Aysel Bora

Aysel Bora

Çevirmen
7.8/10
2.251 Kişi
·
7.196
Okunma
·
5
Beğeni
·
835
Gösterim
Adı:
Aysel Bora
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1943
1943’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra Meydan Larousse ansiklopedisinin çevirmen kadrosunda görev aldı. Bugüne değin, aralarında Jean-Paul Sartre’ın Aydınlar Üzerine, Georges Simenon’un Hollanda’da Bir Cinayet, Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler, Nathalie Sarraute’un Şimdi ve Açınız adlı yapıtlarının da bulunduğu pek çok kitabı dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
136 syf.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.
x-sonsuz

Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Birçok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümsemeler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve bir çok da akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık, kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terk etmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Elimden ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)
111 syf.
·Puan vermedi
Aydın kimdir ? Sorusuna çok açıdan bakış ve açıklayış.Daha derince anlatılan bir çok terimin yer aldığı eser.Yüz sayfalık eserden sanırım binlerce sayfa gerçeklik çıkarılabilir.Aklıma adaletin değilde paranın kölesi olmuş güzel ülkemin aydınları geldi.Şu not düşer kitaptan ; Ne olursa olsun iktidar , aydınları kendi propagandası için kullanmak ister , ama onlardan sakınır ve temizlik hârekatına daima onlardan başlar.Okuma notu düşüyorum sizlere.
136 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Merhaba iyi akşamlar herkese. Kitap hakkında yorum yapmadan önce yaşadığım coğrafyadan bana kalanlardan bahsetmek istiyorum. Okurken “bize ne?” diyebilirsiniz, buna saygı da duyarım. Fakat benim bunu anlatmam gerek. Çünkü yaşadıklarım tamamen bize, biz doğarken, üzerimizden çıkartamayacağımız bir elbise olarak verilen ve azınlık sayılan “Kimlik” ile gerçekleşti. Kürt bir ailenin Kürt kızı olarak hayata geldim. Büyük dedem müslümanlar, erkeklerini katlettiğinde kendileri kaçmayı başarıp köyümüze sığınan Süryani dört kız kardeşten en büyükleri olan Nisan ile evlendi. Peki Nisan inancını yerine getirmeye devam mı etti? Elbette hayır. İsmi gibi inancı da değişti... Kısacası üç nesil önce Süryani ve Müslüman Kürt karışımı olarak oluşan yeni nesil ile devam eden bizler; köpeğin haram sayıldığı, yakın derece akraba olmayan erkeklerden abdestin bozulduğu Şafi Mezhepli Müslüman Kürt kimliği ile yolumuza devam ediyoruz. Evimizde Kürtçe konuşup, Kürt gibi yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmemiş olduğu 90’lı yıllarda okula başladığımda tıpkı diğer bölge çocukları gibi tek kelime Türkçe bilmezdim. Çalıştım,çabaladım, girdiğim her sınavdan geçer not aldım ve henüz reşit olmama iki yıl varken üniversiteyi kazandım. Kürt kimliğimle 90’lı yılları bildiğim halde kendimce asla uçlarda yaşamayacağım diyecek kadar da bilinçli olduğumu düşünüyordum. Ta ki üniversiteye gidene kadar. Sınıfta tanışma esnasında bana adım ve yaşadığım şehirden sonra sorulan ilk soru “oy verdiğin parti hangisi, ona göre senle muhattap olacağız?” oldu. Yurt odasında; 16 yıl boyunca ailemle iletişim dilim olan ana dilimin konuşulması yasak olmuştu. “Sen kesin Kürt değilsindir, kara kaşlı, kara gözlü, kıllı değilsin, senin kafatasını ölçeceğiz.” deyip ciddi ciddi kafatasımdan saçma sapan çıkarımlarda bulunan insanlara maruz kaldım. Bunları yaşadıkça uçlara doğru kaydığımı fark ettim.Yıllar geçtikçe özünü unutmadan, bunları aşıp, daha evrensel bakmaya karar verdikçe bu sefer de içinde olduğum karşı taraftan “hain”, “aslını unuttu”, “dönek” damgaları yemeye başladım. Ve bunca yaşananlara rağmen ben kulağımı iki tarafa kapatmayı başardım. En temelde ben ‘insan’ım. Bundan fazlası bende sadece kaosa ve mutsuzluğa neden oldu ve olacak.
Bunları yazdığıma göre şimdi kitap hakkında konuşabilirim. Kendisi de benim gibi ülkesinde azınlık sayılan bir kimliğe sahip olan Amin Maalouf’un kendi kimliğinden yola çıkarak yeryüzünde bize aitlik kazandıran “kimlik” kavramını tarafsız ve eleştirel bakış açısıyla biz okuyuculara aktarıyor. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. “Kimliğim, Aidiyetlerim” adlı ilk bölümde; Lübnanlı Hırıstiyan Arap olan ve 26 yaşındayken ülkesinden Fransa’ya gitmek zorunda kalan Amin Maalouf kendi üzerinden kimlik kavramını sorguluyor bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor. “Modernlik Ötekinden Gelince” adlı ikinci bölümde; kişilerin dinsel aidiyetler sayesinde içinde bulundukları dinler doğrultusunda öteki dinlerin sorgulanmasının çelişkilerini anlatıyor. Maalouf’a göre Hırıstiyanlık Kiliseye, Hıristiyanlığa rağmen şu an evrimini olumlu yönde tamamlamış olabilir fakat bu şu an kanla beslenen İslamiyet’in kötü din olduğunu göstermez. Geçmişte İslamiyet hoşgörü ile devam eden bir din iken Hıristiyanlık da tam tersi Ortaçağ Avrupa’sında kanla besleniyormuş. Burada yazar bizlere “İyi ve kötü olan dinler değildir, insanlardır.” demek istemektedir.
“Gezegensel Kabileler” adlı üçüncü bölümde; dünya üzerindeki insanların gelişen teknoloji, değişen koşullar sayesinde zamanla ortak bilgiye, ortak görünüşlere, ortak olan bir çok şeye sahip olduklarını bu sebepten evrenselliğin daha çok yaygın olması gerektiğine vurgu yapıyor.
“Panteri Evcilleştirmek” adlı son bölümde de Nazilerden yola çıkarak demokrasinin vermiş olduğu hakla çoğunluğun seçmiş olduklarının adaleti,barışı, huzuru, refahı getirmediğine vurgu yapmıştır. Demokratik ortamda seçilenlerin; din, dil, ırk, çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın, erkek ayırmadan herkesi ortak payda olan insan’da toplaması gerektiğini dile getirerek denemesini bitiriyor.
Son olarak Sevgili Nazım Hikmet’ten anlamlı güzel bir cümle ile bitirmek istiyorum yazımı.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...”

Herkese iyi okumalar diliyorum.
48 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Yaşarsın büyürsün ve ölürsün.
Ölürsün.
Nasıl ölürsün?
İnsan dediğin insanın oğlu.
Aynı şartlarda doğmayız.
Aynı şartlarda büyümeyiz.

Aynı şartlarda ölmeyiz. (?)
Kitabımızın bizlere sorduğu soru şu:
Ölüm herkesi eşitler mi?
Neden eşitlesin ki? Kimisi kanserdir ve morfin yemeden acının her zerresini hissederek ölür gider. Kimisi biraz daha şanlı olduğu için beş yıldızlı bir hastanede morfinle uyuşarak o güzel sona ulaşır.
Ölüm dediğimiz eğer son nefesin bedeni terk edişiyse, eşitlik dediğimiz şey son nefesin çıkışıysa ağızdan eşitlikten bahsedilebilir. Fakat Emile Zola' nın bize vermek istediği mesaj "hangi şartlarda ölüm herkesi eşitler?" dir.

Doğumla başlayıp ölümle sonuçlanan insan hayatının, aralarda yaşadıkları aynı değildir. Şartlar, sizin ölüm şeklinizi de belirler. (Eğer kaderciyseniz, sizin doğum-ölüm aralığında başınıza gelenleri kabul etmenize neden olur. Onlar inceleme dışında. Sözüm meclisten dışarı. )Ki bu aradaki süreç anneden ayrılan bebeğin, ilk nefes alışı ve ölürken son nefesi verişi arasında geçen süreçtir. Altını kırmızı kalemle çiziyorum.

Aaaah, ah! O kadar mal mülk, bak görüyor musun, hepimizin gideceği yer kara toprak. (!) Bu mükemmel bir kaderci ata sözüdür. Onunla eşit olma isteği vardır burda ve kadercimiz durumu meşrulaştırıyor. Hayatı boyunca o mala mülke özenmiş ve kendi yaşam sorumluluğunu kadere bağlamış. Sen benimle eşitsin işte. Bak, öldün. Ama onunki boğaz manzaralı, senin mezarına 3 vesait gidilecek? Sen böğüre böğüre ölmüşsündür o uyuyarak. Kimse kusura bakmasın. Dünyanın her yerinde sosyal sınıfsal farklar vardır. Sadece adı konmaz. Ölümün kimseyi eşitlediği filan da yok.

Ölüm son derece gerekli bir nihai son. (:
88 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Uzun zamandır dikkatimi çeken yazara sonunda bu kitabıyla başlamak istedim. Açıkçası ilk defa için yanlış kitap olabilir diye düşünmedim de değil. Ama benim gibi hiç okumayanlar varsa tereddüt etmeden bu kitapla başlasınlar bence. Sayfa sayısı az olsa da yazarın tarzını anlamak ve düşüncelerimi sorgulamak için yeterli oldu diyebilirim.

Diğer kitaplarında olduğu gibi varoluş üzerine aforizmaların bulunduğu, güzel bir kitap. Bununla birlikte kitaptaki esas karakterler aslında Simone de Beauvoir ve
Jean-Paul Sartre da diyebiliriz. Hayatında çok önemli yeri olan Sartre’ ın ve kendisinin zamanla değişen fikirlerini gösteriyor bize yazar. Bunu yazarak anlatmakta da oldukça başarılı olmuş.


Simone de Beauvoir, 1966-1967 yıllarında kaleme aldığı, anlatı türünde olan, uzun öykü "Moskova’da Yanlış Anlama"da yaşlanma yolundaki emekli öğretmen çift Nicole ile Andre'nin Moskova' ya yaptıkları bir seyahatte kendi hayatlarını ve sevgilerini sorgulamalarını anlatıyor bize. "Üçüncü bir kişi" olan Macha bu sorgulamaların tam merkezindedir.

Peki bu sorgulama neden ve nereden başlıyor onların hayatında? Anlatılmak istenen esas konu bu.

Yalnız kitaptaki kahramanlar değil, biz hepimiz yaşamımız boyunca kendi düşüncelerimizi, sevgimizi, ilişkilerimizi sorguluyoruz. Ama bir sonuca varamıyoruz pek çok zaman. Çünkü sonunda yine kendimizi kandırıyoruz. "Durumlara kendini kandırmadan bakma cesaretini göstermek gerekir." Bunu yapabilen ne kadar insan vardır gerçekten? Çok az. Çünkü kendini kandırmak kadar kolay bir şey yok hayatta. En zahmetsiz iş belki de.

Yazar yaşlanmaktan bahsediyor. İnsanların kabul etmediği, yüzleşmekten kaçtığı "yaşlanmak". Ama her insan yaşlanır, bunda abartılacak bir taraf yok ki, diyebilirsiniz. Hayır, o kadar da kolay olmuyor maalesef... Artık eskisi gibi hayattan zevk alamadığınız zaman, geriye dönüp baktığınızda bunları gerçekten ben mi başardım? dediğiniz zaman kolay olmuyor yaşlanmak. Etrafınızda herkesin ne kadar mutlu, dinamik, neşeyle yaşadığını görünce de pek iyi olmuyor yaşlanmak. Bence tecrübe arttıkça mutluluk azalıyor birçok insan için. Artık daha fazla sorguluyor her şeyi, insanların yaptıklarını, yapmadıklarını, kendi yaptıklarını ve "yapamadıklarını". Sorgulamak güzel bir şey tabi ki. Ama eğer sorgulamanız sizi sonunda yine bir neticeye değil de sorulara götürüyorsa bir yerde hata yapıyorsunuz demektir. İşte bu hatayı bulmak mesele.

Kitaptaki kahramanımız Andre daha çok hayattan zevk alan biri. Ya da kendini öyle olduğuna inandırmış biri de olabilir. Bu seyahat onun için bir değişiklikten çok problemlerden kaçma gibi aslında. Belki günlük hayatından uzaklaşırsa, yıllar önce gezdiği yerleri yeniden görürse daha iyi olur diye düşünüyor. Ama hatıralar bir türlü peşini bırakmayınca ve bu yerlerin artık eskisi gibi olmadığını görünce bu düşüncesi mümkünsüz oluyor.

Neden uzaklaşmak istiyordu Andre? Bu yaşamın monotonluğu olamazdı. Çünkü bir çok insan bu şekilde yaşıyor ve herkes sıkılınca başka bir yere gidemiyor. O zaman başka nedeni olmalı, daha farklı bir neden. İşte bu nedeni biz onun kendi düşünceleriyle baş başa kaldığı zaman anlıyoruz. Çünkü o sevildiğinden emin değildi ve uzun yıllar da emin olamamıştı. " Hayatım boyunca sevilmeden yaşamışım!" diyerek hep kendinde hata arıyordu. Ama hakikaten de sevilmedi mi Andre? Orasını da onun karısının düşüncelerinde görüyoruz.


Nicole ne istiyordu peki? Onun asıl beklentisi neydi hayattan? Kendisi yıllarca diğer öğretmen arkadaşlarının yaşlanmalarına acıyarak bakmıştı. Ama birden kendinin de artık onlar gibi yaşlı olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştı. Çevresindeki herkes onun hiç değişmediğini, her zamanki gibi göründüğünü söylemişti ona. Peki bu gerçek miydi? Tabi ki hayır. Uzun yıllar ona tecrübe kazandırmak ile beraber hem de artık daha hareketsiz ve hevessiz biri olmasına sebep olmuştu. Trajik bir şekilde geçen zaman onu artık korkutuyordu. "Yıldan yıla bilgisi arttığı halde, kendini daha da cahilleşmiş buluyordu. Etrafındaki anlaşmazlıklar, zorluklar, çelişkiler çoğaldıkça çoğalıyordu."

Bu yüzden o da artık kendi sevgisinden de, eşinin sevgisinden de emin olamıyor, her küçük harekette başka bir anlam arıyordu. Sonsuz bir boşluk oluşmuştu içinde. Her şeye bakınca bu boşluğu görüyordu. Kendi düşüncelerine inanıyor ve diğer tarafın da bu düşüncede olduğuna inandırıyordu kendisini. Ve bunlar da sonunda büyük bir "yanlış anlamaya" sebep oluyor istemeden de olsa.

Aslında kendi yaşamlarımızda da bu "yanlış anlamalar" oldukça fazla. Biz kendimiz de kafamızda yarattığımız sebeplere inanarak bir çok şeye başka açıdan bakıyoruz. Belki ben yanlış anladım, belki öyle söylemek istemedi, bu hareketinin başka nedeni olabilir diye demiyoruz hiç. Ve hem kendimizi yıpratıyoruz, hem de karşı tarafa nefret etmemize sebep oluyoruz böylelikle. Neden her düşündüğümüzü sadece söyleyerek açıklığa kavuşturmuyoruz? Kendi şüphelerimizi yok etmiyoruz? Çünkü kendimizi kandırmak daha kolay. Aksine inandırmak daha zor. Sadece düşünüyoruz, konuşmuyoruz. Böyle devam edersek hiçbir zaman doğru anlamayız hayatı...


Hatıralardan bahsediyor yazar bir çok yerde. Hatıralar her zaman bize mutluluk verir mi? Ya da mutsuzluk verir mi? Neden verir peki bu mutluluğu ve ya mutsuzluğu?

"Anıların güzel olanı da kederli olanı da insanı hüzünlendirir." diyor Dostoyevski. Güzel hatıralar insanı neden hüzünlendirir ki? Çok garip geliyor insana bu cümle. Ama hüzünlendirir. O güzel anılara sebep olan insanlar artık hayatınızda olmayabilir. Ya da artık kendiniz o anılardaki insan olmayabilirsiniz. Bunlar olmasa da hüzünlendirir. İnsan her zaman bir neden bulur nasıl olsa.

Bildiğim kadarıyla yazarın önem verdiği bir konu olan kadın ve erkek düşüncelerinin farklılığını da çok güzel anlatmış bize Simone de Beauvoir. Kadının daha çok neler üzerinde düşündüğünü, nelere önem verdiğini görüyoruz kitap boyunca. Erkeklerin belki de üstünde durmayacağı bir mevzuda kadın ne kadar derine gidebilir, ne anlamlar çıkarır kendince. Ama bazen bu anlamlar hakikaten de fazla olabilir bence)

Diğer bir konu "Kıskançlık." Nedir kıskançlık? İnsan neden kıskanır bir başkasını? Belki kendinde olmayan bir şey vardır onda; güzellik, para, başarı, şöhret... ve gençlik. Bu öyle bir kıskançlık sebebidir ki, artık elde edilemez. Bir daha elden giderse geri dönemez çünkü. Nicole bu yüzden mi kıskanıyordu eşini kendi kızına? Kendisi artık onun gibi genç olmadığı için mi kabul etmiyordu bu yaşlılığı? Ve yazarın en önemli düşüncelerini burada gördüm ben. Aslında sevgisinden şüphe etmiyordu kahramanımız. Sadece kendinde olmayan özellikleri bir başkasında gördüğü için kıskançlık hakim kesilmişti ona. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, sonuna kadar başarılı olamıyor galiba bu konuda.

Sıkılmak. Niye sıkılır insanlar? Ne sebep oluyor bu sıkılmaya. Kitabın sonuna doğru yazar bunu da gösteriyor bize. Gerçekten sıkılmış olamazlar mı kahramanlarımız? Belki uzun yıllar birlikte yaşamak onlara zor geliyor artık. Daha farklı insanlar tanımak, farklı alışkanlıklar edinmek, uzaklaşmak iyi gelir belki onlara. Günümüzde çok önemli sorunlardan biri sıkılmak. Anlaşmazlıkların, kavgaların, hatta boşanmaların bile sebebi olabiliyor sıkılmak. Sıkılmamak için ne yapmalı peki insan? Aslında bu duyguyu yok etmek çok zor bence. Belki sevdiğimiz insanlardan, yerlerden uzaklaşmalıyız ya da her zaman yaptıklarımızı değiştirmeliyiz. Ama bununla bile geçmeyen sıkıntılar da var tabi ki. Ve bu hayatımız boyunca devam edecek. Sadece bazı dönemlerde daha az sıkılmak için çabalamak kalıyor insana.

Kitaptaki bir başka konu ise karakterlerin gezilerinde S.S.C.B ve batının karşılaştırılması. Bunu da yazar oldukça iyi, okuru sıkmadan anlatmış. Hem kapitalizmin, hem de sosyalizmin insanların hayatını nasıl etkilediğini görüyoruz bazı yerlerde. Arka planda verilse de dikkat çekiyor eleştirilerle.

Yazarın edebiyat tutkusu zaten sevenlerine malum. Bu kitabında da onu görüyoruz. Yarattığı kahramanın kitaplara karşı sevgisinde sanki kendini gösteriyor bize Simone de Beauvoir. Bu yerlerini kısa olsa da sevdim ben.

Çiftimiz bir sonuca varabiliyor mu? Sorunlarını konuşarak hallediyor mu? Yoksa bu yanlış anlamalar sürüp gidiyor mu? Bunları kitabı okuduğunuz zaman kendiniz göreceksiniz. Zaten anlatımı oldukça güzel ve kısa bir kitap. Mutlaka okuyun.

Ve yazara başlamam için önemli bir sebep olan #74493310 bu güzel inceleme için Demet , Sana çok teşekkürler :)

Keyifli okumalar...
152 syf.
·2 günde·10/10
Yorumları çok ciddiye almamanın gerekliliğini bana bir kez daha hatırlatmış olan kitaptır bu.

Okumadan önce 1000K'daki inceleme ve puanları görüp tereddüte düştüğüm, yine de okuyup kendin karar ver diyerek başladığım ve iyi ki okumuşum dediğim kitaptır bu.

Okuduğum "Çok sıkıcı ve kötü bir kitap." , "Zaman kaybı" , "Edebi! değil." gibi yorumların üzerine okuyuculardan farklı bir kitap okuyup okumadığımı sorguladım. Zira kitaba ciddi bir haksızlık yapılmış, gerçekten çok dokunaklı, çok sarsıcı ve ilginç bir kitaptı. Farklı konusu, ilmek ilmek dokunan olay örgüsü ve ilginç anlatımı ile uzun süre hafızamda yer edeceğini düşündüğüm sıradışı bir kitap.

Kitapta hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, okuyucu kitapta ilerledikçe anlatıcının kurduğu cümlelerle ve açıklamalarla yavaş yavaş neler olduğunu çözmeye başlıyor. İlerledikçe olayın derinliğini fark etmeye başlıyor.

Kitabı ana karakterin ağzından,daha doğrusu kaleminden, okuyoruz. Anlatıcı bize hikayesini anlatana kadar, babasının despot dünyasının ve yaşadığı malikanenin dışına hiç çıkmamış birisi. Bu yüzden dili kendine özgü, evin kütüphanesindeki kitaplardan(babanın sınırları) ve evin içindeki insanlarla olan iletişiminden ibaret bir dil. Nesneleri kendince adlandırmış, kendince kelimeler uydurmuş, hatta o kelimeyi tek kullanan kişi kendisi olan birisinin dilinden dinliyoruz hikayeyi yani. Örneğin piyanoyu tarif ederken ona piyano demiyor ama biz tasvir edişinden piyanodan bahsettiğini anlıyoruz.

Babanın ölümüyle başlayan hikayede, başlangıçta kitaba adını veren kızı epeyce bir arıyor gözlerimiz. Anlatıcı sürekli biz babamın iki oğlu ibaresini kullanıyor ve hikaye ilerledikçe kızı öyle sürprizli ve şaşırtıcı bir şekilde buluyoruz ki, hafif bir şok etkisi yaşarken başlangıçtaki karışıklığımız sihirli bir şekilde çözülüvermiş oluyor.

Bu aydınlanma ile birlikte sürekli acabalı sinyallerle ilerliyor yazar, açıkça ne olduğunu söylemeden satır aralarını okuyup kurguyu anlamamızı istiyor. Yaşadıkları ortamı, aile ilişkilerini, evde geçen zamanı uzun uzun gözümüzde canlandırmaya çalışarak hikayenin çarpıcı noktalarına yavaş yavaş hazırlıyor bizi.

Yazar öyle güzel kurgulamış ki başlangıçtan bitişe dek tek tek, acele ettirmeden, yavaş yavaş tüm sırları açıklıyor. Kitabın sonuna geldiğimizde tüm gizemler çözülmüş, ailenin geçmişinden bugüne yaşadıkları her şey tatmin edici bir biçimde öğrenilmiş oluyor. Babanın oğulları, kitaba adını veren kız, ambardaki cam sandık, Adil Ceza, ailenin trajedisi...

Çok dokunaklı,çok garip,çok çok güzel bir kitaptı. Sonunda tüm gizem çözüldüğünde sebepleri açık açık anlatmamış bize. Baba neden böyle davranmayı seçti, Adil Ceza'nın ve cam kutunun kaderi farklı olabilir miydi gibi sorularla baş başa kalıyoruz.

Nasıl anlatsam, nasıl övsem de bu kitabın okunmasını sağlasam bilemiyorum. :) Gerçekten hak ettiği ilgiyi görmediği kanısındayım. Çok farklı,çok keyifli bir hikayeydi, bence siz de birazcık olsa merak ettiyseniz kitaba bir şans verin ve bu güzel eseri okuyun derim. :)
133 syf.
·Puan vermedi
Kitap konu itibari ile Fahrenheit 451'i anımsatıyor. Parçalanan kitaplar ve onları korumak isteyen Guylain.
Fıransız yazarın yarattığı, melankolik karakter, birbirinin zıttı iç dünyası ile sosyal kabuğunu dengede tutmak için kendince cep yaşam yolları bulmuş bir insan.
Anlatımına hayran olunacak kadar da güzel yazılmış. Distopik başlayan hikaye sonlara doğru biraz Marc Levy tadı versede ben o dengelenmiş aşk kısmınıda beğendim.
Kesinlikle okunması gereken bir eser olmuş. Tavsiye ederim.
134 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
"Ben insanmışım...
Hakkımı Hakk'tan sipariş almışlar,
Düşünce yetime kelepçe takmaya musallat olmuşlar.
Yatıya kalmamış, dudakta okunan iyimser dualar.
Beynime kumanda takmış oynamaktalar, ama çakılmadım."

16.02.2020... Portekiz'in en popüler futbol takımlarından Porto FC'nin Malili oyuncusu deplasmanda takımına galibiyeti getiren golü attıktan sonra, rakibi olan 'eski takımının taraftarları' tarafından ırkçı protestoya maruz kaldı. 11 dk sonra oyundan kendi isteğiyle çıkarken "Yaptığınız utanç verici." diye haykırıyordu. Maç sonrasında röportajında "Ten rengimi seviyorum" dedi.

17.02.2020... Okuduğum bu haber üzerine bu incelemeyi yazma kararı verdim ve zihnimi yokladım biraz.

15.02.2020... Bir şarkı yarışmasında Türkçe bilmeyen annesinin kendisine çocukken söylediği Kürtçe ninniyi söylemek isteyen bir yarışmacı, 20 saniyelik ninni için 30 saniye müsade almaya çalıştı. Neyse ki 21 yıl önceki gibi sahneye çatal fırlatan olmadı.
Ben bu satırları yazarken dünyanın hemen her ülkesinde hiçbir suç işlememiş, ancak 'potansiyel suçlu' addedilen (sanki onu öyle görenlerde kötülük potansiyeli yokmuş gibi) ideolojik mahpuslardan acaba kaçı sırtını dört duvara vermiş, gözlerini tavana dikmiş ve mavi gökyüzünü orada aramaktadır? Siz bu satırları okurken acaba Doğu Türkistan'da Müslüman olmak ve Türk olmak 'ağır suçları'(!) yüzünden kaç kişi Çinlilerce işkenceye ve soykırıma maruz kalmaktadır?

Hemen her yazar, eserini okurlarına sunduktan sonra yüzyıllar sonrasında dahi eserin okunmasını ister ve hedefler. Amin Maalouf ise 98'de yazdığı bu kitabın sonlarında "umarım torunlarım bu kitabı tozlu raflardan çıkartıp okuduklarında bunlarla uğraştığımız için bizi ayıplarlar ve bize gülerler" diyordu. Aradan 22 yıl geçmesine rağmen eser 'malesef' taze...

Ancak hala umut var. Hiçbir topluluğun mevcut hali devamlı değildir. Bugün özgürlüğün, insan haklarının savunucusu Batı dünyası geçmişte çok büyük kıyımların, vahşetlerin, acıların müsebbibidir. Yeter ki "kimlik" kavramını doğru anlayıp çocuklarımıza doğru aktaralım. Aamir Khan'ın filmini "Her Çocuk Özeldir" diye çevirmişlerdi. Onun gibi, "Her insan özeldir" diyebilirsek, herkesi kendi biricik kimliği ile kabullenebilirsek çok şey değişecek. Bırakalım insanlar diledikleri aidiyetlerini öne çıkarabilsin, kendisini onunla ifade etsin.

Kimlik numarasının her hanesindeki rakamın bir aidiyete göre kodlandığı yada bazı rakamların arasındaki ilişkinin bir aidiyeti simgelediği yaygın bir söylentidir. İlk rakam cinsiyetimi, üçüncü rakam dinimi, beşinci rakam etnik mensubiyetimi temsilen oradadır belki de. Ancak beni ben yapan şey birbirinden bağımsız o rakamlar değil, 11 hanenin tamamı değil midir? Bu 11 haneli sayı, yeryüzünde sadece bana özgüdür, sadece beni anlatmaktadır.
"Kimliğim, beni başka hiç kimseye benzemez yapan şeydir."

Kimlik başlı başına felsefesi öğretilmesi gereken bir kavram. İnsan, bir aidiyetten ibaret değildir. Aidiyetlerin bütünüdür. Yine kimlik, genellikle en çok saldırıya maruz kaldığı aidiyet üzerinden savunulur. Kitaptaki ifadesiyle: "Kimlik hasmınki üzerine, ters yönde inşa ediliyor."

Hiç kimse hiçbir şeye tam manasıyla ait değildir. Kimliğin en çok savunulan bileşeni zamanla değişebilir. Öyle zamanlar gelir ki taşımaktan gurur duyduğunuz kimlik numaranızdaki bazı rakamlar sizin hayat boyu pişmanlıklarınız kaynağı olur. O rakamı taşımayan insanlar sizin gözünüzde yeryüzündeki mimli insanlardır. Toplulukların bu 'düşman rakam' anlayışı cinayetlere, katliamlara, insanlık dışı vahşetlere sebep olabilir. Bir an, bir lahza... Ve gözünüzü açtığınızda o rakam size bütün bir yaşamınızı sorgulatabilir.

İnançlara da değinmek gerek kimlik denince. Dinler, insanları etkilediği gibi insanlar da dini etkilemektedir. Hiçbir din, mensuplarına bağnazlığı, öfkeyi, cehaleti, terörü sevdirmez. Ancak bunları benimseyen insanlar bize o dini kötü gösterebilir. Bu nasıl olur peki? Aynı kitabın farklı yorumları farklı coğrafyalarda bambaşka toplulukları şekillendirebilir. İşte o dinin mensupları değişebilirse dini kimlikleri yeryüzünde daha fazla sempati görecektir. Müslümanların bugünkü zilletinin sebebi aslında İslam değildir. Geçmişte Haçlı seferleri ile trajik katliamlara yol açan, bu seferlerde bazen kendi dindaşlarını dahi katleden Hristiyanlar, yerlerini nesiller sonrasındaki daha demokratik, daha adil, daha insani Hristiyanlara bıraktılar. Bir zamanlar barış ve hoşgörü ile anılan İslam da bugünkü terör, cehalet, fakirlik yakıştırmalarından uzaklaşıp hak ettiği değeri tekrardan kazanabilir. Çünkü inandığı kitap belki yüzlerce kez "Hiç düşünmez misiniz?" ya da "Hiç akıl etmez misiniz?" diye sormaktadır. Akıl, vicdan ve sağduyu doğru yorumlarla öne çıkabilir.

Bir topluluğa girmiş bir insanı kazanmak için o insanı kimliğinde taşımak istediği her rakamla kabullenmek gerekiyor. Zaten bir insan kendisini ne kadar çok aidiyeti ile ifade edebilir ve bu ifadeler toplumda ne kadar kabul görürse kendisini o topluluğa o kadar ait hisseder. Bu his sonrasında, içine girdiği topluluğun kültürünü, normlarını ve değerlerini özümser.
Küreselleşme ve çağın iletişim olanakları bize çok büyük imkanlar sunuyor. Kimlik kavramını idrak ettiğimizde insanlık bu imkanları rantabl değerlendirme olanağı bulacaktır.

Kendisine şövalyelik verildiğini hatırlatan prensese, "Bana bir şey verilmedi. Tanrı insanları bir şey yapar." diyordu tüm zamanların en iyi filmi Braveheart'ın kahramanı olan William Wallace.

Korkmayın... Yaratan, yeryüzünü geniş yaratmış. Türlü türlü, renk renk canlılar koymuş içine. Aidiyetlerini sevmek herkesin hakkıdır, ancak onu kutsamanın ve hariçtekileri kabul etmemenin, varlıklarına tahammül göstermemenin insanlık onuruna ve yaratılış gayesine ters olduğu kanaatindeyim.

"Gelin tanış olalım" diyor ya Yunus Emre. Sevmek ve sevilebilmek için dünyanın kimseye kalmadığını hatırlamamız lazım galiba önce. Hiçbir şey bir videodaki yetim kalmış, birkaç öğündür yemek yememiş, "adını dahi bilmeyen" Suriyeli bir yetim kızın gözyaşlarından kıymetli değil.
Cemal Süreya'nın 'Bir mısra daha söylesek sanki herşey düzelecek.' demesi gibi, bir kavramı oturtabilsek sanki her şey düzelecek. Benim ümidim var. İnsanlık onurunu hak ettiği yere kaldırabiliriz.

Başladığım şarkının sözleriyle bitireyim..

"Kime ne ki ben kimim?
Nereye yürüyorum?
Gönlümün bahçesine günde kaç çiçek dikiyorum?
Evimin hangi köşesinde ölmek istiyorum?
Ben de bilmiyorum."
48 syf.
·Beğendi·8/10
“Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel... Peki ölüm herkesi eşitler mi ? “
.
.
Ölümün ardından gelen reel hayatın , beş ayrı ekonomik sınıfta yer alan ailenin hayata devam etme şekilleri baz alınan bu kitap- hafif melankoli , hafif dram içeriyor. Çok kısa ama etkili bi kitap okumak isteyenlere tavsiyemdir.
136 syf.
Ölümcül Kimlikler
Amin Maalouf


YAZARIMIZ HAKKINDA KISA BİR BÎLGİYLE INCELEMEME BAŞLAMAK ÎSTÎYORUM.

Arap kökenli Hristiyan bir yazar olan Amin Maalouf Lübnan’da doğar.
Uzun süredir Paris’te yaşayan yazarımiz eserlerini de Fransızca olararak yazar.

"Ölümcül Kimlikler"

Kısaca kitab hakkında elimden geldiğince sizlere nacizane fikirlerimi sunmak isterim.

Yazarımız dört bölüm halinde kaleme aldığı bu kitapta tarihten ve günümüzden örnekler vererek kimlik, aidiyet gibi sorunları ve bunların nasıl birer sorun hale getirildiğini ele almaktadır.
Yazarımız kitabında, doğduğumuz bu dünyada yok olan, kapalı kalmaya mahkûm kalan, elden ele değiştirilmeye çalışırken yıpranan kimliklerimizin bu yolculukta neler çektiğinden dem vuruyor.
Ve kitabın da rastlayabileceğimiz şu can alıcı soruları soruyor bizlere :
‘’ Ben kimim? Nereye aitim?
Doğulu muyum yoksa Batılı mı? ‘’
Kültürel yapılarımız nedeniyle özgürlüğümüzün kısıtlandığı anları birçoğumuz yaşamışızdır.

(Özellikle de "bizler" "ben" doğulular iyi biliriz.)
Neyse uzun konu bilen biliyordur diyelim..

İşte Amin Maalouf diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de kültürün yapısını ve bizlere olan etkisini inceliyor.
kitabının ilk bölümünde kendi kimliği üzerinden olaylara yaklaşarak içinde bulunduğu farklı medeniyetlere ve onların yaşamına değindiği ortak noktalardan bahsediyor.
İkinci kısımda din olgusuna değinirken hoşgörüyü ortak değer olarak görmemiz gerektiğini vurguluyor.
Diğer bölümlerinde de küreselleşme ve tüm bu kimlik kayıplarının çözümü üzerine odaklanan yazar kitabını bitirirken gelecek nesillere şöyle sesleniyor kitabın son sayfasında yer alan can alıcı sözleriyle;

”Umarım ki torunum yetişkin biri olup da, günün birinde rastlantıyla aile kitaplığında bu eseri keşfettiğinde biraz sayfalarını karıştırsın, biraz göz atsın, sonra omuz silkerek ve büyükbabasının zamanında hala böyle şeylerin konuşulmasına ihtiyaç duyuluşuna hayret ederek hemen aldığı tozlu yere geri koysun.”

Umarım...

Yazarımız ; kimliksiz veya herkesin aynı olduğu bir dünya istememektedir.
Her kimlik, kültür kendini korumalı ve karşısındakine saygı duymalı.
Kimliği ölümcül olmaktan ancak bu şekilde kurtarabiliriz.

Amin Maalouf, kaybedilmeye yüz tutan kimliklerimizi bizlere anlatırken bize düşen ise insan olarak ortak duygularımızı yeniden hatırlamak.


Sevgi ve hoşgörü dolu günlere

Ne Haliniz Varsa Gülün Sevgiyle Kalın ..:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Aysel Bora
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1943
1943’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra Meydan Larousse ansiklopedisinin çevirmen kadrosunda görev aldı. Bugüne değin, aralarında Jean-Paul Sartre’ın Aydınlar Üzerine, Georges Simenon’un Hollanda’da Bir Cinayet, Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler, Nathalie Sarraute’un Şimdi ve Açınız adlı yapıtlarının da bulunduğu pek çok kitabı dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 7.196 okur okudu.
  • 210 okur okuyor.
  • 4.784 okur okuyacak.
  • 138 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları