Özlem Esmergül

Özlem Esmergül

YazarDerleyenÇevirmenEditör
7.9/10
2.525 Kişi
·
7,4bin
Okunma
·
22
Beğeni
·
2.337
Gösterim
Adı:
Özlem Esmergül
Unvan:
Türk Gazeteci ve Yazar
Doğum:
Hannover, Almanya
Özlem Esmergül, Almanya’da Honnver’de doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. 1995’te Hürriyet Gazetesi Kelebek Eki’nde dört yıl çevirmenlik ve muhabirlik yaptı. Ardından Star Gazetesi’nde müzik ve sinema yazıları yazmaya başladı. Gazetenin hafta sonu ekinde köşe yazdı.2003 yılında Türk Film Şirketi’nin yaratıcı ekibine katıldı. Bu şirket bünyesinde G.O.R.A ve Rus Gelin filmlerinde çalıştı. 2007 yılında Dramedya Reklam Ajansı’nı kurdu. Bu süreç boyunca Show TV’de ekrana gelen Yaralı Yürek, Yanık Koza, Cemile ve Eksik Etek dizilerinin yanı sıra Küçük Kıyamet (Yönetmen: Durul Taylan- Yağmur Taylan), Sözün Bittiği Yer ( Yönetmen: İsmail Güneş), 120 (Yönetmen: Özhan Eren), Kutsal Damacana (Yönetmen: Kamil Aydın), Eve Dönüş (Yönetmen: Ömer Durak) filmlerinde medya direktörü olarak görev aldı. 2009 yılında Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde sinema haberleri sayfasında özel haberler ve röportajlar yaptı.

2013 yılından beri Destek Yayınları’nda kitap editörü ve yayın koordinatörü olarak çalışıyor. 2017 yılından beri ayrıca Genç Destek Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini yapıyor. İlk kitabı “Sana Söyleyemediğim Her Şey” 2001 yılında basıldı. “Yalnız Hatta Yapayalnız, Bir Sait Faik Abasıyanık romanı” Özlem Esmergül’ün ilk romanıdır.
304 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Ece Hanım'ı spiker olarak çıkışlarıyla tanıdım ve hep enteresan buldum. Durum böyle olunca, yeni çıkan kitabı "Haysiyet: Tuhaf Zamanlarda Cesurca Yaşamak" kitabına şans vermek istedim. Tek Kelimeyle bir ŞAHESER. Günümüz Dünya'sına ve Türkiye'sine öyle bir ışık tutmuş ki, ismi cuk diye oturmuş.

Gerçekten ufakta olsa HAYSİYET'imiz kaldı mı merak ediyorum ?
Sizinle kitabın ilk 2 sayfasını paylaşmak istiyorum. Hislerime daha iyi tercüman olacağına inanıyorum.

(Spoiler)

Bu seneye damgasını vuran bir “İncınmışsın Dedi” videosu var.
İzlemediyseniz hemen izleyin lütfen.
Arkadaşı adama soruyor:
“Hasan Ağabey bugün psikoloğa gidecektin ne yaptın?”
Hasan Ağabey cevap veriyor:
“İncınmışsın dedi.”
“Ne dedi?”
“İncınmışsın dedi.”
“O ni dimek?”
“Okumuş kadın. Hayatını ......... diyemedi, incınmışsın dedi.”
Sizce bu video neden viral oldu? Neden bu denli tutuldu? Ya da
biz neden ona bu kadar tutulduk dersiniz?
Çünkü orada aynaya bakarcasına kendimizi gördük.
İncındık.
“Sokaktaki Adam” incındı.
Biz incındık.
Haysiyetimiz incındı.

“Belki de televizyon izleyip gazete okudukça sonu hiç gelmeyecek bir kişisel mağlubiyetle her gün yüz yüze geldik.”
Yorulduk.
Prof. Dr. Kemal Sayar, “Büyük inşaatlar yapabilirsiniz ama
sizi yücelten insanlar o büyük inşaatların içinde kendilerini kaybolmuş hissettiklerinde haysiyetleri zedelenir. Yollar ve köprüler önce sokaktaki insanın kalbine çıkmak zorundadır” diyor.
Kaybolduk!
Yaşar Kemal, “İnsan evrende gövdesi kadar değil yüreği kadar
yer kaplar” demiş ya hani, işte o cümledeki “yüreğidir” insanın
haysiyeti.

Haysiyet kırgınlığının ayaklanması,
ruhun ayaklanmasıdır.
Ayaklanabilen bir ruhsa, insanın mucizesidir.
İnsanı insan yapan yegâne mucize...
Yaşamaktaki efsun o ruhun,
o okyanusa dalmasıyla bulunur.
Mevlana’nın ‘‘okyanus gibi bol haysiyet’’
dediği cevher oradadır işte.

La Fontaine’in Masalları’nı biliyorsunuzdur.
“Kurtla Kuzu” masalını da keza...
Hak dediğin kuvvetlinin hakkıdır. Bir kuzucuk eğilmiş, bir
pınardan su içer.
Aç bir kurt yanına gelir. “Suyumu bulandırma hakkını kimden aldın?” diye sorar. Kuzu kıvranır, ezilir, büzülür daha da
küçülür.
“Efendimiz” der. “Devletmeabınız hemencecik hiddet buyurmasınlar, su içtiğim yer sizden aşağıda, aşağıya bakıyorum,siz yukarıdasınız, üstelik çok yukarıda. İstesem de bulandıramam suyunuzu.”
Kurt “Bulandırıyorsun işte” diye kuvvetli bir şekilde hırlar.
“Üstelik hakkımda neler konuştuğunu da biliyorum.”
“Ben” der kuzu. “Konuşmayı daha yeni öğrendim, sizin hakkınızda nasıl konuşmuş olabilirim?”
“Sen değilsen kardeşindir, ne mal olduğunuzu âlem bilir”
diye daha da kuvvetli hırlar kurt.
“Benim hiç kardeşim yok ki” diyecek olur zavallı kuzu.
“O zaman ya köpekleriniz ya çobanlarınız ama illa ki sizden
biridir” der kurt.
Ve kuzunun kendini savunmasına fırsat bırakmadan onu
oracıkta yiyiverir.
Güçlünün adaleti de böyledir işte. Önce adaletin gücünü yener, sonra da haysiyeti iğdiş eder.
Ancak devran elbet döner.

Ursula Le Guin, “Dünyadaki bütün umut, hiç hesaba katılmamış insanlardadır” der.
Kim bilir belki günün birinde, pınarın kenarına su içmeye
giden bir kuzu, kurdun yanaştığını görür görmez niyetinin farkına varır. Zira bir kurt, bir kuzuyu yemeyi kafasına koymayagörsün. Her türlü bahanenin gölgesine sığınır.
Kurt haksız yere hırladıkça ve kuzuya doğru ilerledikçe, kuzunun kırmızı çizgisine dayanır. İşte orası haysiyet noktasıdır.
Hikâyemiz de zaten o noktada değişir.
Kurt kuzuyu yemeden önce tam “Sen değilsen kardeşin, o
değilse köpeklerindir, olmadı çobanların suçlu” diyecekken,
haklı olan kuzu kuvvetli olan kurda karşı cesaretini kuşanır.
Çünkü arkasına, kardeşleri, köpekleri, çobanları ve tüm
haklılığını, yanına da haysiyetini almıştır.

Adaletsizliği değiştiremez
ama adaletsizlik karşısındaki
duruşunu değiştirir.

Tarihin makûs döngüsünü de...
Ve bu sayede, hikâyenin nasıl biteceğine artık kuzular karar
verir. Haysiyet sayesinde...
128 syf.
Nezih bir apartman dairesinde kendine yeni bir yaşam kurmaya beyaz bir sayfa açmaya hazırdı. Aslı'dan yeni boşanmış ve bir süre psikologluğa ara vermiş olan Erdem daha ilk gününde kapısını çalan Yakup ile tanıştı.

Tek bir günde hayatınız nasıl kararabilir hiç düşündünüz mü? Emin olun Erdem'de bunu hiç hayal etmemişti. O sadece sorunlarından kaçmayı ve kendine yeni bir başlangıç yakalamak için doğru zamanı arıyordu. Bekle, doğru zaman mı? Tam olarak öyle değil okur, önce Yakup girdi sabahın körü sonra Adem ve ah susumayan iç ses var elbette...

Bir apartmanda 2 insan; biri kapıcı diğeri psikolog... Adem kim? Peki ya susmayan aşağılayan o baba? Kendini bu hikayeye hazırla okur, kitabın ortasında kitabı kapatıp derin bir soluk alacaksın. "Nasıl oldu bu?" diyen iç sesin merakına yenik düşüp kitaba kaldığın yerden devam etmene neden olacak.

Psikolojik bir gerilim var burada ama bir fark var. İnsani değerler okur, mevzu insanlık değerleri saydam bir köprü gibi karakterler üstünden @gurgenozz yazar anlatmış.

Kitabı eline alıp sakın hayıflanma, kısa olmasının püf noktası yazarın seni bir oturuşta şaşırtıcı bir kurgu ile içine çekmesi olacaktır. Daha önce @gurgenozz cümleleriyle tanıştın mı bilemem ama yakın zamanın Çağdaş Edebiyat başlığı altında sağlam bir psikolojik gerilim yazarlarından biri haline geleceği çok açık!

Tebrikler yazar, cümlelerini yine şaşırtmayıp çok sevdirdin. Kötü bir günün aksine verimli bir okuma günü için tavsiyemdir.

#kötübirgün #gürgenöz #destekyayınları
328 syf.
·6 günde·7/10 puan
Kitabınızı okumaya doğada başlamak istedim. Kitabinizi aldığım gibi Dicle Nehri kıyısında buldum kendimi. Çünkü Sizi tarım ve doğa üzerine yaptığınız programlar ile tanımıştım.
Kitabınızı bir umut için okumak istedim. Çoktan yitirdiğim umutlara bir umut olsun diye. Dicle Nehri kıyısında ölü bir beden kadar soğuk bir taşa oturup sıcak kitap sayfalarını okumaya başladım.
Çocukluk yıllarınızı okurken kendi çocukluk yıllarım aklıma geliyordu, çocukluğumda hayaller kurduğum bu nehir kıyısında. Çocukken geleceğe dair kurduğumuz hayalleri filmlerde olduğu gibi kağıtlara yazıp şişelere yerleştirip nehre salardık. Nehir şişelerdeki hayalleri engin deniz ve okyanuslara taşıdığı gibi bizi de umut dolu geleceğe taşıyacağına inanırdık. Ama bugün 32 yaşında şunu fark ediyorumki; hayallerimiz ve umutlarımız da o cam şişelerle beraber bizi terk etmiş. Umutlar bizden çok uzaklara taşınmış. Belki de bir daha dönmemek üzere.
Çocukluğumun geçtiği bu Dicle Nehri kıyısı gibi yıkıldı, bozuldu hayallerimiz. Başımı kitabınıza indirip okurken bir kes daha umutla doluyor içim. Yüreğim cesaret ile dolup, gözlerim ışıldıyor. Kendi çocukluğumun izlerini görüyorum satırlarınızda.
Güzel anılarınız kadar, kötü anılarınızda da buluyorum çocukluğumu: Botların rap rap sesinde, AS.İZ yazılı başlıklarda. Bot sesleri çocukluğumdan artarak yaklaşıyor gençliğime. İşte o anda tekrar kederle, hüzünle doluyor yüreğim. Umutsuzluk, bir serum gibi işliyor damarlarıma. Etkisi hızla yayılıyor bedenime. O an hatrıma J.J.TOLKİEN'in şu sözü düşüyor. " Umut bu topraklardan gideli çok oldu. KOMUTAN EOMER"
Yine de bir umut için kitabınızı okumaya devam ediyorum. Nehrin kirletilmiş sularına karamsarlığımı bırakıyorum " Her zaman umut vardır. ARAGORN" diyerek.
Burnuma yanık kokusu, kulaklarıma yanan kitapların çatırdı sesi geliyor. Odanızın ortasında yakılan kitapları görür gibi oluyorum. Kitaplardan çıkan duman odanın tavanından önce yüreğimi karartıyor. Oysa kitaplar yürekleri ve zihinleri aydınlatmak içindi. Ya biz yanılmıştık ya da postal sahipleri. Çünkü şuan kitapların aydınlattığı tek şey postallardı.
Şöyle bir hikaye anlatılır: Anavatanı terkedip giden (kaçan) herkes, gittiği yere bavulunda, terkettiği yerin kaderinden ve karakterinden de bir pay taşırmış. Kimisi umudu kimisi mutluluğu kimisi de hüznü taşırmış. Bu topraklar o kadar çok terk edilmek zorunda kalınmışki sanki her giden bu topraklardan umut ve mutluluğu alıp taşımış ötelere. Geride bir tek, bu toprakların uzun süredir kaderine ve karakterine dönüşmüş hüzün kalmış. İşte bu hüzün yerleşmiş yüreğimize.
Bir umut ve bir karamsarlıkla okuyup bitireceğim kitabınızı. Umarım en son umut galip gelecektir.
128 syf.
·10/10 puan
muhteşem bir kitap gerçekten... aralarda özellikle sona doğru yaşanan göz dolmaları her şeyi özetliyor aslında. Kitabı okurken ister istemez kendi geçmişime gittim , çocukluğuma gittim bazı yerlerde kitabı okuyorum ama anlamıyorum gitmişim çünkü yine geçmişe :D bolca modern yaşam tahayyülü var kitapta yani okurken ister istemez gündelik yaşamda bir şeylerle etkileşim içine sokuyorsunuz . Bana çok iyi geldi bu kitap eminim sizlere de iyi gelecektir... özellikle bu kitapta şunu hissettim sanki azınlık bir grup mevcut ve ayakta kalmak için birbirimize yardım etmeye çalışıyoruz... kısacası herkesin okuması gereken bir kitap , ertelemeyin derim dostlar...
176 syf.
·1/10 puan
Bu sıralar yıllık hedefimi tutturmak için yoğun şekilde kitap okumaya başladım. Elime aldığım kitabı tek oturuşta ve bitirmeden bırakmıyorum. Bunu da bitirmek zorunda kaldım ama bir de bana sorun... Kitabı birkaç iyi yoruma güvenerek almıştım ama sonra anladım ki aynı kalemden çıkmış farklı sitelerdeki reklam amaçlı yorumlarmış. Ben de bu yazıyı şimdi her sitede paylaşacağım. Ben böyle kötü çok az kitap okudum. Zaten sürekli kendini tekrar ediyor. İşin özü hayır diyebilmek. Ama kitapta bir kere ahlak kelimesi geçmiyor. Her milletin özgün kültürü vardır ama bu dikkate alınmamış hele ki Türkler hiç dikkate alınmamış. Bu ülkenin kültürüyle hayır kelimesini yoğurmak yerine sadece her önünüze gelene hayır diyin geçin yazılmış. Bazı işleri de hayır demek için değil "hayrı" olsun diye yapmak lazım. Mesela bizde birinin cenazesi veya düğünü varsa bizden ricaları olabilir, getir götür işleri yapabiliriz. Bunu etik değerleri olan birisi hayır diye kolayca geri çeviremez. Ayrıca o işleri yaptığımızda daha huzurlu hissederiz. Özgür olmak adına hayır demekle de her zaman huzura kavuşamayız. Bu kitaba göre hayır diyin geçin. Ayrıca kendi verdiği örnekler de mantıksız. Mesela; yumurtanı rafadan mı omlet mi kayısı kıvamında mı yersin diye sorulduğunda, biz fark etmez diyorsak, hayır demeyi bilmiyormuşuz...Öyle mi? Burada hayır demek için önemli olan yumurta yemek istemiyorum diyebilmektir. Eğer fark etmez diyorsak bu, yumurtayı sevdiğimiz içindir. Otobüste kimsenin size temas etmesine izin vermeyin yazıyor. Bunu İstanbul'da bir deneyin bakalım. "Rahatsız oluyorsan git taksiye bin" kavgasını göze alamazmışız. O zaman otobüse binmeyin kavga etmeyin herkes taksiye binsin, özgürlüğümüz bu bedelini de kitabı yazanlar paylaşır değil mi? Komik...
392 syf.
·9/10 puan
İki arkadaş vardı. Birisi uzun boylu ,temiz yüzlü, zayıf, arkasından kamburu çıkmış. Diğeri balık gözlü, kısa boylu, sarı kırçıl saçlı. Balık gözlü olan huzursuz, öfkeli, yalnız, kendi tabiriyle lüzumsuz bir adamdı. Şehrin sokaklarını yürüyerek gezerdi, sabahtan akşama kadar. Arardı, yaşamın anlamını arardı. Hayatı boyunca bulamayacağı huzuru arardı. Herkesi tanırdı; entelektüelinden, hayat kadınlarına kadar.. Şehri sanki o doğurmuştu. Tüm insanları içinden, hayal dünyasından çıkartmıştı.. Kimsenin yanında çok uzun süre vakit geçiremezdi hayatına giren kadınlar dahil, muhakkak bir huzursuzluk çıkartırdı ya da canı sıkılır kaçardı.

Balık gözlü adamın huzur bulduğu, uzun zaman vakit geçirmeyi sevdiği tek yer bu uzun boylu arkadaşının yanıydı. Otururlar bira içerler, balık gözlü adam uzun boyluya şiirler okuturdu. Bazen gücendirirdi uzun boylu adamı ama bu gücenme çok uzun sürmez, kısa sürede muhabbetlerine kaldıkları yerden devam ederlerdi. İkisi de aynıydı çünkü. Kendi sanat anlayışlarından ötürü çok sert tepkiler görmüşlerdi. Onlara göre dönemlerinin sanat çevresi yapmacıktı vıcık vıcıktı. Hayatın anlamı dünyanın içinde, sokaklarda, denizde martılarda, küçük insanlardaydı.

Balık gözlü adam büyük şehirden uzun zamandır kaçmış adadan çıkmaz olmuştu. Balıkçı kahvelerinde vakit geçiriyor, balığa çıkıyor, bir kayanın üzerinden dünyayı izliyordu. Bir gün şehirden bir arkadaşı geldi, apar topar aldı vapura bindirdi. Uzun boylu arkadaşına bir şey olduğu kanısındaydı balık gözlü adam. Ne olduğunu sordu arkadaşına, dün akşam kaybettik cevabının alınca yıkıldı adeta. Güverteye çıktı, “Ulan Azrail! Ciğerinin yarısı çürümüş, sirozlu 44 yaşında Sait Faik’ı bırakırsın da gider 36 yaşındaki Orhan Veli’yi alırsın. Adaletin var mı lan senin??” dedi.

Şehre indiler. Orhan Veli’nin alkolden komaya girerek öldüğü söyleniyordu. Sait buna hiç inanmadı, alkolden ölünseydi ben ölürdüm, diye düşündü. Nitekim gerçekte kısa sürede ortaya çıktı. Bir hafta önce çukura düşen Orhan Veli’nin beyin damarlarından biri çatlamıştı. Mezarının başında arkadaşına şu cümleyi kurdu Sait, “Merak etme çok yakında tekrar görüşeceğiz.” Dört yıl sonra da tuttu sözünü, 12 Mayıs 1954 yılında 48 yaşındayken sirozdan öldü Sait Faik ABASIYANIK.

Bu huzursuz, yalnız, başkası tarafından kalemine tek kelime yazdırılamamış, sanat çevresi tarafından hayal dünyasında yaşadığı için her zaman eleştirilmiş balık gözlü adamdan da günümüze Türk Edebiyatının şeklini yönünü değiştirmiş hikayeler kaldı. İyi ki vardın, iyi ki dik durdun iyi ki yaşadın..

Sait Faik Abasıyanık’a en derin saygı ve sevgilerimle…

Bu incelememi sevgili https://1000kitap.com/meleenk ithaf ediyorum.

Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

https://www.youtube.com/watch?v=20QC9izggeA

Herkese keyifli okumalar dilerim..
176 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitabı çok seven ve kitabı çok saçma bulan olmak üzere 2 okuyucu kitlesi var anladığım kadarıyla.
Ben 9 puan verip çok seven kısımda yerimi alıyorum. Nitekim kitabı boyama kitabına çevirmişken, bu kadar alıntı yapıp düşük puan vermem kitaba hakaret olur.
Kitabın temel odak noktası "hayır" diyebilmemizin önemi. Neden hayır dememiz bu kadar önemli? Çünkü bu hayata tekrar gelmeyeceğiz. Var olan bir ömrümüzü de başkasının eline ipleri vererek, ne istediğimizi bile bilmeyerek yaşamamız hayal bile edilemez.
Kitabın ilk bölümünde kısa bir test oluşuyor. Verdiğiniz cevaplara göre sizi sınıflandırıyor. Ben zaten hayırcı çıktım ama olayları aslında önümüze çıkması muhtemel sorunlar üzerinden vermiş olması benim için güzel bir başlangıçtı. Olaylar için verdiği örnekler benim o denli hoşuma gitti ki kitabın puanı daha başlarda gözümde yükseldi.
Ancak... Evet geliyor olumsuz kısım :D Kitap kendini çok tekrar ediyor. Bir noktada sonlarda ufak da olsa kendi ile çelişti dersem yalan olmaz. Kitabın başlarında hayır dedikten sonra alternatifler sunmamız karşı tarafın haklı olduğu duygusuna kapılmasına neden olabilir derken sonlarda suçlu hissediyorsanız alternatif gün verebilirsiniz dediğinde "oldu o zaman ne anlattın sen bu saate kadar, hani hayırlarımız kesinlikten oluşacaktı!" diye yazara bi çıkışıverdim. Aslında bu kadar sınırlarımız konusunu tekrar etmesi beni rahatsız etmedi. Onun yerine zorla kafamıza sokulmaya çalışılan bir bilgi gibi düşünmeye itti. Zaten kitabı beğenmeyenlerin çoğu bu tekrar durumundan ötürü kızmış. DEDİĞİM GİBİ 2 AYRI OKUR KİTLESİ VAR. DOLAYISIYLA SEVER MİSİNİZ, SEVMEZ MİSİNİZ HİÇ EMİN DEĞİLİM. Bu yüzden kitabı ufak da olsa bir inceleyin sonra almaya karar verin. Herkese keyifli okumalar dilerim. Gönlünüz kadar güzel bir geçirin.
Cansu ️
Cansu ️ Unutma Mutlu Bir Hayat Çok Az Şeye Bağlıdır'ı inceledi.
88 syf.
2000 yıl öncesinde zihnini eğitmeye çalışan bir Roma İmparatoru.
''Mutluluk içimizde’’ demiş, stoacı filozof, imparator Marcus Aurelius, dışarıda aranmayacak kadar içimizde, içimizde olduğu kadar da yalın ve basit.

Mutluluğu felsefesinden, aklından uzak tutamayan stoacıların genel görüşü nedir peki?
Doğayla insanın uyumu, insanın akıl ve iradeyle terbiyesidir. Stoacılara göre doğa gibi insan da varoluş amacını bilmeli, buna uygun yaşamalıdır. Tıpkı doğa gibi sahip olduğu nimetlerin bilincinde olmalı, tutku ve hazlarından olabildiğince uzaklaşmalıdır.

Her şeye sahip olan dönemin en güçlü adamı Marcus Aurelius da mutluluğa böyle erişeceğimizi söyleyip, bu felsefeye göre yaşamış.
Öüm hakkındaki düşünceleri de doğadaki diğer olaylar gibi doğal karşılanan bir sonuçtur stoacılara göre. Buğday başaklarının biçilmesi kadar doğaldır ölümün gerçekleşmesi.

Kendisi de bunun farkındalığı için sürekli ölümü hatırlarmış; kulağına kölesi tarafından ‘’memento mori’’ ( ölümü hatırla ) sözcükleri fısıldanırmış, hiç ölmeyecek gibi yaşayan hükümdarların aksine güç zehirlenmesine kapılmadan.

Kendisini yücelten, bugün bile kendisinden övgüyle bahsedilmesinin en büyük nedeni belki de bütün gücüne rağmen büyük bir bilge ve hayatının sonuna kadar da erdemli bir insan olarak kalmasıdır.

Hazzın kölesi olmadan yaşayıp, dünyadaki varoluş amacını gerçekleştirmeye çalışan kaç tane hükümdar gelmiştir ki bu dünyaya?
392 syf.
·8 günde·9/10 puan
İstanbul'dayız..

Masmavi, denize nazır pırıl pırıl bir gün, tepemizde martılar seyrediyor. Karşıdan ufak tefek çipil gözlü bir adam söylene söylene geliyor, belli ki yine kızmış birilerine. Sokağın tam karşısından bir kadın sesleniyor adama;

-Ah vre Sait neredesin?

Sait durgun, her zamanki gibi kafası bir hayli karışık. Cebinde eczaneden yeni aldığı ilaçlar, bir tomar sarı müsvedde kağıt, Beyoğlu, Bomonti, Bâb-ı Âli kaldırımları arşınlıyor. İnsanların yüzlerini izliyor, her yeni yüz de yeni bir hikaye, her yeni yüz de eski bir sevgilinin silueti canlanıyor. Ne güzel kadınlar sevmişti oysa ki, ne çok aldanmış, ne çok kanmış, kanmak istemişti.

Salaş bir rum meyhanesine daldı bodoslama, girişin solunda ki üçüncü masada en sevdiği dostu hani şu ''Rakı şişesinde balık olsam!'' diyen. Kadehler dolduruldu, sigaralar yakıldı, şiirler, mecmualar, öyküler, eski aşklar, tadı damakta kalan her şeyin üstünden bir iki kez daha geçildi. Yüksek sesle bir iki şiir okunup, üstüne sigaralar tekrar, tekrar tellendirildi.. Koca koca adamlar rakı şişesinde balık olup denize karıştı..

Memleketin vaziyeti karışık, yazar çizer takımının metrekaresine bir sivilin düştüğü yıllar. Bizimkinin işi yok siyasetle, memleket meseleleriyle. Kalemini hiç kaldırmadan yazmak, rum sevgilisinin koynunda uyanmak, sokağı caddeyi içine çekercesine doya doya koklamaktan, yaşamaktan başka gayesi yok.

Ama küstürdüler bu kendi halinde adamı.. Önce kalemini bıraktı, sonra sevdiği kadınları.. Daha çok sokağa vurdu kendini, nerede dikkat çekmeyen hayat varsa, onları izledi kendi köşesinden. Senelerce içinde bir fiil topladı geçip giden yaşamları.. Ve bir gün tekrar özgür bıraktı kalemini, geçmişten intikam alırcasına, yazdı, yazdı, yazdı..

Ve bir gece omuzları daha fazla taşıyamadı bu yalnız adamı.. Yalnız geldiği bu hayata Yapayalnız veda etti. Önce martılar öksüz kaldı, sonra balıklar..
232 syf.
·Puan vermedi
Herkesin belirli dönemleri olur. Gerçekten dibi gördüm dediği, umudu kestiği. İşte o anlarda gerçek olan her şeyi buluyoruz bence. Gerçek dost, gerçek sevgi kimse üzüntüden ölmüyor belki ama o eşikte hayatından çıkardığın insanlar senin yeniden doğuşun oluyor sanki.Bazı hislerin anlatılır yanı yoktur. İnsanın içinde yaşayarak ayağa kalkmayı öğrenmesi gerekir. Bazı zorlukları atlatabilmen için düşmen, değişmen gerekir. Belki de senin acı çekmeni sağlayan olay büyümen içindir. Her sınanış güzel olgunluk katar insana, kendiyle mücadelesinde.
Bir depremlik, bir virüslük hayatlarımız var. nasıl da duyarsızca yaşıyor ve nasıl da hiç ölmeyecekmiş gibi hesaplar içine giriyoruz. ne çok gönül kırıyor, ne çok kul hakkına giriyor, ne çok zulmediyor ve ne çok kibirden kuleler inşa ediyoruz.
Hayat insanı her şekilde sınar. Bazen vazgeçmen gerekir, bazen düşmen. Umutla girdiğin yollardan bir sokağa çıkmaman gerekir. Acıya karşı hissizliği öğrenmek için. Olmadığında zorlamamak için. Bazen büyümek gerekir. Yokuşlardan düşmek, tekrar ayağa kalkabilmek için.
Eskilerin hayata dair muhteşem bir öğretisi; “Her şeyin herkese anlatılmaması gerektiğini öğrenene kadar; çok tanışacak, çok konuşacak ve çok yanılacaksın.” Sonra bir gün, seni sen yapıp bu güne getiren şeylerin bunlar olduğunu öğreneceksin. Hayat biraz böyle. Öğrenirsin.
Bir sabah kalktığınızda yatağınızdan,hayatın yaldızlarının dökülmeye başladığını fark edersiniz.Yaşlı ve umutsuz bir yüz gibi bakakalır gözlerinize.Lavabodan dökülen boyalar üstü uzun zamandır örtülmüş bir gerçeğin hazin yüzünü ortaya çıkarır.Eskiden kalma bir tedirginliğin gizlenemez bir titreyişleriyle dolar avuçlarınızın içi.Yine bildik kaçışların yol öyküleri aynadan süzülen damlalara karışır.
Radyodan okunan haber bültenlerinde Ortadoğu'nun herhangi bir coğrafyasından dökülen kanlar odanıza sızar ve kan rengi rüyaların ortasında ayağa fırlarsınız bir gece yarısı.
Bir sabah uyandığınızda Gregor Samsa'dan daha talihli olmayabilirsiniz.
Hayatın bir ayrıntısında göze batmayan bir nesneye dönersiniz örneğin,gitgide artan yabancılaşmanızda.Bir banka cüzdanındaki ya da bir kredi kartındaki sayılardan herhangi biri olmak gibi.Mevduat hesaplarında bırakılmış bereketsiz bir hayatın ortasındaki sayılardan biri.Bir reklam spotundaki harflerden biri olarak dünyaya gözlerinizi açabilirsiniz.Bilboardlara asılmış bir ilan gibi bakakalırsınız hayata.Bir sabah,bir ayakkabı çekeceği yada bir bilgisayar klavyesi olarak uyanmak ta mümkün.Öz benliğine yabancılaşmış herhangi bir nesne.Eşyaların ürperten sessizliğine düşüp,kutsalı yitirilmiş sessizliklerde boğulabilirsiniz.
Kentin sürgit devam eden işleyişinde payınıza düşen ihanet dolu bir lokmayı çiğnerken dişlerinizden sızan kan bembeyaz gömleğinizi bir anda kan rengine dönüştürebilir.Bürokrasi kağıtlarından dilendiğiniz merhamet yıkamakla çıkaramadığınız garip bir iz gibi yüzünüze asılı kalır.Kimsenin duyamayacağı bağırışlarda kaybolur son sözcükleriniz.Yeni bir cümle kuramayacak kadar kelimesiz kalırsınız kendi cehenneminizde.Anlamlı bir cümleye yetmez köpeksi hırıltılarınız ve kimsenin anlamadığı bir dilin çaresizliğiyle dolaşırsınız mabetlerin etrafında.Geçmiş hayat izleri insafsız bir rüzgarın eteklerinde kalmıştır oysa.Bir bulutun bereketli göğüslerinden gelen yağmur artık uzaklara düşmektedir ve kurak günlerin açlığına takılır yüreğiniz.
Bir sabah uyandığınızda Tanrısını yitirmiş bir kentte yayılan şeytan uğultuları,kulaklarınızı patlatırcasına dolar şirket odalarınıza.Son ayet,hesap tablolarının ve istatistiklerin arasında kaybolmuştur.Söylenecek son duaların unutkanlığı yakar vücudunuzu.Terleten bir titreyişi engelleyemez fiyakalı takım elbiseleriniz.Emeğini çaldığınız bir genç kızın sefer tası ateşiniz olur.Yüreksiz döngülerde ararsınız kurtuluş cümlelerini ve araftan da kovulmuş bir günahkarın endişeli gözlerini taşırsınız.
Bir sabah uyandığınızda kentte sığınacak hiçbir taş yapı kalmaz olur ortalıkta.
Sizi gizleyecek hiçbir bina...
Günahlarınızı örtecek hiçbir ev...
Yaşamak adına hiçbir güneş doğmaz olur.
Kendi ölümüne dahi geç kalmış zavallı bir ruhun acısı düşer payına.
Şimdi herşey yeniden başlayacak baylar!
Yarın sabah olduğunda hayat adına dirençli bir sözcük söyleyeceğiz.
Yeniden!
Yeniden!
Yeniden!
Ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır. Her şeyin güzel olacağına inanmak istiyorum. Yorulsam da bazı yerlerde sendelesem de o yolda yürümek ve o yolu güzelleştirmek için elimden gelen her şeyi yaparken buluyorum kendimi. İnsanın hep gizli bir gücü varmış içinde, ortaya çıkınca fark ediyormuşsun.Kitabın bana hissettirdikleri bu.Umarım siz de beğenirsiniz, keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Özlem Esmergül
Unvan:
Türk Gazeteci ve Yazar
Doğum:
Hannover, Almanya
Özlem Esmergül, Almanya’da Honnver’de doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. 1995’te Hürriyet Gazetesi Kelebek Eki’nde dört yıl çevirmenlik ve muhabirlik yaptı. Ardından Star Gazetesi’nde müzik ve sinema yazıları yazmaya başladı. Gazetenin hafta sonu ekinde köşe yazdı.2003 yılında Türk Film Şirketi’nin yaratıcı ekibine katıldı. Bu şirket bünyesinde G.O.R.A ve Rus Gelin filmlerinde çalıştı. 2007 yılında Dramedya Reklam Ajansı’nı kurdu. Bu süreç boyunca Show TV’de ekrana gelen Yaralı Yürek, Yanık Koza, Cemile ve Eksik Etek dizilerinin yanı sıra Küçük Kıyamet (Yönetmen: Durul Taylan- Yağmur Taylan), Sözün Bittiği Yer ( Yönetmen: İsmail Güneş), 120 (Yönetmen: Özhan Eren), Kutsal Damacana (Yönetmen: Kamil Aydın), Eve Dönüş (Yönetmen: Ömer Durak) filmlerinde medya direktörü olarak görev aldı. 2009 yılında Sabah Gazetesi’nin Günaydın Eki’nde sinema haberleri sayfasında özel haberler ve röportajlar yaptı.

2013 yılından beri Destek Yayınları’nda kitap editörü ve yayın koordinatörü olarak çalışıyor. 2017 yılından beri ayrıca Genç Destek Yayınları’nın genel yayın yönetmenliğini yapıyor. İlk kitabı “Sana Söyleyemediğim Her Şey” 2001 yılında basıldı. “Yalnız Hatta Yapayalnız, Bir Sait Faik Abasıyanık romanı” Özlem Esmergül’ün ilk romanıdır.

Yazar istatistikleri

  • 22 okur beğendi.
  • 7,4bin okur okudu.
  • 655 okur okuyor.
  • 4.560 okur okuyacak.
  • 101 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları