuşağın hikayesi..
Nazım Hikmet’ in kitaplarının resmini Abidin Dino’ nun çizdiği, Sipahi ocağı sigarasının üzerinde Bedri Rahminin koşan mızraklı atlarının olduğu yıllar.
Gencecik bir kız Mina Urgan, Nurullah Ataç, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Veli, Salah Birsel, Sabahattin Ali ve nice şairin, yazarın aynı havayı soluduğu yıllar.
‘’Şimdi otursam Nisuaz Pastanesine bir çay söylesem, ya da Cumhuriyet Meyhanesinde kenarda bir masaya kurulsam, patlıcan kızartması istesem, bir de bira buz gibi. Rıfat yeni çıkmış içerden, Orhan Veli askerden dönmüş, gelseler birer birer masama, birde Sait Faik girse içeri koşarak’’ diyesi geliyor insanın.
Ah vre Sait.
Arkadaşlarının ‘’Abasızın Mançuka’’ dediği haşarı burjuva çocuğu Sait’ ten, ‘’Kalabalığın içinde fark edilmeyen herkesin iyi bir hikayesi vardır’’ diyen ve sahici insanların sahici öykülerini yazan, yalnız hatta yapayalnız bir Sait’ e dönüşünün romanını yazmış Özlem Esmergül. Peki Özlem Esmergül kimdir, nasıl olup ta Sait’ i bu kadar içten bu kadar doğal aynen onun öykülerinde ki gibi sahici yazabilmiştir. Bu röportajla daha iyi tanımak mümkün yazarı.
http://www.adalargercek.com/...ta-yapayalniz/16593/
1940 lı yılların, küçük sarı kağıtlarına parmak kadar kalmış kurşun kalemlerle öyküler yazan, yamalı pantolonlu, balıkçı gömlekli, eskimiş pardösülü, Sait Faik’ i, 2000’ li yıllarda bir yayınevinin genel yayın yönetmeni aynen onun gibi sahici yazsın. Hayat hangi dönemde kimleri aynı duyguda birleştirecek bilinmiyor. 1940’ ların Vedat, ya da Barbara’ sıdır belki de 2000’ li yılların Özlem Esmergül’ ü… Kızarmıydı Sait bir romanın kahramanı olduğuna acaba? Bence kızmazdı…
Ben şimdi uzun yıllar önce okuduğum Mehmed Kemal’ in ‘’Acılı Kuşak’’ adlı kitabını çekip alacağım kitaplığımdan. Bugün ki aklımla bir kez daha karıştıracağım sayfalarını. Belki yeni satırlarım olur altını çizeceğim. Özellikle Sait Faik’ in bölümünde…..
392 syf.
▶Burgaz Ada denilince akla Sait Faik gelir.Usta yazarın Adada bıraktığı bir çok iz vardır.
Bu izlerden biri de Rum kızı Aleksandra ile yaşadığı dillere destan olmuş aşk macerasıdır.
Aleksandra'yı annesi Makbule hanım gelin olarak kabul etmez ayrıca Sait Faik'in arkadaşları da bu kızın kendisine uygun olmadığını düşünmektedir.
Sait Faik körkütük aşık olmasına rağmen içindeki şüphelerden emin olamaz ve Aleksandra'nın sevgisini sınamak adına ona bir oyun oynar...
'
'
▶Çok güzel bir kitap okudum.
Sait Faik Abasıyanık'ın hayatına dair kulaktan dolma bilgilerim mevcuttu ancak bukadar detaylıca bilmiyordum.
Hikayelerinde ismini vermediği ama sürekli bahsettiği Aleksandra ile bu kitap sayesinde tanışmış oldum.Ne güzel sevmiş Sait Faik.Herkese,her şeye,en sevdiklerine arkasını dönebilecek kadar...
Sonrasında Elena ve Leyla Erbil ile de aşk yaşamış ama beni en çok etkileyen Aleksandra'ya olan aşkı oldu.
'
▶Sevgisinden vazgeçmeyeşi,yazmaya olan tutkusu,eserlerinin oluşum aşamaları... Başta Orhan Veli olmak üzere hepimizin bildiği ünlü yazarlar,sanatçılar ile olan dostlukları ve onlara ait bilmediğim,yeni öğrendiğim bilgilerle donanmış keyifli bir kitaptı
'
Balıklarla,martılarla,denizle,
mahalleliyle,doğayla dost olmuş ancak ömrünü sürekli bir avârelik ve "kalabalıklar içinde yalnız" kalarak geçirmiş değerli yazarımız Sait Faik'in hayatını merak edenler kitaptan büyük keyif alacaktır.
392 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Sıkılmadan okuduğum nadir kitaplardan biriydi.Süratle okuyup bitirdim,farkında bile olmadan."Ah be Sait...” dedi Mina Urgan. “Kendini yalnızlığa mahkûm etmişsin sen. Sevdiğin kadınlar bile seni daha fazla yalnızlaştırmak için hayatındalar. Paylaşmak için değil, savaşmak için seviyorsun onları. Kendinden alamadığın intikamı, onlar alsın istiyorsun. Bu sevmek değil ki...”
392 syf.
·9 günde·10/10
''İnsanların aşktan ne anladığını bilsem, içimdekinin de ne olduğunu anlatabilirdim belki ama bilmiyorum.''

Evet, Mina Urgan '' Sait, senin aşktan anladığın ne?'' sorusunun cevabını böyle alıyordu ustadan ve bizler de ayrı ayrı anlıyorduk ne demek istediğini, bir yerde de birleşiyorduk mutlaka. Ömrü boyunca insanların arasında gezmiş, onları yakından tanımış, her bir hareketlerini gözlemlemiş bir insan nasıl yalnız kalabiliyor? Yazdığı için mi? Yazmasam deli olacaktım dediği için mi? Çok zor anlamak. Onu ve hikâyelerini. Yalnızlığını yazıya, kaleme döken bir hikâyeci... Kalabalıklar içinde yalnız bir adam: Sait Faik.

https://www.youtube.com/watch?v=gFLOM67cfKc

Sait Faik'in hikâyelerini okuyanlar bilirler ki, tüm tablo insan üzerinedir. Yaşamı var eden, onu güzel yapan insandır. Bir tabloda, resimde, yazıda insan olursa o eserin güzel bir başarı yakalayacağını söylüyor yazarımız. ''İşte şurada, bakın, bakın orada denizi izleyen, elinde sigarası dalgın dalgın martılara bakan adam, işte o hikâyedir, gerisi teferruattır,'' diyen bir şaheser. Bunun içindir ki Sait, oturduğu masasında yazmaz yazılarını, önce fötr şapkasını giyer, eski pardesüsünü üstüne geçirir, uğrar bir balıkçıya, sonra yazıhanelere, görür dostlarını bir bir. Sonra tutar kolundan birini, ''Hadi gel gezeceğiz,'' der. Sıkıysa itiraz etsinler. En büyük dostu, Orhan Veli'si, karşılaşırlar bir meyhanede, içerler şöyle karşılıklı, okusana be Orhan da keyfimiz yerine gelsin der Sait. Ve çıkarır cebinden saramış bir kağıdı Orhan okur şöylece: '' Deli eder insanı bu dünya, bu gece, bu yıldızlar, bu koku, bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç...'' Ve içer bir daha Sait tüm yalnızlığına... Eleni'ye, Aleksandra'ya... Onu anlayamamış, terk etmiş tüm kadınlara...
https://www.youtube.com/watch?v=VAuwYC_XCM0

Ah be Makbule Hanım, sen bile bu öz oğlunu yalnız bıraktın. Neden? Yazdıklarına karşı çıktın, sevdikleri ucuz Rum kızlarına karıştın. İyiliği için değil mi? Bir insanın canını hayatta tutan, damarlarında kandan ziyade 'yazmak' diye bir duygunun dolaşmasından haberin olmadığı için mi? Sait yazmadan, Burgazada'da bir ağacın gölgesinde insanı, insanlığı, sevmeyi, sevilmeyi hikayeleştirmeden nasıl yaşayabilir? Ölümünde '' Ah, iki gözüm, canım Orhan'ım,'' diyen bir Sait kötü biri olabilir mi? Sevmekten anladığım şey bambaşka diyen bir kişiyi ne Aleksandra ne Eleni, ne annesi, ne de tüm kadınlar, O'nu anlayamamıştı?
Onu anlayan bir Orhan Veli vardı, şiirleriyle Sait'i büyüten, manalı şiirleriyle Özdemir Asaf, röportajlarıyla onu tanımaya çalışan bir Yaşar Kemal vardı. Onu eleştiren bir Abidin Dino, kapaklarına resim çizen Bedri Rahmi Eyüpoğlu, kıskanan ama seven Peyami Safa, yoldaşları Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve niceleri. Ama en çok görüştüğü kişi, yalnızlığıydı.

Konu Sait Faik olunca, eh kitap da O'nu anlatınca ben de onu anlattım elimden geldiğince. Güzel bir kitap, okuyun, okutun diyebilirim ancak.
Tüm mal varlığını Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakan, babası olmayan çocukların eğitimine katkıda bulunmuş yazarımız Abasıyanık'ı saygı ve minnetle anıyorum.
392 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Aynı gece saat 02.35'te sustu ada vapuru.
Balıklar da balıkçılar da yetimdi artık.
Ağlar yırtıldı denizde.
Gökyüzü delinircesine ağlamaya başladı.
Mayısın 12'sinde bir yağmurdur esir aldı şehri...
Bulutlar birbirine vura vura ağlaştılar o gün.
.
.
Bu satırlar üzerine ne diyebilirim ki... Kitap bitti bitmesine de Sait beni de bitirdi. Bir kadın tarafından sevilmemek nedir bilir misiniz? Bir çocuğu ANNESİ bile terk edip gitmişse başka kadınlardan sevgi beklemek nasıl bir duygu olur ki? Ya da bir iş yapıyorsunuz, o işe olan inancınız tam ama anneniz sizi desteklemiyor, ne hissedersiniz? Işte Sait bu acı gerçekler içinde yaşıyor maalesef. Yazmak onun için ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç. Bundan asla vazgeçemiyor ve iyi ki de vazgeçmemiş. Bir kitap çıkarıyor ertesi gün hoooopp mahkeme. Düşünsenize.. Yazmayı çok seviyorsunuz. Ve bir yazar için kitapları evladı gibidir. Kitabınız elinize geliyor, baskıdan yeni cıkmış misler gibi. Öyle bir mutluluk kaplar ki içinizi.. Lakin sonrasında mahkemeler vs. Sait yazdıkça kitapları toplatılmış. Onun yaşadığı o hayal kırıklığını düşünmek bile istemiyorum. Aşk hayatı desen ondan da pek hayır yok. Hayatına giren herkes sadece parası pulu için. Kimse sevmemiş ki. KALABALIKLAR ICINDE YALNIZ.
.
.
Bu kitap çok şey barındırıyor içinde. Kitabi okurken buram buram deniz kokusu esti sanki. Burgazada denince akla gelen Sait. Kitapta sadece Sait yok. Onun yakın çevresi, arkadaşları da mevcut. Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Leyla Erbil, Yaşar Kemal, Salah Birsel ve daha niceleri.
.
.
Hani 'başucu kitabım' dediğimiz kitaplar olur ya, işte bu kitap da benim için öyle. Defalarca okusam da yine de okumak isteyeceğim bir kitap. #burgazada #saitfaikabasıyanık #destekyayınları
.
.
Oturarak yazılmaz. Yazmak için yürümek gerek. #saitfaik
392 syf.
·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
{"İnsan izleyerek hikaye yazamaz ki" dedi Sait. "Yaşamadığın şeyi nasıl yazarsın? Yazdığın şeyin kendi içinde bir karşılığı yoksa yazı da çıkmaz ortaya. Sahte, uydurma bir şey olur o."} Sait Faik işte böyle özetliyor yazma felsefesini. Her türlü imkana sahip olmasına rağmen bohem bir yaşamı seçen, daha doğrusu elinden böylesi gelen bir öykücü. Zihnimde yarattığım ve öykülerinden tanıdığım Sait Faik ile kitapta anlatılan Sait Faik çok farklı. Neden böyle bir yaşamı seçtiği üzerinde hiç düşünmediğimi fark ettim. Hikayeleri daha bir anlamlandı. Kitap elbette ki kurgu ama sonuçta bilgi üzerine inşa edilmiş. Dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik şartları da oldukça başarılı aktarılmış. Özlem Esmergül'ün ve kitapta emeği geçen herkesin eline sağlık. Kısacası #okudumokuyun #tavsiyemdir
Bu kez bir değişiklik yaptım ve okuyamadığım bir kitabı paylaştım. Okuyamadım çünkü yazım şekli hiç bana hitap etmedi. Ben noktalama işaretleriyle ayrılan uzun cümleli anlatımlardan hoşlanıyorum. Bu kitapta ise her cümle üç-dört kelimeden oluşuyor. Giriş ve birinci bölümü zorla okudum. Yazarı lütfen kusuruma bakmasın ama ben tabir caizse "Bilal'e anlatır gibi" anlatılmış kitapları okuyamıyorum. Ne demek istediğimi açıklamak adına çok kısa bir örnek vereyim; (syf.13) #"Yazdıkların para etmiyor. Değer görmüyor. Avareliğine bir kılıf uydurmuşsun yazıyorum diye." Asabiyet iyi gelmiyordu tansiyonuna. Her yanı uyuşuveriyordu hemen. Midesi de iyi değildi artık. Ağrılar vuruyordu çok zaman.# Bu kadar çok cümle kurmaya gerek var mıydı bilmiyorum. Bana göre, bu cümleler birleştirilse daha az yorucu olurdu. Her nokta işareti okuma isteğimden bir parça aldı götürdü. Konusu çok beğenildiği için anneme almıştım. Umarım bu yorumu görmez, çünkü bir kere dikkat edildiğinde görmezden gelmek imkansızlaşıyor, takıyorsun kafana. Kendimi bildim bileli okuyorum, ilkokul ders kitabı gibi yazılmış roman ilk defa gördüm. Elbette bu benim yorumum, benim tarzım. Siz çok sevebilirsiniz, Sait Faik sevmeyebilir. =(
392 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Sait Faik kitaplarını henüz okumadıysanız mutlaka önce bunu okuyun. Okuduysanız bu kitaptan sonra baştan okuyun.

Kitapları anlamak için yazarlarını tanımak gerek diye düşünüyorum. Bu her ne kadar her kitap için mümkün olmasa da Sait Faik için bu kitap harikulade olmuş. Sadece Sait Faik de değil tabi ki, o dönemdeki edebiyat duayenlerini de tanıma fırsatı buluyorsunuz kitapta. Çok emek ve özveri var belli ki. Uslûbu çok akıcı mutlaka okuyun derim. Hayata katkısı olması dileğiyle...
"Zaten başımıza ne geldiyse hep senin bu yazma merakın yüzünden geldi" diye çıkıştı Makbule Hanım. Üzüntüsünden buhran geçiriyordu. Dudakları kanıyor kemirilmekten. "Yazdıkların para etmiyor. Değer görmüyor. Avareliğine bir kılıf uydurmuşsun yazıyorum diye."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Yalnız Hatta Yapayalnız
Baskı tarihi:
Ocak 2018
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053113614
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Destek Yayınları
Arka Kapak Yazısı (Tanıtım Bülteninden)

Sevilmemişlerin ve çok üzülmüşlerin tedirginliği vardı onda.

“Ah be Sait...” dedi Mina Urgan. “Kendini yalnızlığa mahkûm etmişsin sen. Sevdiğin kadınlar bile seni daha fazla yalnızlaştırmak için hayatındalar. Paylaşmak için değil, savaşmak için seviyorsun onları. Kendinden alamadığın intikamı, onlar alsın istiyorsun. Bu sevmek değil ki...”

İçi de, dışı da yaralıydı Sait’in. Havanın değdiği her yeri zonk zonk atıyordu. Ayağa kalkmayacağını düşündü bir an. Fena halde başı dönüyordu.

“Haklısın...” dedi. “Sevmekten anladığım şey bambaşka...”

Yalnız hatta yapayalnız büyük hikâyeci Sait Faik Abasıyanık’ın sıkıyönetim mahkemeleriyle, sivil polislerle, ucuz Rum kızlarıyla, büyük aşklarla, derin yalnızlıklarla, meyhane masalarıyla, kıraathanelerle, arka sokaklarla, denizle, martılarla, balıkçılarla, sigara dumanıyla, hayal kırıklıklarıyla ama en çok da yazma tutkusuyla dolu, naif anlatımlı, sürükleyici bir dönem kitabı...

Okurken elinizden bırakamayacağınız, Sait Faik Abasıyanık’ı yeniden keşfedeceğiniz, 1940’lı yılların siyasi havasını derinden koklayacağınız, sürükleyici kurgusuna kapılıp gideceğiniz bir roman...

Kitabı okuyanlar 136 okur

  • sedat
  • Sebnem Demiray
  • Sevilay karakaş
  • Cengiz Doğan
  • Pelinsu suna çelik
  • özge
  • Eylül süreya
  • Yokyer Kitap Kulübü
  • Giz
  • Şeyda TÜMER

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%40
25-34 Yaş
%25
35-44 Yaş
%25
45-54 Yaş
%5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%77.1
Erkek
%22.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%32.3 (20)
9
%29 (18)
8
%22.6 (14)
7
%9.7 (6)
6
%1.6 (1)
5
%1.6 (1)
4
%1.6 (1)
3
%1.6 (1)
2
%0
1
%0