Aysel Bora

Aysel Bora

Çevirmen
7.8/10
927 Kişi
·
2.809
Okunma
·
0
Beğeni
·
92
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
136 syf.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.
x-sonsuz

Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Bir çok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümseler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve birçokta akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terketmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

Kitabı Ankara kitap buluşmasında belirlemiştik. Kimin seçtiğini hatırlamamakla birlikte seçen arkadaşa teşekkür ediyorum. Muhtemelen uzun bir süre okumazdım bu eseri. Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Ancak elimde ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)
136 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Merhaba iyi akşamlar herkese. Kitap hakkında yorum yapmadan önce yaşadığım coğrafyadan bana kalanlardan bahsetmek istiyorum. Okurken “bize ne?” diyebilirsiniz, buna saygı da duyarım. Fakat benim bunu anlatmam gerek. Çünkü yaşadıklarım tamamen bize, biz doğarken, üzerimizden çıkartamayacağımız bir elbise olarak verilen ve azınlık sayılan “Kimlik” ile gerçekleşti. Kürt bir ailenin Kürt kızı olarak hayata geldim. Büyük dedem müslümanlar, erkeklerini katlettiğinde kendileri kaçmayı başarıp köyümüze sığınan Süryani dört kız kardeşten en büyükleri olan Nisan ile evlendi. Peki Nisan inancını yerine getirmeye devam mı etti? Elbette hayır. İsmi gibi inancı da değişti... Kısacası üç nesil önce Süryani ve Müslüman Kürt karışımı olarak oluşan yeni nesil ile devam eden bizler; köpeğin haram sayıldığı, yakın derece akraba olmayan erkeklerden abdestin bozulduğu Şafi Mezhepli Müslüman Kürt kimliği ile yolumuza devam ediyoruz. Evimizde Kürtçe konuşup, Kürt gibi yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmemiş olduğu 90’lı yıllarda okula başladığımda tıpkı diğer bölge çocukları gibi tek kelime Türkçe bilmezdim. Çalıştım,çabaladım, girdiğim her sınavdan geçer not aldım ve henüz reşit olmama iki yıl varken üniversiteyi kazandım. Kürt kimliğimle 90’lı yılları bildiğim halde kendimce asla uçlarda yaşamayacağım diyecek kadar da bilinçli olduğumu düşünüyordum. Ta ki üniversiteye gidene kadar. Sınıfta tanışma esnasında bana adım ve yaşadığım şehirden sonra sorulan ilk soru “oy verdiğin parti hangisi, ona göre senle muhattap olacağız?” oldu. Yurt odasında; 16 yıl boyunca ailemle iletişim dilim olan ana dilimin konuşulması yasak olmuştu. “Sen kesin Kürt değilsindir, kara kaşlı, kara gözlü, kıllı değilsin, senin kafatasını ölçeceğiz.” deyip ciddi ciddi kafatasımdan saçma sapan çıkarımlarda bulunan insanlara maruz kaldım. Bunları yaşadıkça uçlara doğru kaydığımı fark ettim.Yıllar geçtikçe özünü unutmadan, bunları aşıp, daha evrensel bakmaya karar verdikçe bu sefer de içinde olduğum karşı taraftan “hain”, “aslını unuttu”, “dönek” damgaları yemeye başladım. Ve bunca yaşananlara rağmen ben kulağımı iki tarafa kapatmayı başardım. En temelde ben ‘insan’ım. Bundan fazlası bende sadece kaosa ve mutsuzluğa neden oldu ve olacak.
Bunları yazdığıma göre şimdi kitap hakkında konuşabilirim. Kendisi de benim gibi ülkesinde azınlık sayılan bir kimliğe sahip olan Amin Maalouf’un kendi kimliğinden yola çıkarak yeryüzünde bize aitlik kazandıran “kimlik” kavramını tarafsız ve eleştirel bakış açısıyla biz okuyuculara aktarıyor. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. “Kimliğim, Aidiyetlerim” adlı ilk bölümde; Lübnanlı Hırıstiyan Arap olan ve 26 yaşındayken ülkesinden Fransa’ya gitmek zorunda kalan Amin Maalouf kendi üzerinden kimlik kavramını sorguluyor bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor. “Modernlik Ötekinden Gelince” adlı ikinci bölümde; kişilerin dinsel aidiyetler sayesinde içinde bulundukları dinler doğrultusunda öteki dinlerin sorgulanmasının çelişkilerini anlatıyor. Maalouf’a göre Hırıstiyanlık Kiliseye, Hıristiyanlığa rağmen şu an evrimini olumlu yönde tamamlamış olabilir fakat bu şu an kanla beslenen İslamiyet’in kötü din olduğunu göstermez. Geçmişte İslamiyet hoşgörü ile devam eden bir din iken Hıristiyanlık da tam tersi Ortaçağ Avrupa’sında kanla besleniyormuş. Burada yazar bizlere “İyi ve kötü olan dinler değildir, insanlardır.” demek istemektedir.
“Gezegensel Kabileler” adlı üçüncü bölümde; dünya üzerindeki insanların gelişen teknoloji, değişen koşullar sayesinde zamanla ortak bilgiye, ortak görünüşlere, ortak olan bir çok şeye sahip olduklarını bu sebepten evrenselliğin daha çok yaygın olması gerektiğine vurgu yapıyor.
“Panteri Evcilleştirmek” adlı son bölümde de Nazilerden yola çıkarak demokrasinin vermiş olduğu hakla çoğunluğun seçmiş olduklarının adaleti,barışı, huzuru, refahı getirmediğine vurgu yapmıştır. Demokratik ortamda seçilenlerin; din, dil, ırk, çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın, erkek ayırmadan herkesi ortak payda olan insan’da toplaması gerektiğini dile getirerek denemesini bitiriyor.
Son olarak Sevgili Nazım Hikmet’ten anlamlı güzel bir cümle ile bitirmek istiyorum yazımı.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...”

Herkese iyi okumalar diliyorum.
152 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Yorumları çok ciddiye almamanın gerekliliğini bana bir kez daha hatırlatmış olan kitaptır bu.

Okumadan önce 1000K'daki inceleme ve puanları görüp tereddüte düştüğüm, yine de okuyup kendin karar ver diyerek başladığım ve iyi ki okumuşum dediğim kitaptır bu.

Okuduğum "Çok sıkıcı ve kötü bir kitap." , "Zaman kaybı" , "Edebi! değil." gibi yorumların üzerine okuyuculardan farklı bir kitap okuyup okumadığımı sorguladım. Zira kitaba ciddi bir haksızlık yapılmış, gerçekten çok dokunaklı, çok sarsıcı ve ilginç bir kitaptı. Farklı konusu, ilmek ilmek dokunan olay örgüsü ve ilginç anlatımı ile uzun süre hafızamda yer edeceğini düşündüğüm sıradışı bir kitap.

Kitapta hiçbir olay net bir biçimde açıklanmamaktadır, okuyucu kitapta ilerledikçe anlatıcının kurduğu cümlelerle ve açıklamalarla yavaş yavaş neler olduğunu çözmeye başlıyor. İlerledikçe olayın derinliğini fark etmeye başlıyor.

Kitabı ana karakterin ağzından,daha doğrusu kaleminden, okuyoruz. Anlatıcı bize hikayesini anlatana kadar, babasının despot dünyasının ve yaşadığı malikanenin dışına hiç çıkmamış birisi. Bu yüzden dili kendine özgü, evin kütüphanesindeki kitaplardan(babanın sınırları) ve evin içindeki insanlarla olan iletişiminden ibaret bir dil. Nesneleri kendince adlandırmış, kendince kelimeler uydurmuş, hatta o kelimeyi tek kullanan kişi kendisi olan birisinin dilinden dinliyoruz hikayeyi yani. Örneğin piyanoyu tarif ederken ona piyano demiyor ama biz tasvir edişinden piyanodan bahsettiğini anlıyoruz.

Babanın ölümüyle başlayan hikayede, başlangıçta kitaba adını veren kızı epeyce bir arıyor gözlerimiz. Anlatıcı sürekli biz babamın iki oğlu ibaresini kullanıyor ve hikaye ilerledikçe kızı öyle sürprizli ve şaşırtıcı bir şekilde buluyoruz ki, hafif bir şok etkisi yaşarken başlangıçtaki karışıklığımız sihirli bir şekilde çözülüvermiş oluyor.

Bu aydınlanma ile birlikte sürekli acabalı sinyallerle ilerliyor yazar, açıkça ne olduğunu söylemeden satır aralarını okuyup kurguyu anlamamızı istiyor. Yaşadıkları ortamı, aile ilişkilerini, evde geçen zamanı uzun uzun gözümüzde canlandırmaya çalışarak hikayenin çarpıcı noktalarına yavaş yavaş hazırlıyor bizi.

Yazar öyle güzel kurgulamış ki başlangıçtan bitişe dek tek tek, acele ettirmeden, yavaş yavaş tüm sırları açıklıyor. Kitabın sonuna geldiğimizde tüm gizemler çözülmüş, ailenin geçmişinden bugüne yaşadıkları her şey tatmin edici bir biçimde öğrenilmiş oluyor. Babanın oğulları, kitaba adını veren kız, ambardaki cam sandık, Adil Ceza, ailenin trajedisi...

Çok dokunaklı,çok garip,çok çok güzel bir kitaptı. Sonunda tüm gizem çözüldüğünde sebepleri açık açık anlatmamış bize. Baba neden böyle davranmayı seçti, Adil Ceza'nın ve cam kutunun kaderi farklı olabilir miydi gibi sorularla baş başa kalıyoruz.

Nasıl anlatsam, nasıl övsem de bu kitabın okunmasını sağlasam bilemiyorum. :) Gerçekten hak ettiği ilgiyi görmediği kanısındayım. Çok farklı,çok keyifli bir hikayeydi, bence siz de birazcık olsa merak ettiyseniz kitaba bir şans verin ve bu güzel eseri okuyun derim. :)
134 syf.
·5 günde·Puan vermedi
“Bir kitap ruhumuzun buz kesmiş sularını kıracak bir balta olmalıdır,” demiş, Franz Kafka. Bana göre de bir kitap çıplak tenimize değen bir bıçak gibi ürpertici olmalıdır. Hem bizi ürpertmeli hem de harekete geçirmeli.

Eh, ben de böylesi kitaplar okuduğumda yorumluyor, kendimce çıkarımlarda bulunuyorum. Son zamanlarda okuduğum “buz kesmiş suları kıran” kitaplardan biri de Amin Maalouf’un işte bu sert isimli kitabı Ölümcül Kimlikler oldu.

Maalouf Lübnan’da doğmuş büyümüş, Lübnan’da geçirdiği uzun yıllardan sonra Fransa’ya gitmiş bir Hristiyan Arap. Bu denemesini de Fransa’da yaşadığı çok kimliklilik sorunları üzerine yazmış. Önce kendi deneyimleri sonra da farklı coğrafyalardaki kimlik çatışmaları üzerinde durmuş.

Yazarın tarzı bana Ahmet Altan’ı hatırlattı. Bildiğiniz gibi Ahmet Altan da uzun yıllar Türkiye’deki çeşitli kimlik (Kürt, Alevi, LGBT, ateist…) problemleri üstünde durdu. Yazdığı yazılardan dolayı bir süredir tutuklu ve bildiğim kadarıyla ağır müebbet hapisle cezalandırıldı.

Benim için her iki yazarı ortak kılan nokta ise bazı kimliklere karşı nahif davranışları ve liberal tavırları oldu. Amin Maalouf da Ahmet Altan da siyasal İslam’a karşı çok nahif bir tavır sergiledi, sergiliyor. Bu sebepten dolayı Ahmet Altan, kendi ipini kendi çekti, şu an zaten demir parmaklıklar ardında. Amin Maalouf ise Lübnan’da iktidarın cemaatler arasında paylaştırılmasından kısmen memnun. Ama tabi şu an Fransa gibi bir ülkede ikamet etmesinin konforunu yaşıyor. Herkes Maalouf gibi şanslı değil maalesef.

Oysa kimlik denildiğinde benim aklıma “Biz kimliğimizi istediğimizde milletin aklına nüfus cüzdanı geldi,” diyen Ahmet Kaya geldi. Hem hiçbir kimliğe karşı tepkili olmadı hem de varolan kimliğinin getirilerini cesurca talep etti. Onun sonu da Fransa’da gömülmek oldu. Amin Maalouf gibi yıllarca yaşayamasa da.

Yazara getireceğim bir diğer eleştiri radikal İslamcıları kısmen “öfkeli gençler” gibi tanımlamasıydı. 2000 yılında yazılmış bir deneme için bunu zarif bir görüş olarak kabul ediyorum. O yıllardan bu zamana dek IŞİD gibi örgütler Fransa dahil birçok ülkeyi kana boyadı. “Öfkeli gençler” diye tabir üreten öngörüsüz siyasetçiler de tarihin tozlu yapraklarında kaybolmak üzere.

Bu konularla ilgili ülkemizde özellikle bir kendini sorguya çekmeme hali bulunuyor bana göre. Kitabı okuyanlar için belki kitaptaki kimlik sorunlarına ilişkin incelemeler faydalı olacaktır. Baskın ideoloji sorgulanabilecektir. Çünkü Türkiye’de Sünni Türk Erkek ideolojisi her kılcal damara dek girmiş durumda. Sünni ve Türk değilseniz topluma yabancılaştırılıp zamanla da yalıtılıyorsunuz. Bunu baskın kimliklerin var olan durumu anlaması için de kendini sorguya çekip varlığına dışarıdan bakması gerekiyor. Oysa bunun için yoğun bir efor sarfedilmesi gerektiğinden kimse bu yükün altına girmiyor. Maalouf’un da dediği gibi “Karmaşık bir kimlik talep eden herkes toplum dışına itiliyor.”

Maalouf bütün bunların dışında denemesinde genellikle diller, dinler, siyahiler/beyazlar gibi kimlikler üzerinde durmuş. Kimlik üzerinde yazılmış pek çok kitapta olduğu gibi ateistler veya LGBT gibi çok küçük azınlıklar yine konu dışında bırakılmış veya farklı noktalarda değinilip geçilmiş. Bunun denemenin bir eksisi olduğunu sanıyorum.

Kimsenin dili, dini, rengi gibi özelliklerinden dolayı yok sayılmadığı, itilip kakılmadığı, yalıtılmadığı bir toplum dileyerek noktayı koyuyorum.
152 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Jean-Louis Fournier, bu kitabında kendi annesini bizlere anlatıyor.
Alkolik ve ailesine karşı duyarsız bir koca ve dört çocuk. Bu cefakar kadının büyük özveriyle verdiği yaşam mücadelesini, yazar, kendi uslubunca, bazan espiritüel, bazan gerçekci, ama aslında hep dramatik bir şekilde bize aktarıyor.
Yazarın akıcı yazımından dolayı çok kısa bir zamanda ve kolaylıkla okunan bir kitap.
136 syf.
·11 günde
1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleşen yazarı ilk başlarda gülümseten ancak daha sonra insanlardaki tehlikeli bir bakış açısının konuluşu gibi gelen kendini daha çok Lübnanlı mı yoksa daha Fransız mı hissettiği sorusundan yola çıkarak, kimlik hakkındaki düşüncelerini yazdığı kitap, günümüzde de aynı bakış açısıyla karşılaşmamdan dolayı ilgimi çekti.

Amin Maaluf’un deneme niteliğinde olan kitabının 1. bölümünde insanların dinsel, etnik, ulusal kimliklerden ötürü neden cinayetler işlediğini anlamak için kendi deyimiyle en kalleş bulduğu sözcüklerden biri olan kimlik kavramını sorguluyor. Kimliğin sadece bir değerden oluşmadığını insan doğduğu andan itibaren fiziksel özellikler, dili, dini, milliyeti, çevresi, kültürü yaşadıklarıyla kendisine aktarılan değerler bütününün oluşturduğu bir aidiyet duygusu olduğunu, bu değerler bütününün aynısının başka bir insanda bulunmamasının her insanı özel yaptığını belirtiyor. Dar, tutucu bir yaklaşımla bu değerler bütününden sadece birini alıp insanı seçime zorlama noktasında kimlikler ölümcül olmaya başlıyor.

Yazar kitabın diğer bölümlerinde kimliği oluşturan unsurları modernleşme, evrensellik, ölümcül kimlikleri evcilleştirme konularıyla ilişkilendirerek, Müslüman, Hristiyan dünyasından, bulunduğu ülkelerden örnekler vererek, geçmişi ve şu anı karşılaştırarak düşüncelerini paylaşmış.

Günümüzde de önemini koruyan bir konu kimlikler. Savaşların, katliamların oluşmasında etken. İnsanlar kendi ve başkalarının kimlikleriyle barışık, çeşitliliklerin ayırt edici değil de kültürümüze zenginlik katan değerler olduğunu benimseyebilirlerse aramızdaki ölümcül kimliklerin bizi yok etmesini durdurabiliriz.

Yazarın bazı düşünceleri tartışılabilir, genel olarak tespitleri doğru ayrımlaştırmanın etkilerine sık rastladığımız günümüzde de okunması gereken kitaplardan biri.
136 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Amin Maalouf' un okuduğum ilk kitabı. Başlamamın sebebi isminden çok etkilenmem ve günümüz "kimlik" sorununu anlatıyor olmasıydı. Baştan sona anlatmak istediği konuyu o kadar iyi işledi ki ondan etkilenmemek kaçınılmaz oldu benim için. Yazarın okuduğum her cümlede, beni aklımda karmaşık ve asla çözemeyeceğim sorulara gebe bıraktığını hissettim. Bu kitapla ilgili söylenecek çok şey var ama ayrıntılara girmenin kışkırtıcılığına direniyorum. Ve kitabı tavsiye ediyorum.
136 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Herşeyin buharlaştığı dünyamızda kimliklerin de sabit olmadığını sürekli bir değişim icin de olduğunu güzel dile getiren eser.kimlik dediğimiz şey teklik degil çokluk ile var olur hepimizde ve bu ölüme kadar değişerek giden süreçtir. Aslında kendimizi birkaç tanımla belirlemek anlamsiz hep değişiyor ıyiki de değişiyor.çünkü insan kendi tercihi olmayan doğuştan tesadüf eseri gelmiş değerler içine kendini hapsederse bir hapishane yaratır hem kendine hem başkalarına karşı. Bu ise kendi dışındaki tüm varlıkları anlama sevme ve empati edimini yok eder..
84 syf.
·2 günde·Beğendi·5/10
#spoiler#
Simone'yi sevmek gerek ..
Zekası değerli ,kelimeleri ... bir yerde seni yakalayan ..geçmişi kuvvetli ..aşk'ı sağlam bir yazar...

Elime düştükçe okuduğum Beauvoir bu kitabında zaman 'ın kendi beyninde ve vucudunuda yaptığı tahribatı uğraşırken. .ki bu tahribata ikili ilişkileri de dahil ....ne yaşadık ,ne yaşamalıyız, ne yaşamaliydık "şu an'a kadar " diyor ..tabii bizide peşinden sürükleyerek ..

Ama bana cazip gelen ..Moskova
Tatil için gittiği Rusya 'da .zamanın insani ve gelişimi onu rahatsız ediyor olması .aynı şeyi düşünüyorum .

Bizler O tarihin kalıntıları üstünde durmak değil ...tarihin içine girmek istiyoruz aslında .

Benimde görmekten kortugum. .elinde biletli turist kafileliryle ..bir Pasternak evi ziyareti ..oysa aklımızda Tolstoyla bahçe sohbeti , Gorkiyle saklambaç , Romanovları kapatıldıkları odadan kaçırmak var . ...Nazım'la konuşmak Krronşrat'ta kırılan buzları aşmak var ..

Hayaller ve gerçek dünyaların çarpıştığı
Günlerin çok çabuk geçip farkındaymisiz gibi davranıldığı .
Bu yüzyılda..Simone...okuyun
Mutlaka size hitap eden bir.cümlesine.rastlayacaksınız...

Sevgiler..
152 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
"Kardeşimle ben kainatla baş etmek zorunda kaldık çünkü baba bir sabah daha gün ağarmadan ruhunu teslim etti." Kitap böyle başlıyor ve çocuklar babalarından gelen bir emir olmadan ne yapacaklarını bilemiyorlar. Babayı gömmeye karar veriyorlar, bunun için de köye inip malzeme almaları lazım ancak evlerinin bulundukları araziden hiç dışarı çıkmamış bu çocuklar için bu o kadar da basit değil.

Kitabı büyük kardeş yazıyor. Bu yüzden olayları sırayla ve net bir biçimde okumuyoruz. Bir şeyden başka bir şeye atlıyor ve bazen de önemli olan olayları daha sonra anlatacağını söyleyip geçiyor çünkü o an olayı uzun uzun yazacak vakti yok. Hal böyle olunca bize de anlamlandırmakta güçlük çektiğimiz imalar kalıyor ama bu kitabı daha etkileyici ve vurucu kılıyor. Kitabı okudukça çocukların yaşadıkları sizi gittikçe daha çok rahatsız etmeye başlıyor çünkü hayatları hakkında daha çok fikir ediniyorsunuz ve artık sonlara doğru ortaya çıkması gereken sırları bir tedirginlikle bekliyorsunuz çünkü altından iyi şeyler çıkmayacak, biliyorsunuz. Bir de beni çocukların yaşadıklarından daha çok rahatsız eden şey, olayları anlatan kardeşin bunları çok normalmiş gibi anlatması ve üstünde çok durmaması. Çocuğun ne normal ne değil, bir baba ve kardeş nedir ve onların neler yapması veya yapmaması gerektiği hakkında bir fikri yok. Kendilerini bile babalarının bir sihir marifetiyle yaptığını düşünüyorlar.

Kitabın diline gelirsek pek akıcı değil. Bunun sebebi de bir çocuğun yazdıklarını okuduğumuz için bazen onun kullandığı kelimeler uydurma oluyor, bazen aslında bizim x dediğimiz şeyi o y diye adlandırmış oluyor (çünkü evlerinin dışındaki dünyaya dair bilgiler evdeki okuduğu kitaplardan geliyor ve örneğin erkek kadın kelimeleri yok. Erkeklere benzerlerimiz diyor, kadınlara da kitaplarda hep öyle dendiği için kutsal bakire veya orospu diyor ve tabi bunların da gerçekte ne anlama geldiğine dair bir fikri yok) , bazen de bir şeyin adını bilmediği için onu tarif ediyor ama bu tarif de mükemmel olmuyor tabi. Bir de kitap 1998'de yazılmış (her ne kadar Türkiye'de 2016 yılında basılmış olsa da) ve bu yüzden çevirirken günlük hayatta çok sık kullanmadığımız kelimeler kullanılmış. Ama yine de çok zorlamıyor bu durum okurken, bir kere alıştınız mı daha çok zevk alıyorsunuz hatta. Bazı cümleler çok uzun ve düşüktü. Kitabın başındaki notta yazarın cümleleri bu şekilde yazdığı ve hataların öyle kalmasını istediği için böyle hatalı bırakıldığını ve dolayısıyla Türkçe'ye de bu haliyle çevrildiği yazılmasa bu ne kötü çeviri diye kaldırır atardım.

Bu kitap için söylenecek çok şey var ama ne söylesem spoiler olacakmış gibi hissediyorum ama mutlaka okumanızı öneriyorum. Şurada da çok daha ayrıntılı ve güzel bir inceleme mevcut : http://tembelveyazar.blogspot.com/...en-kucuk-kz.html?m=1

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 2.809 okur okudu.
  • 110 okur okuyor.
  • 2.187 okur okuyacak.
  • 63 okur yarım bıraktı.