Romanın geleneksel kurallarına dil çıkaran, oyunbaz bir Kundera romanı daha. Çok bariz Kundera. Klasik bir okuma beklentisiyle başlarsan hayal kırıklığına uğrarsın. Ama maceraya hazırsan… bunlar Kundera stili maceralar. Cervantes’in mirasından başkasına bağlı olmayan Kundera’nın, yüzyıllar sonra macerayı dönüştürdüğü hâli. Olan biten olaylardan çok, üslupsal ve düşünsel bir macera bu. (Kundera’yla ilgili net şeyler söylemeye çekiniyorum; sanki duyup “yanlış” diye cetvelle başıma vuracakmış gibi — uff, buna da çok kızar )
Ölümsüzlük, romanla deneme arasında, düşünceyle kurmaca arasında salınan; parçalı anlatılardan oluşan bir metin. Sahneler, fikirler ve karakterler birbirine eklemlenmekten çok yan yana duruyor. Aralarında gezip bağlantıları kurmak okura düşüyor. Ama o kadar da yalnız değiliz; çünkü Kundera sürekli araya giriyor. Bu yüzden metin, kendini unutturan bir kurmaca olmaktan çok, sürekli farkında olunan bir düşünme alanı gibi işliyor. Lirik anlarla ironik kırılmalar iç içe geçiyor; roman tek bir duyguda ya da tek bir anlamda sabitlenmiyor.
Roman boyunca ölümsüzlükle birlikte duygusallık, bellek, imge, imaj, beden gibi izlekler dolaşıma giriyor. Bunlar çözümlenmiyor; farklı sahnelerde, farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıkıyor. Kundera bir düşünceyi ortaya atıyor, etrafında biraz dolaşıyor, sonra bırakıyor. Metnin ritmi de buradan doğuyor: ilerlemekten çok durup bakmak, geri dönmek, yeniden düşünmek. Anlatı tek bir çizgide akmak yerine, sahneler, düşünceler ve karakterler arasında gezinen bir hareket izliyor; okuru bir hikâyeyi takip etmeye değil, bir düşünce alanında dolaşmaya davet ediyor. Tarihsel figürlerin kurmacaya dâhil olmasıyla birlikte gerçeklik de göreceli hâle geliyor.
Başta da söyledim: oyunbaz bir metin bu. Kompozisyonu eğlenceli ama bir yandan