Aysel Bora

Aysel Bora

ÇevirmenEditör
7.7/10
4.013 Kişi
·
12,7bin
Okunma
·
7
Beğeni
·
1.332
Gösterim
Adı:
Aysel Bora
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1943
1943’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra Meydan Larousse ansiklopedisinin çevirmen kadrosunda görev aldı. Bugüne değin, aralarında Jean-Paul Sartre’ın Aydınlar Üzerine, Georges Simenon’un Hollanda’da Bir Cinayet, Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler, Nathalie Sarraute’un Şimdi ve Açınız adlı yapıtlarının da bulunduğu pek çok kitabı dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
134 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Amin Maalouf, bu kitabını kaleme alırken kimlik ve aidiyet kavramları çerçevesinde bir yol izlemiştir. Maalouf kimlik problemleri tarihsel gerçeklik zemininde tartışmıştır. Tarihsel örnekler bolca vermiştir. Ve bolca kendi deneyimlerini de paylaşmıştır. Kimlik cüzdanlarının bizi tanımaya yetmeyeceği, insanın bu kadar basit görülmeyeceğini anlatmaktadır. Günümüzde hala etkisini sürdüren milletleri, kökenleri, o kişilerden bağımsız aidiyetlerinin geçmişiyle yargılamanın, ırkçılığı ve fobileri beslediğini örneklerle açıklar. Yazar her birimizin kendi çeşitliliğini üstleneceği, kimliğin en üst aidiyet konumuna yükseltilmiş, dışlanma aracı olmadığı bir dünya umut etmekten vazgeçmiyor. Kısacası bütün devlet düzenleri yanlıştır. :)
48 syf.
·3 günde·8/10 puan
Fransız yazar Emile Zola’nın ‘’Nasıl Ölünür’’ adlı eseri biz okuyuculara mecburen şu soruyu sormaya mecbur bırakıyor: Ölüm dediğimiz ve herkesin önünde sonunda eline alacağı bu tek yönlü gidiş bileti, gerçekten de herkesi sanıldığı gibi eşit kılıyor mu? Ölüm zengine ayrı fakire ayrı mı davranıyor? İşte Emile Zola’nın bu eserinde beş ayrı sınıfın anlatıldığı beş ayrı hikaye üzerinden yorumlayarak bu sorulara cevap arayacağız.
İlk hikayede bizi Kont Vertueil adlı bir aristokrat karşılıyor. Kont’un ölümünün ardından eşi ağlamaktan helak oldu yalanıyla cenazesine bile gitmiyor, cenazesine gidenler ise orayı adeta bir dertleşme, hasret giderme yeri olarak kabul ediyor olacak ki boş lakırdılar gırla gidiyor. Kont Vertueil’in hikayesini okurken ister istemez kendime şu soruyu sordum: Eş, dost, akraba deyip bağrımıza bastıklarımızın bizim arkamızdan da böyle bir vefasızlık yapmayacağı ne malum? Kendimize bu soruyu yöneltsek öyle sanıyorum ki kimse ‘’hayır kardeşim, olmaz öyle saçma şey’’ şeklinde bir cevap veremeyecektir. Dolayısıyla insanın böyle bir bilinç içerisinde olması da onun çevresine, dost dediklerine bakışını ister istemez değiştirecektir. Kont Vertueil’in hazin sonu beni ‘’Her ne kadar sıkı fıkı olursak olalım, dostluklar, kardeşlikler biz mezara gidene kadardır.’’demeye itti. Bir kez olsun mezarlığa gidip defin işlemini seyreden hatta bizzat bu eyleme katılanlar çok iyi bilir ki sürekli kolunun bacağının bitmek bilmeye ağrısından sızısından şikayet edenler dahi elindeki o kazmayı genç bir delikanlı gibi hızlıca toprağa daldırıp ölünün üstüne atıverir. Bu ölüye karşı son vazife gibi değil de daha çok oradaki dirilere bir gövde gösterisi halini alır. Bakın ben buradayım, dimdik ayaktayım deriz sanki herkese. Şu garabete bakın ki insan evladı önündeki hatta ve hatta üzerine toprak attığı o ölüden ders almaz da utanmadan sıkılmadan çevresine maça atmanın derdine, kendini kanıtlamanın davası peşine düşer…

‘’Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür’’. İşte bu ifade burjuva sınıfına bağlı bulunan Bayan Guerard’ın hazin hikayesini bize tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Kendi öz annelerinin cenazesinden dahi kısıp üçüncü sınıf cenaze arabası kiralayarak ettikleri tasarrufu kuruşuna kadar hesaplayan üç oğla sahip olan Bayan Guerard’a üzülmemek elde değil. Babalarının ölümünden sonra kendilerine düşen 500 bin franklık mirası biri kadınlara, biri gereksiz icatlara, bir diğeriyse eş dost dediklerinin elinde yok etmiştir. En nihayetinde tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır ifadesi yine gerçek oluyor ve bu üç evlat analarının dizlerinin dibine dönüyordu. Fakat kısa bir süre sonra annelerinin ölümü ardından daha annelerinin üzerine attıkları toprak dahi tazeyken miras kavgasına tutuşan bu üç kardeş bizlere o meşhur şarkının meşhur sözlerini söyletiyor: Para, para, para varlığı bir dert yokluğu yara…

Üçüncü hikayemizde ise bizler bir kırtasiye dükkanını işleten karı-koca olan bay ve bayan Rousseau’ya konuk oluyoruz. Bu karı koca kendi işlerinin patronu olma sevdasıyla açtıkları bu kırtasiye dükkanından elde ettikleri kazançla günün birinde bir köy evine yerleşip mutlu bir hayat sürmeyi planlamakta ve bu hayalin gerçekleşmesi için deli gibi uğraşmaktadır. Esasında bu noktada bay ve bayan Rousseau’nun bu durumu bana ülkemizdeki orta kesimi özellikle memur kesimi anımsattı. Toplumumuzdaki birçok insan da hayatının büyük bir bölümünü kendi işinin patronu olma hayaliyle geçiriyor, canını dişine takarak çalışıyor ve tam hayalini gerçekleştirecekken bu hayat tiyatrosundaki perdesi kapanıyor. Bayan Rouessau’nun başına gelen de işte buydu. Kırtasiye dükkanını büyütüp hayallerini gerçekleştirebileceğine olan inancı öylesine fazlaydı ki sağlığını bile önemsemez hale gelmişti Bayan Rouessau. Peki sağlık elden gittikten sonra tüm dünyanın tapusunu üzerimize yapsalar ne kıymeti var? Tırnağımızın ucuna zarar gelse, dişimize ufacık bir ağrı giriverse tüm yaşam enerjisini kaybedecek kadar aciz ve zayıf canlılar olan biz insanlar nasıl oluyor da para pul uğruna gerçeklerden böylesine kopabiliyoruz? Ya da insan zaten farkında olduğu tüm bu gerçeklerden kaçabilmek için mi kendisini böyle paralıyor? En büyük hakikat olan ölümden daha çok çalışıp daha çok kazanarak mı kurtulacağımızı sanıyoruz? Bayan Rouessau öyle sanmış olacak ki ölüm döşeğinde dahi işlerin nasıl gittiğini soruyor, dükkanın gelir gider işleriyle uğraşıyordu. Fakat en büyük hakikat kendi üzerinde tecelli ettiğinde artık hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı ve kalmadı da. Hayat arkadaşı, sırdaşı, ortağı olan kocası Bay Rouessau ise cenazeden sonraki gün acilen dükkanına girip eşinin ölümünden dolayı bir gün boyunca kapalı kalan dükkanın bu bir günlük zararı nasıl kapatacağı üzerine kara kara düşünmeye başlamıştı bile. Hani sosyal medya platformlarında sıklıkla karşılaştığımız bir söz vardır. Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi. Ekip biçip gidecektik….

Eserin dördüncü hikayesinde çamaşırcı bir anne, duvar işçisi bir baba ve bu hayatta sahipleri oldukları tek şey olan biricik oğullarının zorlu yaşamına tanık oluyoruz. Morisseau ailesi için hayat ne kadar zor olabilirse o kadar zordu. Evdeki her şeyi hasta yatağında ateşler içinde sayıklayan evlatları için rehin vermişler hatta üzerinde yattıkları döşeğin içinde bulunan yünleri de koparıp koparıp satarak bir parça ekmek alabilmenin derdine düşmüşlerdi. Binbir güçlükle eve getirdikleri doktorsa çocuğun sıtma olduğunu söyledikten kısa bir süre sonra zavallıcık hayata gözlerini yummuştu. Tam da bu sırada devletten bir türlü gelmek bilmeyen yardım parası da gelivermişti. Ne talihsizlik! Düşündüğümüz zaman bu hayatta çoğu şeye zaten ya biz geç kalır ya da olması gerekenden çok erken davranırız. Gelen bu yardım parasını cenaze masraflarına ve ardından eş dostla içip sarhoş oldukları alemlerde yok etmeyi başaran Bay ve Bayan Morisseau için ne demeli peki? Bu hayatta başımıza gelen her şeyin tek suçlusu başkaları mı? Bizim aptalca seçimlerimizin, hatalarımızın sürekli şikayetçisi olduğumuz bu hayat üzerinde hiç mi tesiri yok?

Köy hayatına biraz olsun aşina olanlar kitabın beşinci ve son hikayesinde bizi karşılayan Louis Lacour ve ailesine pek yabancı kalmayacaktır. Köyde hayat öylesine basit ilerler ki bu hayatta hiçbir şekilde sürprizlere yer yoktur. Hayatı toprakla uğraşmakla geçen köylü ise kendisinin de topraktan gelip toprağa gideceği hakikatine ne çok vakıf olan topluluktur. Şehir hayatındaki alacalı bulacalı yaşam insan evladını ölüm gerçeğinden uzaklaştırmak için tüm gücüyle saldırırken bu taşrada akıp giden bu hayat deveranında gayet normal ve sıradan bir olay gibi karşılanır. İşte yaşlı aile reisi ve tüm ömrünü köyünde geçiren Louis Lacour bir gün ansızın elden ayaktan düşüp yatağa mahkum olunca onu doktora götürme teklifinde bulunan oğullarına çıkışmış ve bunun tarladaki hasadı aksatacağını söylemiştir. Bir kez olsun köyünden çıkmayan Lacour’un belli ki tüm hayatı tarlasından ibaretti. Peki bizler için hayatın anlamı tam olarak nedir hiç düşündük mü? Para, kadın, makam, mevki…Ne elimizden giderse, elimizden ne alınırsa çılgına döneriz mesela? Neyi kaybedersek kılımızı bile kıpırdatmayız? Aile reisi Lacour’un ölümünde sonra hayat yine tüm olağanlığıyla akışına devam ediyor, tarlada hasat yapılıyor, kuşlar yuvalarında ötüşüyordu. Biz yokken de güneş tüm ihtişamıyla doğudan doğup batıdan batmaya devam edecek, dostlar arkamızdan birkaç dakika timsah gözyaşı döküp yine o olağan hayatlarına dönmek üzere bizli terk edip gidecek. Peki öyleyse bizi tüm bu anlamsızlıkların içinden çekip çıkaracak, adeta Musa(as)’ın asası gibi denizi orta yerinden yarıp bize yol açacak olan şey nedir?
136 syf.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.
x-sonsuz

Amin Maalouf'un işbu kitabı yazması bizler için büyük bir şans. Müslüman bir coğrafyada (!) doğan katolik bir Arap'tır kendisi. Tabii bu kavrama istinaden hali haraptır da. Lübnan'da başladığı hayatına Fransa'da devam etmiştir. Kimlik bunalımlarını ya da çıkarımlarını yaparken de genellikle bu tecrübeden faydalanmıştır. Kitabın başlarında ise şunu demektedir Maalouf: ''Hristiyan olmak ve anadilimin İslamın kutsal dili olan Arapça olması, benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir'' Biyografisini okuduğumda karşıma şöyle bir ibare çıktı: ''Tarihsel bir kurguyla bütünlemiş romanlarında Umberto Eco ve Orhan Pamuk gibi ünlü yazarlarla benzer şekilde, ilginç tarihi olayları filozofik ve fantastik bir bakış açısıyla, masal tadında işlemiştir.'' Evet! Buna İskender Pala'yı da ekleyebiliriz sanırım. Hatta liste uzar da gider. Neyse dilimiz döndüğünce inceleyelim bizi öldürmekle tehdit eden kimliklerimizi.

Who Am I? Ya da Türkçe sormak gerekirse ben kimim?

Hayallerim, isteklerim, arzularım, değerlerim vs nedir? Günümüz dünyasında bunların pek bir değeri yok. Daha çok hangi dine ya da dile mensup olduğunla ilgilenen toplumlar bütününün içindeyiz. Bu mensupluk bizi altsoy sıfatı ile belli bir grubun içine sürükler.

Amin Maalouf Lübnan'da doğmuş birisi. Birçok örnekte Lübnan'ın sosyo kültürel özelliklerini bize aktarıyor. Ancak anlatırken fark ediyorum aynı coğrafyadan olmanın verdiği benzerlik midir nedir aynı biziz demeden edemiyorum. Biz ne miyiz? Kendinden olanlar ile kendinden olmayanların birbirine çatık kaşlarla ya da düşmancıl gözlerle baktığı bir topluluğuz. Herhangi birisi hakkında çok tanımadan ya da üzerinden çok da fazla vakit geçmeden yargılarımızı savurabilenleriz. İlk amaç hangi grubun üyesi olduğuyla alakalıdır. Eğer kendinden değilse ikincil bir amaca yer yoktur zaten. Çünkü üzücüdür ki kendinden değildir ve doğruların trenini kaçırmıştır. Küçümsemeler, dudak bükmeler, omuz silkmeler kol gezer bedeninde. İşte bizim coğrafyamızda kimlik, diğer dünyalı dostlarımızın bulunduğu coğrafyalara nazaran başka bir mana taşır. Bu coğrafyanın çarkı kan ile dönmekte. Kendinden olanları yüceltmek (!) kendinden olmayanları ise bazen herhangi bir silah kullanmadan yok etmek. İşte tüm mesele bu: Ya bizimlesin ya da topraklasın!

Dünya üzerinde 211 ülke, bir çok din, bir çok dil ve bir çok da akım mevcut. Bu akımların çoğu insanları amaçlar, hedefler döngüsünde gruplaştırır. Bu gruplara katılım ne kadar çok olursa hedefler de o kadar büyür. Ve her grup kendi içinde mutlak bir zehirlenmeye uğrayacaktır. Bu zehirlenmenin sonucunda grup içindeki üyeler kendilerini istemedikleri bir savaşın neferi olarak bulabilirler. Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum diyen bir insanı eskiden dışlardım. Bunu çok absürt bulurdum hatta. Şimdi ise her şey çok farklı. Aydınlandım mı? Ya da ne değiştirdi düşüncemi? Bu soruların tam anlamda bir cevabı yok benim için. Maalouf'un da dediği gibi ''Bilinçlenme gibi çok belirsiz bir olguya bir tarih koymak kolay değildir.'' Daha doğrusu insanın kendine bile itiraf edemediği durumlar var. Bunu söylerken bile bir itiraf içinde olmak huzur verdi mesela.

Bu yıl okuduğum kitaplar içimde şu cümleyi sesli olarak tekrarlıyor: ''Ben her şeyi öğrenebilecek, elde edebilecek biriyim ancak ben hiçbir şeyi bilmeyen, kimsesiz bir hiçim.'' Bu cümle aslında kitapların içinde yer alan olguların ben de oluşan tezahürü. Cahit Zarifoğlu'nun ''hiçlik'' vurgusu, Hasan Ali Toptaş'ın ''bilmiyorum''u, Fernando Pessoa'nın ''Hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız'' demesi. Peyami Safa'nın ''olmak'' dramı işbu kitapta beni tekrar karşıladı.

İnsanoğlu, iyi düşünülmüş ve iyi tanımlanmış kategorilere ayrılmıştır: politik görüşler, dini görüşler, cinsel yönelim, ten rengi, ... zaman zaman, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir zamanda bu kategorilerden biri aniden önem kazanıyor. Hazır olan formlar, seçimler ve kontenjan sınırı varmışçasına kendimizi hızlı bir şekilde bir grubun, güruhun içine atmak.

Amin Maalouf'un bu makalesi aslında, karmaşık kimlik temasını ele alır ve doğru soruları doğrudan ortaya koyar: doğru olanın üzerinde sonsuza dek tartışmaktan ziyade, en mantıklısı, bir çok konuda mutlaka farklı görüşlerin olmasıdır. İlk adım, diğer yaşam tarzlarına bakmak ve mantığı kavramaktır. Başka bir kişinin kültürününün, düşüncelerinin, yaşayışının büyük bir bölümünü keşfetmek için, tereddütlü bir çeyrek adım bile bazen yeterlidir.

Eğer sorular doğru bir şekilde sorulursa ancak cevaplar umarız. Bazı umutlar benim için tamamen ütopyacı görünüyor: Dünya nüfusunun üç ya da dört dilliliğe dönüşme ihtimali çok zayıftır. Çünkü çoğu azınlık, kültürlerinin ve dillerinin sonsuza kadar yaşayacağı umuduna sahip değildir. Aynı şekilde, eğer birisi beni sokakta tekmeleme hakkına sahip olduğunu düşünüyorsa, yaşam tarzlarına çok saygılı olsa bile, birlikte yaşamamız kuşkusuz imkansız olacaktır. Ötekini terk etmek için yaşama hakkını bırakmak, her şeyden önce, her fikirde olduğu gibi, sıklıkla tartışılan bir fikirdir. Uygulanabilirliği iseee çoook zorr.

Kitap başlı başına bir incelemeden oluşuyor. İncelemeyi incelemiş gibi oldum biraz. Elimden ancak bu kadarı geldi. Sıcağı sıcağına yazsam daha çok şey çıkabilirdi. Muhakkak okuyun arkadaşlar ''kimlik'' konusu bireyselliği aşıp evrensel bir mesele halini almıştır. Bu karmaşayı Lübnan'da doğup kendini Fransız hisseden Katolik bir Arap'tan dinlerseniz daha iyi anlarsınız diye düşünüyorum. Türk olup, Almanya'da Türk, Türkiye'de ise Almancı sıfatı alanlar bu kimlik karmaşasını derinden yaşayan insanlardır en basitinden. Keyifli okumalar.

Dipnot: Haa bu arada demeden edemem Maalouf'un soyu Türk'lere dayanıyormuş :)
264 syf.
·8/10 puan
Spoiler İçermektedir
Merhabalar Hayatın Mucizeleri kitabında en beğendiğim alıntıları paylaşarak incelemeye başlayacağım : “Dünya mahvolup giderken insanın kendisi için çalışması suçtur.”
“Sakin ve mutlu olmaktan başka bir şey istemiyordu ; arzu ettiği şey bir tapınağa kaçar gibi kaçabileceği büyük bir huzurdu.”
Konu olarak italyan ve hristiyan olan yaşlı ve başarılı bir bayan ressam olan Meryem’in yaşamı anlatılmaktadır.Bir gün Meryem’e resim yapması istenilir ve resmi çizebilmesi için bir model ararken küçük kız Esther ile tanışmasıyla Esther’in hayatına kattığı mucizeleriyle ressamı hayata bağlaması anlatılmaktadır.Savaş psikoloji ve gerilimi,annelik ve karamsarlık gibi duygular hissettirilerek yazılmıştır.Meryem’in anne olmamasına rağmen ne kadar iyi bir anne olduğunu görmekteyiz.Her kitabında olduğu gibi ruh tahlilleri,insanların psikolojisi ve betimlemeleriyle muhteşemdi.Ancak diğer eserine nazaran konu olarak biraz basit kalmıştı.
Keyifli Okumalar Dilerim
136 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Merhaba iyi akşamlar herkese. Kitap hakkında yorum yapmadan önce yaşadığım coğrafyadan bana kalanlardan bahsetmek istiyorum. Okurken “bize ne?” diyebilirsiniz, buna saygı da duyarım. Fakat benim bunu anlatmam gerek. Çünkü yaşadıklarım tamamen bize, biz doğarken, üzerimizden çıkartamayacağımız bir elbise olarak verilen ve azınlık sayılan “Kimlik” ile gerçekleşti. Kürt bir ailenin Kürt kızı olarak hayata geldim. Büyük dedem müslümanlar, erkeklerini katlettiğinde kendileri kaçmayı başarıp köyümüze sığınan Süryani dört kız kardeşten en büyükleri olan Nisan ile evlendi. Peki Nisan inancını yerine getirmeye devam mı etti? Elbette hayır. İsmi gibi inancı da değişti... Kısacası üç nesil önce Süryani ve Müslüman Kürt karışımı olarak oluşan yeni nesil ile devam eden bizler; köpeğin haram sayıldığı, yakın derece akraba olmayan erkeklerden abdestin bozulduğu Şafi Mezhepli Müslüman Kürt kimliği ile yolumuza devam ediyoruz. Evimizde Kürtçe konuşup, Kürt gibi yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmemiş olduğu 90’lı yıllarda okula başladığımda tıpkı diğer bölge çocukları gibi tek kelime Türkçe bilmezdim. Çalıştım,çabaladım, girdiğim her sınavdan geçer not aldım ve henüz reşit olmama iki yıl varken üniversiteyi kazandım. Kürt kimliğimle 90’lı yılları bildiğim halde kendimce asla uçlarda yaşamayacağım diyecek kadar da bilinçli olduğumu düşünüyordum. Ta ki üniversiteye gidene kadar. Sınıfta tanışma esnasında bana adım ve yaşadığım şehirden sonra sorulan ilk soru “oy verdiğin parti hangisi, ona göre senle muhattap olacağız?” oldu. Yurt odasında; 16 yıl boyunca ailemle iletişim dilim olan ana dilimin konuşulması yasak olmuştu. “Sen kesin Kürt değilsindir, kara kaşlı, kara gözlü, kıllı değilsin, senin kafatasını ölçeceğiz.” deyip ciddi ciddi kafatasımdan saçma sapan çıkarımlarda bulunan insanlara maruz kaldım. Bunları yaşadıkça uçlara doğru kaydığımı fark ettim.Yıllar geçtikçe özünü unutmadan, bunları aşıp, daha evrensel bakmaya karar verdikçe bu sefer de içinde olduğum karşı taraftan “hain”, “aslını unuttu”, “dönek” damgaları yemeye başladım. Ve bunca yaşananlara rağmen ben kulağımı iki tarafa kapatmayı başardım. En temelde ben ‘insan’ım. Bundan fazlası bende sadece kaosa ve mutsuzluğa neden oldu ve olacak.
Bunları yazdığıma göre şimdi kitap hakkında konuşabilirim. Kendisi de benim gibi ülkesinde azınlık sayılan bir kimliğe sahip olan Amin Maalouf’un kendi kimliğinden yola çıkarak yeryüzünde bize aitlik kazandıran “kimlik” kavramını tarafsız ve eleştirel bakış açısıyla biz okuyuculara aktarıyor. Kitap dört bölümden oluşmaktadır. “Kimliğim, Aidiyetlerim” adlı ilk bölümde; Lübnanlı Hırıstiyan Arap olan ve 26 yaşındayken ülkesinden Fransa’ya gitmek zorunda kalan Amin Maalouf kendi üzerinden kimlik kavramını sorguluyor bu kimlikler yüzünden yaşanılan çatışmaları bu çatışmaların dünya üzerinde nasıl farklılıklar gösterdiğini aktarıyor. “Modernlik Ötekinden Gelince” adlı ikinci bölümde; kişilerin dinsel aidiyetler sayesinde içinde bulundukları dinler doğrultusunda öteki dinlerin sorgulanmasının çelişkilerini anlatıyor. Maalouf’a göre Hırıstiyanlık Kiliseye, Hıristiyanlığa rağmen şu an evrimini olumlu yönde tamamlamış olabilir fakat bu şu an kanla beslenen İslamiyet’in kötü din olduğunu göstermez. Geçmişte İslamiyet hoşgörü ile devam eden bir din iken Hıristiyanlık da tam tersi Ortaçağ Avrupa’sında kanla besleniyormuş. Burada yazar bizlere “İyi ve kötü olan dinler değildir, insanlardır.” demek istemektedir.
“Gezegensel Kabileler” adlı üçüncü bölümde; dünya üzerindeki insanların gelişen teknoloji, değişen koşullar sayesinde zamanla ortak bilgiye, ortak görünüşlere, ortak olan bir çok şeye sahip olduklarını bu sebepten evrenselliğin daha çok yaygın olması gerektiğine vurgu yapıyor.
“Panteri Evcilleştirmek” adlı son bölümde de Nazilerden yola çıkarak demokrasinin vermiş olduğu hakla çoğunluğun seçmiş olduklarının adaleti,barışı, huzuru, refahı getirmediğine vurgu yapmıştır. Demokratik ortamda seçilenlerin; din, dil, ırk, çocuk, genç, yaşlı, erkek, kadın, erkek ayırmadan herkesi ortak payda olan insan’da toplaması gerektiğini dile getirerek denemesini bitiriyor.
Son olarak Sevgili Nazım Hikmet’ten anlamlı güzel bir cümle ile bitirmek istiyorum yazımı.

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...”

Herkese iyi okumalar diliyorum.
111 syf.
·Puan vermedi
Aydın kimdir ? Sorusuna çok açıdan bakış ve açıklayış.Daha derince anlatılan bir çok terimin yer aldığı eser.Yüz sayfalık eserden sanırım binlerce sayfa gerçeklik çıkarılabilir.Aklıma adaletin değilde paranın kölesi olmuş güzel ülkemin aydınları geldi.Şu not düşer kitaptan ; Ne olursa olsun iktidar , aydınları kendi propagandası için kullanmak ister , ama onlardan sakınır ve temizlik hârekatına daima onlardan başlar.Okuma notu düşüyorum sizlere.
48 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Yaşarsın büyürsün ve ölürsün.
Ölürsün.
Nasıl ölürsün?
İnsan dediğin insanın oğlu.
Aynı şartlarda doğmayız.
Aynı şartlarda büyümeyiz.

Aynı şartlarda ölmeyiz. (?)
Kitabımızın bizlere sorduğu soru şu:
Ölüm herkesi eşitler mi?
Neden eşitlesin ki? Kimisi kanserdir ve morfin yemeden acının her zerresini hissederek ölür gider. Kimisi biraz daha şanlı olduğu için beş yıldızlı bir hastanede morfinle uyuşarak o güzel sona ulaşır.
Ölüm dediğimiz eğer son nefesin bedeni terk edişiyse, eşitlik dediğimiz şey son nefesin çıkışıysa ağızdan eşitlikten bahsedilebilir. Fakat Emile Zola' nın bize vermek istediği mesaj "hangi şartlarda ölüm herkesi eşitler?" dir.

Doğumla başlayıp ölümle sonuçlanan insan hayatının, aralarda yaşadıkları aynı değildir. Şartlar, sizin ölüm şeklinizi de belirler. (Eğer kaderciyseniz, sizin doğum-ölüm aralığında başınıza gelenleri kabul etmenize neden olur. Onlar inceleme dışında. Sözüm meclisten dışarı. )Ki bu aradaki süreç anneden ayrılan bebeğin, ilk nefes alışı ve ölürken son nefesi verişi arasında geçen süreçtir. Altını kırmızı kalemle çiziyorum.

Aaaah, ah! O kadar mal mülk, bak görüyor musun, hepimizin gideceği yer kara toprak. (!) Bu mükemmel bir kaderci ata sözüdür. Onunla eşit olma isteği vardır burda ve kadercimiz durumu meşrulaştırıyor. Hayatı boyunca o mala mülke özenmiş ve kendi yaşam sorumluluğunu kadere bağlamış. Sen benimle eşitsin işte. Bak, öldün. Ama onunki boğaz manzaralı, senin mezarına 3 vesait gidilecek? Sen böğüre böğüre ölmüşsündür o uyuyarak. Kimse kusura bakmasın. Dünyanın her yerinde sosyal sınıfsal farklar vardır. Sadece adı konmaz. Ölümün kimseyi eşitlediği filan da yok.

Ölüm son derece gerekli bir nihai son. (:
88 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
Uzun zamandır dikkatimi çeken yazara sonunda bu kitabıyla başlamak istedim. Açıkçası ilk defa için yanlış kitap olabilir diye düşünmedim de değil. Ama benim gibi hiç okumayanlar varsa tereddüt etmeden bu kitapla başlasınlar bence. Sayfa sayısı az olsa da yazarın tarzını anlamak ve düşüncelerimi sorgulamak için yeterli oldu diyebilirim.

Diğer kitaplarında olduğu gibi varoluş üzerine aforizmaların bulunduğu, güzel bir kitap. Bununla birlikte kitaptaki esas karakterler aslında Simone de Beauvoir ve
Jean-Paul Sartre da diyebiliriz. Hayatında çok önemli yeri olan Sartre’ ın ve kendisinin zamanla değişen fikirlerini gösteriyor bize yazar. Bunu yazarak anlatmakta da oldukça başarılı olmuş.


Simone de Beauvoir, 1966-1967 yıllarında kaleme aldığı, anlatı türünde olan, uzun öykü "Moskova’da Yanlış Anlama"da yaşlanma yolundaki emekli öğretmen çift Nicole ile Andre'nin Moskova' ya yaptıkları bir seyahatte kendi hayatlarını ve sevgilerini sorgulamalarını anlatıyor bize. "Üçüncü bir kişi" olan Macha bu sorgulamaların tam merkezindedir.

Peki bu sorgulama neden ve nereden başlıyor onların hayatında? Anlatılmak istenen esas konu bu.

Yalnız kitaptaki kahramanlar değil, biz hepimiz yaşamımız boyunca kendi düşüncelerimizi, sevgimizi, ilişkilerimizi sorguluyoruz. Ama bir sonuca varamıyoruz pek çok zaman. Çünkü sonunda yine kendimizi kandırıyoruz. "Durumlara kendini kandırmadan bakma cesaretini göstermek gerekir." Bunu yapabilen ne kadar insan vardır gerçekten? Çok az. Çünkü kendini kandırmak kadar kolay bir şey yok hayatta. En zahmetsiz iş belki de.

Yazar yaşlanmaktan bahsediyor. İnsanların kabul etmediği, yüzleşmekten kaçtığı "yaşlanmak". Ama her insan yaşlanır, bunda abartılacak bir taraf yok ki, diyebilirsiniz. Hayır, o kadar da kolay olmuyor maalesef... Artık eskisi gibi hayattan zevk alamadığınız zaman, geriye dönüp baktığınızda bunları gerçekten ben mi başardım? dediğiniz zaman kolay olmuyor yaşlanmak. Etrafınızda herkesin ne kadar mutlu, dinamik, neşeyle yaşadığını görünce de pek iyi olmuyor yaşlanmak. Bence tecrübe arttıkça mutluluk azalıyor birçok insan için. Artık daha fazla sorguluyor her şeyi, insanların yaptıklarını, yapmadıklarını, kendi yaptıklarını ve "yapamadıklarını". Sorgulamak güzel bir şey tabi ki. Ama eğer sorgulamanız sizi sonunda yine bir neticeye değil de sorulara götürüyorsa bir yerde hata yapıyorsunuz demektir. İşte bu hatayı bulmak mesele.

Kitaptaki kahramanımız Andre daha çok hayattan zevk alan biri. Ya da kendini öyle olduğuna inandırmış biri de olabilir. Bu seyahat onun için bir değişiklikten çok problemlerden kaçma gibi aslında. Belki günlük hayatından uzaklaşırsa, yıllar önce gezdiği yerleri yeniden görürse daha iyi olur diye düşünüyor. Ama hatıralar bir türlü peşini bırakmayınca ve bu yerlerin artık eskisi gibi olmadığını görünce bu düşüncesi mümkünsüz oluyor.

Neden uzaklaşmak istiyordu Andre? Bu yaşamın monotonluğu olamazdı. Çünkü bir çok insan bu şekilde yaşıyor ve herkes sıkılınca başka bir yere gidemiyor. O zaman başka nedeni olmalı, daha farklı bir neden. İşte bu nedeni biz onun kendi düşünceleriyle baş başa kaldığı zaman anlıyoruz. Çünkü o sevildiğinden emin değildi ve uzun yıllar da emin olamamıştı. " Hayatım boyunca sevilmeden yaşamışım!" diyerek hep kendinde hata arıyordu. Ama hakikaten de sevilmedi mi Andre? Orasını da onun karısının düşüncelerinde görüyoruz.


Nicole ne istiyordu peki? Onun asıl beklentisi neydi hayattan? Kendisi yıllarca diğer öğretmen arkadaşlarının yaşlanmalarına acıyarak bakmıştı. Ama birden kendinin de artık onlar gibi yaşlı olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştı. Çevresindeki herkes onun hiç değişmediğini, her zamanki gibi göründüğünü söylemişti ona. Peki bu gerçek miydi? Tabi ki hayır. Uzun yıllar ona tecrübe kazandırmak ile beraber hem de artık daha hareketsiz ve hevessiz biri olmasına sebep olmuştu. Trajik bir şekilde geçen zaman onu artık korkutuyordu. "Yıldan yıla bilgisi arttığı halde, kendini daha da cahilleşmiş buluyordu. Etrafındaki anlaşmazlıklar, zorluklar, çelişkiler çoğaldıkça çoğalıyordu."

Bu yüzden o da artık kendi sevgisinden de, eşinin sevgisinden de emin olamıyor, her küçük harekette başka bir anlam arıyordu. Sonsuz bir boşluk oluşmuştu içinde. Her şeye bakınca bu boşluğu görüyordu. Kendi düşüncelerine inanıyor ve diğer tarafın da bu düşüncede olduğuna inandırıyordu kendisini. Ve bunlar da sonunda büyük bir "yanlış anlamaya" sebep oluyor istemeden de olsa.

Aslında kendi yaşamlarımızda da bu "yanlış anlamalar" oldukça fazla. Biz kendimiz de kafamızda yarattığımız sebeplere inanarak bir çok şeye başka açıdan bakıyoruz. Belki ben yanlış anladım, belki öyle söylemek istemedi, bu hareketinin başka nedeni olabilir diye demiyoruz hiç. Ve hem kendimizi yıpratıyoruz, hem de karşı tarafa nefret etmemize sebep oluyoruz böylelikle. Neden her düşündüğümüzü sadece söyleyerek açıklığa kavuşturmuyoruz? Kendi şüphelerimizi yok etmiyoruz? Çünkü kendimizi kandırmak daha kolay. Aksine inandırmak daha zor. Sadece düşünüyoruz, konuşmuyoruz. Böyle devam edersek hiçbir zaman doğru anlamayız hayatı...


Hatıralardan bahsediyor yazar bir çok yerde. Hatıralar her zaman bize mutluluk verir mi? Ya da mutsuzluk verir mi? Neden verir peki bu mutluluğu ve ya mutsuzluğu?

"Anıların güzel olanı da kederli olanı da insanı hüzünlendirir." diyor Dostoyevski. Güzel hatıralar insanı neden hüzünlendirir ki? Çok garip geliyor insana bu cümle. Ama hüzünlendirir. O güzel anılara sebep olan insanlar artık hayatınızda olmayabilir. Ya da artık kendiniz o anılardaki insan olmayabilirsiniz. Bunlar olmasa da hüzünlendirir. İnsan her zaman bir neden bulur nasıl olsa.

Bildiğim kadarıyla yazarın önem verdiği bir konu olan kadın ve erkek düşüncelerinin farklılığını da çok güzel anlatmış bize Simone de Beauvoir. Kadının daha çok neler üzerinde düşündüğünü, nelere önem verdiğini görüyoruz kitap boyunca. Erkeklerin belki de üstünde durmayacağı bir mevzuda kadın ne kadar derine gidebilir, ne anlamlar çıkarır kendince. Ama bazen bu anlamlar hakikaten de fazla olabilir bence)

Diğer bir konu "Kıskançlık." Nedir kıskançlık? İnsan neden kıskanır bir başkasını? Belki kendinde olmayan bir şey vardır onda; güzellik, para, başarı, şöhret... ve gençlik. Bu öyle bir kıskançlık sebebidir ki, artık elde edilemez. Bir daha elden giderse geri dönemez çünkü. Nicole bu yüzden mi kıskanıyordu eşini kendi kızına? Kendisi artık onun gibi genç olmadığı için mi kabul etmiyordu bu yaşlılığı? Ve yazarın en önemli düşüncelerini burada gördüm ben. Aslında sevgisinden şüphe etmiyordu kahramanımız. Sadece kendinde olmayan özellikleri bir başkasında gördüğü için kıskançlık hakim kesilmişti ona. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da, sonuna kadar başarılı olamıyor galiba bu konuda.

Sıkılmak. Niye sıkılır insanlar? Ne sebep oluyor bu sıkılmaya. Kitabın sonuna doğru yazar bunu da gösteriyor bize. Gerçekten sıkılmış olamazlar mı kahramanlarımız? Belki uzun yıllar birlikte yaşamak onlara zor geliyor artık. Daha farklı insanlar tanımak, farklı alışkanlıklar edinmek, uzaklaşmak iyi gelir belki onlara. Günümüzde çok önemli sorunlardan biri sıkılmak. Anlaşmazlıkların, kavgaların, hatta boşanmaların bile sebebi olabiliyor sıkılmak. Sıkılmamak için ne yapmalı peki insan? Aslında bu duyguyu yok etmek çok zor bence. Belki sevdiğimiz insanlardan, yerlerden uzaklaşmalıyız ya da her zaman yaptıklarımızı değiştirmeliyiz. Ama bununla bile geçmeyen sıkıntılar da var tabi ki. Ve bu hayatımız boyunca devam edecek. Sadece bazı dönemlerde daha az sıkılmak için çabalamak kalıyor insana.

Kitaptaki bir başka konu ise karakterlerin gezilerinde S.S.C.B ve batının karşılaştırılması. Bunu da yazar oldukça iyi, okuru sıkmadan anlatmış. Hem kapitalizmin, hem de sosyalizmin insanların hayatını nasıl etkilediğini görüyoruz bazı yerlerde. Arka planda verilse de dikkat çekiyor eleştirilerle.

Yazarın edebiyat tutkusu zaten sevenlerine malum. Bu kitabında da onu görüyoruz. Yarattığı kahramanın kitaplara karşı sevgisinde sanki kendini gösteriyor bize Simone de Beauvoir. Bu yerlerini kısa olsa da sevdim ben.

Çiftimiz bir sonuca varabiliyor mu? Sorunlarını konuşarak hallediyor mu? Yoksa bu yanlış anlamalar sürüp gidiyor mu? Bunları kitabı okuduğunuz zaman kendiniz göreceksiniz. Zaten anlatımı oldukça güzel ve kısa bir kitap. Mutlaka okuyun.

Ve yazara başlamam için önemli bir sebep olan #74493310 bu güzel inceleme için Demet , Sana çok teşekkürler :)

Keyifli okumalar...
134 syf.
·6 günde·7/10 puan
Ölümcül Kimlikler, okuyucunun zihnine ve yüreğine meydan okuyan bir kitap. Keşfedilmemiş bir kimlik dünyasına yeni bir ufuk açan Maalouf'un parlak soruları sayesinde kendi içimizde, ailemizde ve çevremizde yatan çeşitliliği kabul etmeye başlıyoruz.
Ben kimim ve nereye aitim? Kimlik, her bir kişi için yalnızca bir olabilir mi, yoksa bir kişinin kendini tanımlayabileceği birden fazla kimlik olabilir mi?

Kültürel, toplumsal cinsiyet, cinsel ve diğer çeşitliliğin ortasında büyüyen bizler için kitap, mevcut koşullar altında onu dikkate almamız için bir hatırlatma görevi görüyor. Daha tek renkli bir atmosferde büyümüş olanlar için kitap, daha aydınlanmak için gerekli noktaları vurguluyor. Hepimiz için, kendi içinde ötekinin olduğunu gözler önüne seriyor.

Yazarın biyografisi

Adı:
Aysel Bora
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1943
1943’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten sonra Meydan Larousse ansiklopedisinin çevirmen kadrosunda görev aldı. Bugüne değin, aralarında Jean-Paul Sartre’ın Aydınlar Üzerine, Georges Simenon’un Hollanda’da Bir Cinayet, Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler, Nathalie Sarraute’un Şimdi ve Açınız adlı yapıtlarının da bulunduğu pek çok kitabı dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 7 okur beğendi.
  • 12,7bin okur okudu.
  • 313 okur okuyor.
  • 6,8bin okur okuyacak.
  • 224 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları