Suat Aysu

Suat Aysu

ÇizerTasarımcı
8.2/10
7,5bin Kişi
·
18,4bin
Okunma
·
1
Beğeni
·
359
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
1633 syf.
·20 günde·10/10 puan
Sefiller kitabını neden okumalısınız?

- Bir Fransız klasiği olduğu için mi?
- Bir dönem romanı olduğu için mi?
- İçe işleyen çok acıklı bir kurgusu olduğu için mi?
- Ebru Ince önderliğinde sitedeki bir grup insan bu kitabı okuduğu için mi?
- Bir tuğla bitirmenin verdiği keyif için mi?

Size 1630 sayfalık sefaletin içime dokunan hangi kısmından bahsedeyim de okumanız gerektiğine inanın?

2019 yılına girdiğimizden beri Fransa tarihinde, acılarla, fedakarlıklarla, kötülüklerle dolu bir yolculuktayım. Tarihle kurgunun mükemmel bir şekilde kaynaştırıldığı bir kitap okudum. Hatta okumadım satır satır yaşadım.

Suç ve ceza dengesinin mükemmel bir eleştirisi, mükemmel bir dönem okuması, harika bir vicdan sorgulaması ve hüzünlü bir hikayeler geçidi.

Kitabı okurken sık sık burada da dile getirdiğim şekilde keşke Fransa tarihine, Napoleon’a, Waterloo’ya dair biraz daha bilgim olsaydı da kitaptan extra extra keyif alsaydım. Bu okumaktan aldığım keyfi kesinlikle etkilemese de bir parça sıkıp, bunalttığı da bir gerçek. Tarihi kronoloji kısımlarında sık sık duraksayarak hangi olay ne zaman olmuştu, kim kimden sonra tarih sahnesinin hangi köşesine çıkmıştı gibi google araması yapmak durumunda kaldım. Bu sebeple eğer kitabı hala okumadıysanız okumadan önce aşağıdaki linklerde güzel bir Fransa tarihi özeti bulabilirsiniz.

https://sekerinyeri.wordpress.com/...ern-fransa-tarihi-i/
https://sekerinyeri.wordpress.com/...rn-fransa-tarihi-ii/
https://sekerinyeri.wordpress.com/tag/1830-devrimi/


Kitabın yarısında şöyle bir not almışım. “Victor Hugo kesinlikle içinde bulunduğu dönemde ülkesini ve genel gündemi çok iyi takip etmiş. Çok düşünmüş bunlar üzerine, iyi bir analiz çıkarmış. Çok fazla okuma yapmış olduğunu düşünüyorum, acayip birikimli... Siyasi tarihe ve kişilere detaylı değiniyor. Hatta aşırı detaylı bir neden sonuç ilişkisine dayalı bir anlatımı var kitabın. Ülkesine aşık, milletinin ateşli devrimciliğine hayran acayip bir Fransız övgüsü var kitapta. Bir de tabiki Tanrı'ya inancı kuvvetli, tüm olan şeylerin sonucunun (Waterloo, Temmuz Devrimi, 1830 vs.) hak böyle istediği için olduğu vurgusu var ki bunun bir parça hayran olduğu halkına haksızlık olduğunu düşünüyorum.”

Az bile söylemişim… Böyle bir Fransa aşkı, böyle bir Paris hayranlığı yok. Bir insan bir şehrin lağımlarının tarihçesini bile anlatacak denli detayı yazabiliyorsa(20 sayfa), bu aşktır. Bir şehre, bir tarihe, bir millete olan aşk! Kusurlarıyla da sevmek deyiminin karşılığı sanırım Victor Hugo. Bir yerde Paris bir gayya kuyusudur derken, diğer yerde Fransa’yı göklere çıkartır. Kitabın başından sonuna kadar zaten bir millet ve Tanrı hayranlığı var. Bir de çok fazla nasihatvari aforizma yazmış, bazen amma uzattın yeter diyesim geldi.

Charles Baudelaire önsözde bu kitap bir merhamet kitabıdır demiş. Bence bu kitap bir hüzün kitabı, vicdan kitabı. Bir aşk kitabı. Çocuğa aşk, sevgiliye duyulan aşk, Tanrı'ya aşk, millete aşk, ülkeye aşk...

Bir tabir vardır hani “Filler tepişirken olan çimenlere olur.” diye. İşte bu kitap o çimenleri anlatıyor. Napoleon ve Wellington savaşırken ölen altmış bin insanın hikayesi… Bir ülkenin savaşa harcadığı paralar yüzünden yoksul düşmüş, aç kalmış, sefalet içinde yaşayan insanların hikayesi… Bir evi olmadığı için sokaklarda yatan çocukların hikayesi.

Kitabın ana hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Aç olan kız kardeşinin çocuklarına ekmek alacak parası olmadığı için ekmek çalıp yakalanan, işlediği suç sebebiyle kürek mahkumu olarak bambaşka bir insana dönüşen Jean Valjean’ın hikayesi.

Çok dağınık anlatıyorum farkındayım ama Victor Hugo da bundan farklı bir anlatım yapmamış inanın. Jean Valjean’ın hikayesini okurken birden kendimizi Waterloo Savaşı’nı oluşturan şartları okurken buluyoruz, dönüyoruz Fantine ve Thenardierler’in hikayesine bir göz atıyoruz, birden Cosette ile Jean Valjean’ın kaderi nasıl kesişti kısmından manastırların tarihçesine dalıyoruz. Kitap bizi bilgiye ve detaya boğuyor, bir büyük olayı meydana getiren ufak tefek tüm olayların detaylarını ve tarihin önemsemediği küçük insanların yaşam çizgisini anlatıp, büyük resimde tümünü birleştiriyor.

Tarihi kısımda çok hayranlıkla okuduğum iki tane kısım var. Birisi Waterloo Savaşı’nın anlatıldığı kısımdaki “çukur” sahnesi… İkincisi ise “Haziran Ayaklanması” kısmı. Özellikle ayaklanma kısmında direnişi yaşadım. Mabeuf “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırırken içimden ben de onunla bağırdım. Gavroche tüm alaycı pervasızlığı ile kahramanca düşerken sanki barikatı izliyordum. Barikat ele geçirildikten sonra Enjolras finalinde gözlerim doldu.

Karakterler bazında ise şu karakter daha iyi yazılmış diyemeyeceğim, hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmiş, detaylıca kurgulayıp sokmuş hikayeye; ama Fantine’i betimlemesi karakteri ete kemiğe büründürmüş, yazar neredeyse yazdığı karaktere aşık olmuş gibi bir tasvir. Tabi Jean Valjean’ın mükemmel vicdan hesaplaşmaları, bir aziz olarak tasvir edilmesi, Javert’in sondaki vicdan muhakemesi ve sistem sorgulaması müthişti.

Klasikler neden klasik? Çünkü her dönemde seslenişlerine karşılık bulabildikleri için.
“Büyük tehlikelerin güzel yanı şudur ki, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasında kardeşliği gün ışığına çıkarır.” satırlarını okuduğumda gözümde şu kare canlanıyor örneğin.

https://listelist.com/...-yapanlar_584794.jpg

19.yy’da Hugo’nun umut ettiği iyimser gelecekte yaşıyor olsaydık keşke fakat 21.yy’ın 19.’dan çok da farkı yok. Gelirin eşit dağılımı yok, eğitimde ve sağlıkta adalet yok. Artık savaşlar ovalarda karşılıklı yapılmıyor ama hala çimenler eziliyor. Bourbon Hanedanı yok ama hala açlık çeken, sefalet içinde yaşayan çocuklar var. Hala direniyoruz ama kaybediyoruz. Ben bu satırları yazarken bile bir yerlerde bir kadın geçimini sağlamak için vücudunu satıyor. Geleceğe umut içinde bakmak her geçen gün zorlaşıyor. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sadece birer kelime olarak hayatlarımızda yer almakta.

Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı gözyaşlarıyla bitirdim. Yaşayamadan ölen kitap karakterlerine, yaşayamadan ölen insanlara. Gezi parkında, 15 Temmuz’da, yurdumun dört bir yanında yapılan canlı bomba saldırılarında hayatını yitirenlere, Soma faciasında ölenlere, Aylan bebeğe, minik Leyla’ya, karlı bir günde babasının sırtında bir çuval içinde bu dünyadaki son yolculuğunu yapan bebeğe, Suriye Savaşı’nda katledilenlere ağladım. Ben bu satırları sıcacık evimde yazarken kışın soğuğunda sabaha varma savaşı verenlere ağladım. Pastayı paylaşamayan büyük adamların sebep olduğu bir gecede değişen hayatlara ağladım. En son da oturdum kendi hayat keşmekeşimde unutup gideceğim tüm bu şeyler için kendime ağladım. #39467876

Victor Hugo demiş ki “Neyse ki Tanrı, bir ruhu nerede bulacağını bilir.”

Soruyorum Tanrım kaybolan tüm ruhların yerini biliyorsun, öyleyse onları bulup geri vermen için insanlık daha ne kadar acı çekmeli?

İncelememi kitaptan son bir alıntı ve bir video ile bitireyim.

“Tanrı’nın çare bulmaktan yana bu güçsüzlüğü beni şaşırtıyor doğrusu. Olayların çarkını her an yeniden yağlaması gerekiyor. … Bu pis yağ yüzünden Tanrı’nın elleri hep yağlı, kara.”

https://youtu.be/1MhEZizEqVE
270 syf.
·Puan vermedi
“Hak milletin, şan onun,
Gövde senin, can onun,
Sen öl ki o yaşasın;
Dökülecek kan onun” (Ziya Gökalp)

Muhammed Ali Clay, Vietnam Savaşı’na katılmayı reddediyordu: “Vietnamlılarla bir alıp veremediğim yok, hem onlar beni sizler gibi zenci diye hiç aşağılamadılar, bana hiçbir kötülük yapmadılar” Dünyaca ünlü boksör de olsan devletinin dış politikasına öyle kafana göre karşı çıkamazsın. Bunun bir bedeli olmalıdır. Amerika da öyle düşünüyordu. Amerikan Boks Federasyonu Muhammed Ali’nin Dünya Boks Şampiyonu unvanını geri aldı ve lisansına el koydu. Onu ‘social death’ haline getirmeye ahdetmiş olan A.B.Devletleri, Muhammed Ali’yi vatan haini ilan etti ve herhangi bir eyalette maça çıkmasını yasakladı.
Kaostan korktuğumuz-belki de haz etmediğimiz- için devlet denen karmaşık yapıyı kurduk. Çok güzel. Bu karmaşık yapının varlığını devam ettirebilmesi için vergi koyma, cezalandırma gibi bazı güçleri elinde bulundurması gerekiyordu. Mantıklı. Düzenin bozulmaması için onun otoritesini kabul etmeli ve mutlak özgürlüğümüzden birtakım fedakarlıklarda bulunmalıydık. Peki. Bazı durumlarda (bu durumların neler olduğuna o karar verecekti) pek çok hakkın elinden alınabilecekti. Yaanii. Artık o ne derse oydu, onun sözü senin sözün olacaktı, aksi fikir beyan etmen durumunda ya fikrin ya sen imha edilecekti. Eee ama yok artık… Oysa her şey ne güzel başlamıştı. İlişkimiz ne ara böyle hastalıklı bir hal aldı? Neden böyle olduk? Bizi daha iyi yaşatması için kurduğumuz yapı neden sürekli ölmemizi ister hale geldi? Birinin bir hatırasını okumuştum: Bir binbaşı, bir eri evire çevire dövmekteydi. Ve her darbeden sonra ere şöyle soruyordu: ‘Seni ben neden dövüyorum?’ Askerin cevabı mutlak itaatin trajikomik halini gözler önüne seriyordu: ‘Benim iyiliğim için komutanım.’
İnsanlık bu saydıklarıma hiçbir itirazın olmadığı, gücü buldukça da daha çok şımaran pek çok acı tecrübe yaşadı. Aralarında belki de en acısı Nazi Tecrübesiydi. Sebastian Haffner bu saçmalığın nasıl olup da böyle kabul görebildiğini anlatıyor. Bunu büyük resme bakarak değil münferit vatandaşın gözünden yapıyor. Senin, benim basit seçimlerimizin ne gibi feci sonuçlarının olabileceğini ürpertici bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet denen mekanizmanın hiç hata yapmayacağını düşünmenin veya hatasına itiraz edilemeyeceği fikrinin nihayetinde milyonlarca masum insanın öldürülmesine göz yummaya varan bir vicdan felcine sebep olduğunu anlatıyor. Ürpererek okuduğum bu kitabı tüm insanların ‘bir Alman kardeşinizden uyarılar’ olarak görmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü insanlık aynı yerden yara almaya devam ediyor.
Yazar şu enfes tespiti yapıyor: “Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslavakya değildi, Almanya’ydı. Önce münferit her Alman bu rejimi kabullenmeliydi. İnsanlar korkutuldu. Ya hapishane ya uysal vatandaş ikilemine sokuldular. “Sopa yememek için sopa atanların safına geçtiler.” Bir jenerasyon bu zihniyette bir eğitim sistemine maruz kaldığı için birey veya vatandaş olarak değil militan olarak yetişti. “Bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekala ölümcül ciddiyette bir dünya görüşü olarak büyük siyaset sahnesine geri dönebilir.” İnsanlar hamaset dolu aşırı milliyetçilikle afyonlandılar. “şatafatlı bir ulusal övünme; Alman düşüncesi, Alman hissiyatı, Alman erkeği, ve benzeri kavramlar etrafında yaratılan masturbatif yapmacıklık.” Tüm bunları okuduğunuzda aklınıza yakınınızdan somut örnekler geliyorsa yazarın “belki Nazi olmuyorduk ama Naziler için kullanılabilir bir malzeme haline geliyorduk” dediği yola girilmiş olabilir.
Vatanseverlik bana kalırsa soyut bir kavram. Vatanı sevdiğini iddia eden ve bu payeyi kimselere bırakmayan birçok insan; insanı sevmiyor, yaşamı sevmiyor, hayvanı sevmiyor, ağacı, toprağı, çayırı çimeni, çiçeği böceği sevmiyor. Acep vatandan kasıtları nedir bunların? Bu insanların sadece kendi fikirlerinden, kendi ceplerinden, kendi hanelerinden ibaret gördükleri farklı bir vatan ve devlet anlayışı var anladığım kadarıyla. İşte bu, Nazım Hikmet’e “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Dedirten aymazlık. Bu beraberinde çok tehlikeli bir durumu getiriyor. İnsanlara vatan kavramını öğretmeden, mantık derslerine müfredatta yeteri kadar yer vermeden ‘vatanına göz dikeni ez oğul’ dersen kendi fikrine uymayan herkesi ezmeye kalkışması gayet olasıdır. Zira ben, vatanı kendi fikirlerinden ibaret sayan, o fikirlere karşı çıktığında vatana ihanet etiğinizi düşünen yüzlerce insan tanıyorum. Halbuki hiçbir insan hatasız olmadığı gibi hiçbir devlet de hatasız değildir. Bu hatayı dile getirmek de vatan hainliği değildir. İsrail’in Gazze politikasını protesto eden Yahudiler vatan haini değildir. Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlılar vatan haini değildir. Kendi devletleri öyle deseler de değildir.
Bir ailenin ferdi olduğumuz gibi bir milletin ve devletin de ferdi olarak doğuyoruz. Onlara olan aidiyetimizden dolayı sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüz oluyor. Başarıları göğsümüzü kabartıyor. Ona laf edenlere öfkeleniyor, rencide oluyoruz. Nasıl ailemiz mutlu olsun istersek ülkemizin her ferdi de mutlu olsun istiyoruz. Bunlar gayet insani. Ama bazen kabullenmesi zor olsa da aile bireylerimiz bazı haltlar yiyebilirler. Onları uyarmak, yanlışlarından döndürmeye çalışmak bu sevginin bir devamıdır aslında. Aksi halde “Aile Şerefi(1976)” filmindeki Oktay’ın babasına dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi: “Oğlum için bütün dünya ölsün”
Herman Hesse “ Ben bir vatanseverim ancak vatan ile insan arasında bir tercih yapmak durumunda kalsam tercihim her zaman insandan yana olur.” Diyor. Şeyh Edebali de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı önemsemeyen, bireyi yok etmeye çalışan, aykırı her fikri susturan ve hain ilan eden devlet ile ilgili atalarımız “zulm ile abad olanın ahiri berbad olur” demişler. “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Ortada pek çok güç ve yetki verip kurduğumuz bir mekanizma var. Bir de onu sorgulanmayan, eleştirilmeyen, denetlenmeyen hatta tapılan bir konuma getirdiğimizde hem ona hem kendimize zarar veriyoruz. Onu uyarmalıyız, bazen ona karşı çıkmalıyız, doğruları yüzüne haykırmalıyız. Bunu onun iyiliği için yapmalıyız. Tabi bu bizi ‘sakıncalı’ olmak ile ‘makbul vatandaş’ arasında kalmaya zorlayacak. Yanlış tercihin acı sonuçlarını görebilmek için tarihin çöplüğünü biraz karıştırmak yeterli. Vatandaş olarak insanın önünde bence çok basit iki seçenek var: Şartsız şurtsuz eğriye eğri doğruya doğru demek veya 155’i aramak.
O yüzden derin bir nefes almalı, cesaretimizi toplamalı ve Nazım Hikmet’e nazire yaparak şöyle demeliyiz: Muhammed Ali vatan hainiyse, Siyonizme kafa tutan Yahudiler, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlar vatan hainiyse, 1919’da Mustafa Kemal vatan hainiyse yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla ben de…”
-“Hayin, vatan hayini. Vallahi 155’i ararın.”
212 syf.
·Puan vermedi
https://www.youtube.com/watch?v=-Mnt-TRq5ew
Merhaba Kitapçokseverler, Fyodor Dostoyevski ‘nin edebiyat dünyasına merhaba dediği, mektup-roman tarzında yazılmış eserini okuduk inceledik ve kitabevlerinde, kafelerde bazen de denize nazır bir bankta samimi bir sohbet havasına yakışır şekilde aktarmaya gayret ettik. Dosteyevski hakkında ki bu kapsamlı podcaste ulaşmak için yukarıdaki linke tıklayabilirsiniz. Keyifli dinlemeler, sağlıklı günler...
216 syf.
Selim Rumi Civralı, spor ve ideoloji arasındaki ilişkiyi tarihsel bir bakışla izliyor. Eski Türk topluluklarında şamanların oyun kurucu rollerini, din ve spor cezbesini birleştiren dans ritüellerini, pehlivan tekkelerini, Birinci Dünya Savaşı’na eşlik eden sporcu seferberliğini, erken Cumhuriyet’te kadınların yeni bir iffet anlayışıyla spora katılmalarını, Türkiye’de sporun seyrinde Balkan oyunları tasarısını, Naim Süleymanoğlu’nun siyasi dinamiklerini ve bunun gibi pek çok dikkat çekici konuyu irdeliyor. Tavsiye ederim. Iyi okumalar.
620 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Karakterler üzerinden bir Avrupa profili çizmek... Sanırım Gonçarov'u da kitabı da özel yapan bu. Bir yanda tembel, içine kapanık Oblomov veya Rusya; diğer yandan gezmeyi seven, dışa açık, hareketli Almanya veya Stolz... Nitekim kitaptaki ''dostu da düşmanı da yoktur ama epeyce tanıdığı vardır.'' cümlesi tam da Rusya profilini oluşturuyor. Tembelliği yüzünden hayatı da aşkı da kaçıran Oblomov ile Sanayi Devrimi'ni kaçıran Rusya çok güzel özdeşleştirilmiş.

Belki çok absürt gelecek fakat Coğrafi Keşifler'e de atıf yapıldığını düşünüyorum. Alman Stolz dünyayı gezerken Oblomov'u buna bir türlü ikna edemez. Dış dünyayı keşfedemeyen bir Oblomov zamanla hantallaşır, hastalanır. Hatta gazetelerden bile dünyayı takip etmeyen bir karakterimiz vardır. Sömürgecilik faaliyetlerine katılmayan ve çağı yakalayamayan Rusya burada da kendini gösteriyor.

Tabii ki Rusya toplumu da eleştirilerden nasibini alıyor: ''Pencerenin altında üç gece üst üste köpek ulursa yangın çıkacak demekti. Uluyan köpeği kovalıyorlar ama yanan bir odun parçasından tahta zemine düşen kıvılcımları boş veriyorlardı.'' (s.144)

''Hiçbir zihinsel ve ahlaki sorun üzerinde düşünmezler, bu yüzden de her zaman iyi, mutlu ve uzun yaşarlardı.'' (s.148)

''Daha bir gün önce, balkonun bunca zamandır nasıl çökmediğine hayret ettikleri halde bugün yıkılmasına şaşkınlıkla baktılar.'' (s.151)

''Bu toplumun tüm insanları ölü. hepsi uyuyor, benden de beterler. Yaşama amaçları nedir? Bir yerde durmuyorlar. Her gün sinekler gibi bir oraya bir buraya koşturup duruyorlar, ama ne için? bir odaya giriyorsun, herkes karşılıklı sıralanmış, ciddi ciddi oturmuş kumar oynuyor. Bu sahiden epey hoş bir amaç. heyecan arayanlar için kusursuz bir şey elbette. Hepsi de ölü, değil mi? Orada öyle oturmakla olanca yaşamlarını uykuda geçirmiş olmuyorlar mı? Neden ben evde yatıp insanların kafalarını valeyle, kızla doldurmadığımda suçlu oluyorum?''(s.252)

Çevresine duyarsız, geleneksel fikirleri yıkamamış, kendi Rönesans'ını oluşturamamış, hurafelere inanan ve üretmeden tüketen bir toplumun eleştirisi yapılıyor. Oblomov'un babasının döneminden beri bir şey değişmeyen Oblomovka zaten her şeyi anlatıyor. Nitekim bu bolluk ile yetişen Oblomov, hayatını da böyle idame ettirmeye alışkındır ve para suyunu çekince bir zaman sonra borç batağına girer. Daha kötüsünden de Stolz korur. çünkü iyi bir muhasebe sistemi oluşturamayan ve gelir gider dengesini ayarlayamayan Rusya aslında parasını nereye harcadığına dikkat etmeyen ve her defasında Zahar'a soran Oblomov'un ta kendisidir.


Mükemmel kadın Olga varken kendisi gibi kusuru bol ve hantal bir kadınla evlenen Oblomov'u da yine o dönem daha iyiye gitmek yerine kendisi gibi olan ülkelerle ittifak kuran ve yanlış tercihler yapan Çarlık Rusya'ya bir eleştiri olarak anlayabiliriz.

Ayrıca Oblomov çok korumacı bir ailede yetiştirildiği için öz güveni düşük, hareket kabiliyeti kısıtlıdır. Stolz ise aksi bir karakterdir. Kitabın bu kısmı da okuyanlara ders olmalı ve çocuk yetiştirmede ailenin önemini kavratmalı.

Oblomov'un yardımcılarına özellikle de Zahar'a sürekli kızması ama onlarsız da yapamaması aslında soylu sınıfın açmazını gösteriyor. Her halükarda ezilen sınıf yine de soylu sınıfı ayakta tutan sınıf konumunda.

Toparlarsam, feodalist Rusya ile soylu sınıfına güzel bir mesaj içeriyor kitap. Bana kalırsa toplum eleştirilerinin olduğu kısımlar sadece Rusya'ya değil bizim coğrafyamıza da yakın insan prototipi sunuyor.
175 syf.
·16 günde·8/10 puan
Emrah Serbes yeraltı edebiyatının en önemli yerli temsilcilerinden birisidir. Umarım yazmaya devam eder ve edebiyatımızı zenginleştirir.
Kitap kısa deneme ve anılardan oluşuyor. Dili çok akıcı. Emrah Serbes'in kalemini beğeniyorum. Bu kitabı da beğendim.
Tek solukta da okuyabilirsiniz, zamana yayıp tadını da çıkarabilirsiniz
Keyifli okumalar herkese...
424 syf.
·6 günde·8/10 puan
Dostoyevski denince herkesin aklına ilk olarak "Suç ve Ceza", "Karamazov Kardeşler", "Ecinniler" gibi şaheserlerin geldiği, hikayelerin onların yanında sönük kaldığı bir gerçektir. Ama kısa öykülerinde bile insanı bu kadar etkilemek ne kadar zor bir yazar için.

Yıllardır bu kadar çok okunması ve sevilmesi nedendir peki? Her okurun kalbine işlemek, psikolojisini sarsmak, kitaplarda özünden bir parça bulmasına sebep olmak kolay mı? Bunun başlıca sebebi onun kendi hayatından, kendi tutkularından, talihsizliklerinden, mutsuzluğundan yola çıkarak yazması. İnsan ancak hayatın hiçliğinin farkına varınca, mutsuzluğunu kabullenince bu kadar etkili karakterler yarata bilir. Her çeşit insan vardır onun eserlerinde; kumarbaz, hırsız, kıskanç, inançsız... Ama hepsinin tek ortak noktası "MUTSUZLUK!" Dostoyevski için bir mutluluk var mıdır peki?

Yaşamları boyunca acıyı, mutsuzluğu, çaresizliği bu kadar tatmış insanlar mutlu olabilir mi? Bununla beraber Dostoyevski'ni mutlu insanların (az olsa bile hayatlarından memnun olanların) gerçekten sevmesi mümkün değil bence. Karakterleri gerçekten anlamak, hissetmek için kendini onların yerine koya bilmeli okur...

"Öyküler" kitabına gelirsek burada aşağıdaki 14 öyküsü yer alıyor yazarın;

*İğrenç Bir Olay
*Uysal Bir Kız
*Tuhaf Bir Adamın Rüyası
*Dürüst Hırsız
*Noel Ağacı ve Bir Evlenme
*Bobok
*Bir Yufka Yürek
*Timsah
*Başkasının Karısı ve Karyola Altında Bir Koca
*Küçük Kahraman
*İki İntihar
*Bay Proharçin
*Dokuz Mektupta Bir Roman
*Polzunkov

1. İlk hikayede kendi kafasında kurduklarına inanan bir İvan İlyiç çıkıyor karşımıza. Ve general bu kahramanımız, kendi rütbesiyle övünerek diğerlerini hor görenlerden hani. Mevkisi itibariyle her kesin ona hayran olduğunu düşünüyor. Ama olaylar istediği gibi gitmiyor maalesef. Sonda tamamen karışık bir ortamda buluyor kendini ve de rezil olmuş yeteri kadar...

2. Bu hikayede zavallı bir tüccarı görüyoruz. Ama farklı bir "zavallılık" bu. Herkesin kendisine minnet duymasını isteyen, iyilik yapacağı yerde faciaya sebep olan bir insanın zavallılığı. Hayatımızda da zaten böyle insanlar çok fazla. Sonradan vicdan azabı çekerek kendini avutan biri işte. Ama zavallı kızın çaresizliğinden dolayı evlenerek ne kadar büyük bir hata yaptığını da gösteriyor Dostoyevski tabi. Zaten insan hayatı boyu çaresizlikten neler yapmaz ki?!

3. Bu öyküsünde yazar rüyası kadar kendi de tuhaf olan bir adamdan bahsediyor bizlere. Hayat o kadar zor olmuş ki yıllar boyunca, kendisini anlayanları ancak rüyasında bula bilmiş. Ama rüyadaki olaylardan bahsederken Dostoyevski her kesin istediği ideal bir yer yaratmış, buradaki kötü insanlar, yalancılar, mutsuzlar yok o dünyada. Tabi ki böyle güzel bir yer çok uzun süre yaşayamaz! Tuhaf kahramanımız oradaki insanlara da izin vermiyor mutlu olmaları için ve uyanıyor rüyadan.

4. En sevdiğim öyküsü olan bu öyküsünde yoksulluk yüzündün çaresiz kalmış birinin yaptığı hırsızlığı görüyoruz. Ama ömrünün sonuna kadar yaptığı hırsızlık için pişmanlık duyan bir hırsız bu. Aslında hiç bir şey kazanmadı çaldığından da zaten, vicdanını sızlattı sadece gece gündüz. Yine bir çaresizlik farklı şekilde geliyor önümüze.

5. Bu öyküsünde ise sadece sahip olduğu miras yüzünden mecburen evlendirilen bir çocuk yaştaki kızın yıllar öncesini anlatıyor yazar. Ve bunları ziyafetteki bir misafirin anlattıklarından biliyoruz biz. Gördüklerine, işittiklerine inanamayan bir misafir.

6. "Bobok" kitaptaki fantastik öykülerden biri. Aynı sözü gittiği her yerde duyan biri kahramanımız. Ama asıl olaylar mezarlıkta geçiyor, ölülerin bile öbür tarafta hala ne kadar basit sohbetler ede bildiğini gösteriyor Dostoyevski. Kahramanımızın duyduklarının şoku içerisinde dinliyor olanları..

7. Burada kendisinin yufka yürekliliğinden dolayı hayatının sonunu getiren bir genç var. Sadece evlenmek istiyor oysa ve bunun için paraya ihtiyacı var. Ama o parayı o kadar kolay elde edemiyor ne yazık ki. Ve kendi kendini mahvediyor bunun uğruna.

8. "Timsah" yazarın en tuhaf öyküsü belki de. Bir timsahın karnındaki İvan Metveiçin başından geçenleri anlatıyor Dostoyevski. Ama bu kadar basit değil tabi ki, gösteri düşkünü insanlardan, insan hayatını hiçe sayanlardan da söz ediyor okurlara. İnsan çıkarı için nelere yapmaz ki.

9. Burada biz kıskançlığı yüzünden hem kendine hem de etrafındakilere eziyet eden bir koca görüyoruz. Karmaşık olaylar içinde kendinizi kaybede biliyorsunuz resmen.

10. Bu öyküsü diğerlerinden farklı bir mevzuda, adından da göründüğü gibi kahramanımız 11 yaşlı bir çocuk. Ve hayatının imkansız olan bir ilk aşkını anlatıyor. Ama bildiğimiz aşk gibi değil bu, kendisinden çok çok büyük birine duyulan karşılıklı minnet dolu bir aşk..

11. Kitaptaki en kısa öykü ve 4 sayfadan ibaret. İki farklı intiharın sebebini anlatıyor bize yazar. Biri fakirlikten, diğeri ise sadece hayatından memnun olmamaktan dolayı. Ama soruyor bize Dostoyevski; "Bu iki kızdan hangisinin ruhu yeryüzünde
daha çok acı çekmişti?"

12.İnsan ne kadar farklı kişiliklere sahip ola bilir! Bay Proharçin de çok mu çok garip biri. Hayatı boyunca cimriliğiyle dillere düşmüş, ama neden öyle olduğunu kendisi de bilmez. Kendi sonunu getiren bir kahraman o da sadece..

13.Bu hikayesinde çok karışık bir mektuplaşmadan bahsediyor Dostoyevski. Birbirlerine hem hakaret eden, hem de yanlış anlaşılacağından korkarak özür dileyen 2 insan. Çok uzun olan bu mektuplaşmaları romana benzetiyor yazarımız.

14. Son hikayemizde ise 1 Nisan şakasına kurban giden bir Osip Mihaylıçın hikayesini Polzunkovdan dinliyoruz. Aslında komik gibi görünse de ne kadar üzücü bir durum olduğunu okurken daha iyi anlıyorsunuz.

Kısa ve basit bir şekilde yazdım ama hepsini okurken insan çok derin duygulara kapılıyor. Her birinde kendinden bir parça buluyor insan.

Bu hikayelerin çoğunu daha önce okumuştum ve Nihal Yalaza Taluy çevirisiyle daha güzel olduğu sonucuna vardım Dostoyevski eserlerinin .Bu kitaptakiler de oldukça güzel tabi ki, ama aynı hisleri yaşatmak önemli çeviride bence. Ve son olarak Dostoyevski öykülerini sesli olarak dinlemek isterseniz Akın Altan çok güzeldir. Sanki onun sesiyle şahidi oluyorsunuz olaylara. Timsahı da zaten ilk olarak ondan dinlemiştim: https://www.youtube.com/watch?v=O0GFapdrLjM

Keyifli okumalar dilerim...
327 syf.
·31 günde
Zor bir ailede büyüyen var mı? Ya da zor bir ailede büyüyüp de bundan hiç etkilenmeyen? Hayatın her yerinde böyle büyüyen ya da böyle bir ortamda çocuk büyüten insanlarla karşılaşmak mümkün. Ben de zor bir ailede büyüdüm, böyle büyüyen birçok çocuk gibi. Uzun zamandır bölümüm gereği psikoloji okumalarıma daha çok ağırlık vermeye karar vermiştim. Arkadaşımın tavsiyesiyle de bu kitaba başladım. Kapağında ‘Geçmişi onarmanın ve hayatını geri kazanmanın yolları’ yazısını okur okumaz ilgimi çeken bu kitap beni tahmin ettiğimden çok daha fazlasıyla şaşırttı.

Kitap iki bölümden oluşuyor birinci bölümde ünlü terapist olan Suzan Forward’ın deneyimlerinden, ona gelen danışanlarının hayatlarından örnekler vererek zor bir ailede büyüyen çocukların yaşadıkları, yetiştirilme tarzları anlatılıyor. Kendi deyimiyle toksik anne-babaların kişilerde verdiği zararı birebir ona gelen danışanlar üzerinden anlatıyor. Toksik anne baba demesinin sebebini de şöyle açıklıyor: 'Tıpkı kimyasal bir toksin gibi, verdikleri duygusal hasar çocuklarının benliklerine tümüyle yayılmış ve çocuk büyüdükçe yarası da acısı da büyümüş.' Peki kitapta anlattığı bu toksik anne-babalar kim? Yetersiz anne-babalar, kontrolcüler, alkolikler, sözel tacizciler, fiziksel tacizciler ve cinsel tacizcilerin davranış biçimleri analiz ediliyor. Toksik anne babaların nasıl kimseler olacağını tahmin etmek zor değildir genelde fakat bu ailelerin yetiştirdiği (yetiştirdiğini sandığı) çocukların iç dünyasını, yaralarını, hayal kırıklarını, sağlıklı bir ailede büyüyenler tam olarak ne kadar anlayabilir ki?

Toksik anne babaların kimileri farkında olarak kimileri de farkında olmayarak çocuklarında öyle derin yaralar bırakmış ki bireyler kaç yaşına gelirse gelsin, o da ileride anne-baba olsa da bu durumu aşamayınca, tedavi görmeyince hayatını sürekli etkileyen kapanmayan bir yaranın acısıyla yaşıyorlar. Kimileri yıllarca kendini suçlar, kimileri içinde ki boşlukla çabalamaya devam eder, kimileri de farkında olmadan anne-babasına dönüştüğünü görünce içinde ki o çocuğu kaçamayacağını unutmaya çalışarak, görmezden gelerek kaçamayacağını anlar. İlk bölümü okurken bu çocukların yaşadıklarının onları nasıl üzücü bir hale getirdiğini görüyoruz. Anne-babanın en basitinden kalp kırıcı cümlelerinin nasıl yıllarca bireyin hareketlerinde kendini gösteren yetişkinleri, depresyonla yaşayanları, hayatından zevk almayanları, intihara kalkışanları kısaca ilk bölümde bu toksik anne-babaların çocuğa verdiği zararları görüyoruz. Okurken siz de ya o bireylerin yaşadıklarını hissediyorsunuz, ya da kendi yaşadıklarınızı anımsayıp etkisinden uzun süre çıkamıyorsunuz.

Kitabın ikinci bölümünde ise terapist bireyi yeni davranış biçimleri edinme konusunda yönlendiriyor ve anne-babayla olan ilişkide güç dengesini lehinize döndürmeyi anlatıyor. Anne-babanızın olumsuz etkilerini azaltmak için sizlere yöntemler anlatıyor özellikle grupla terapide neler yaptığından bahsediyor. Tüm bunları yaparken sizinle konuşuyor, anne-babasından zarar görmüş o küçük çocukla.. Daha ikinci bölüme başlamadan önce ''bu bölümde ilerlerken geçmişte yaşadıklarınızla yüzleşip onların etkisinden kurtulmaya çalışacağınız için canınız acıyabilir, duygusal olarak zorlanabilirsiniz bu yüzden yavaş yavaş okuyun, gerektiğinde kendinize gelmek ve devam etmek için uzun süre bekleyin'' dediği zaman yazar biraz abartmıyor mu ne anlatabilir ki diye düşünmüştüm fakat ikinci bölümü okurken gerçekten psikolojik olarak zorlandığımı, üzüldüğümü görünce haksız olmadığını anladım.

Özellikle affetmek ile ilgili söyledikleri beni çok etkiledi, günlerce bunu düşündüm etrafımdaki kişilere bunu anlattım. Bir klişe vardır hani; sizi üzen kişileri affedin, affederseniz rahatlarsınız diye ama aslında affetmek zorunda olmadığımızı hatta kimi zaman bizde derin yaralar bırakan kişiyi affetmememizin bizim için çok daha önemli olduğunu belirtiyor. Kendimi çokça sorguladım bu bölümde affettim mi? Affedilmeyi hakkediyor mu? Affetmek bana gerçekten iyi mi geliyor? Bu durumu uzunca süre düşündükten sonra kitaba ancak devam edebildim.

Birinci bölümde anlattığı danışanlarının ikinci bölümde duygusal zorlukları aşıp yaralarının kapandığını görmek çok güzeldi. Her ne kadar derslerimde çoğu dersimiz zor bir ailede büyüyen çocukların hayatlarında ki etkilerini dinlesem de bu kitap bende daha yoğun hissettirdi duyguları. Ayrıca danışanlar gibi ben de kendimde bir iç yolculuğa çıktım özellikle kitabın ikinci bölümünde. Ben kitabı çok sevdim, sadece bu alanda olanlar için değil özellikle zor bir ailede büyüdüğünü düşünen ya da çocuk yetiştirmeye hazırlanan bireyler için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keyifli okumalar.
750 syf.
·10 günde·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Delikanlı kitabını bitirdikten sonra kendi düşüncelerime uygun bir görüş aramak amacıyla internet keşfine çıktım. Edward Hallett Carr'ın Delikanlı kitabı için demiş olduğu:

"Dostoyevski'nin hiçbir romanında bu kadar kişi yoktur ya da hiçbir romanında, kitap kapatıldıktan sonra okuyucunun aklında kesin bir izlenim bırakan bu denli az kişi yoktur,"
cümlesine kesinlikle katılıyorum.

Öncelikle kitaba İletişim Yayınevi'nden sahip olmayanlar için internette zar zor bulduğum, Dostoyevski severlerin kesinlikle okuması gereken çok faydalı bir adet önsöz ve sonsöz bırakıyorum.
ÖNSÖZ- Delikanlı Üzerine Notlar / Joseph Frank: https://docplayer.biz.tr/...evski-delikanli.html
SONSÖZ- Psikolog Olarak Dostoyevski / Edward Hallett Carr (s.231'den başlıyor):
https://issuu.com/...t_carr_-_dostoyevski

Kitabı bitirdikten sonra 65 sayfa inceleme yazısı okumak istemeyenler için bu 2 değerli yazıdan anladıklarımı size sunmak istiyorum.

Delikanlı kitabı, toplum mühendisi Dostoyevski için Ecinniler köprüsünü geçtikten sonra Karamazov Kardeşler hedefine varmadan okunması gereken son kitaptır. Kronolojik okumanın elzem olduğu bu dev isimde Öteki kitabındaki alter ego ve çift kişilik göndermelerine, Kumarbaz kitabındaki kumar tutkusuna, Suç ve Ceza'daki derin psikolojik buhranlara, Ecinniler kitabındaki politika, devrim, milliyetçilik ve din konularındaki dönemin siyasi anlayışına tanıklık etmek Delikanlı'nın parçalarını tamamlayabilmek için büyük bir önem taşır. Pek tabii ki Karamazov Kardeşler'in de buna dahil olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Gücün kaynağı olarak muazzam bir servet kaynağı ülküsünün Rus kültüründe Rothschild adıyla anılmasının 1850'lerde başladığını düşündüğümüzde, 1875 tarihinde basılmış olan Delikanlı kitabı için II. Aleksandr'ın 1861'de serfliği kaldırıp milyonlarca köylüyü özgürlüğüne kavuşturmasının epey önemli olduğunu söyleyebilirim.
Hatta Delikanlı'da 408. sayfada geçen:
"Bir Rus, kendisi için beylik, kökleşmiş yaşantı çemberinden dışarı çıkınca, sudan çıkmış balığa döner, ne yapacağını, ne edeceğini bilemez." cümleleri de toprak köleliği sisteminden çıkmış Rusların içine düştüğü başıboşluğu anlatır. Ayrıca Carr'ın Dostoyevski biyografisinde dediği gibi köylü Ruslar ilk kez bir Dostoyevski romanında bu kadar detaylı bir şekilde anlatılmıştır.

Puşkin'in Byelkin Öyküleri'nde 1. tekil şahıs anlatıcının kullanılması gibi Delikanlı'daki Dolgorukiy karakteri de Rusların kendi kendilerini yine kendisine anlatması gibi algılanabilir. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve bir kolu sosyalizm, diğer kolu da Rothschild serveti ülküsü tarafından çekilen delikanlı karakteri, 19.yüzyılın ikinci yarısında Rus düşünce dünyasında entelijansiya olarak kendini göstermiş kısmı temsil ediyor gibi görünen Versilov, eski kutsal ve Ortodoks Rusya'yı temsil eden Makar ve ailesi, 1870'de tarım merkezli Rus ekonomisinin sanayileşme dalgasıyla değişmeye başlamasını karşılayan Stebelkov karakteri, Lambert karakterinin bedenselliği ve maddeciliği ile bir karakter gökkuşağına dönüşür. Bu yüzdendir ki, Carr'ın dediği kesin bir izlenim bırakmama olayını kitabı bitirdikten sonra net bir şekilde yaşadığımı söyleyebilirim. Çünkü Ecinniler kitabının incelemesinde de bahsettiğim Neçayev devrimciliği fırtınası devamında gelen 1870ler neslinin Neçayevizmi artık ilginç bulmadığını bildiği bir Dostoyevski ile birlikte baba Versilov aracılığıyla aktarılır.

Peki neden Delikanlı okunmalı?

İnsancıklar'daki lirik gerçekçiliği görmeden, Öteki'deki ve Suç ve Ceza'daki kişilik bölünmesini, çift kişiliği görmeden, Ev Sahibesi'ndeki Ordınov'un bakışlarıyla karşılaşmadan, Beyaz Geceler'deki şehir tasvirleriyle, Budala'daki Mışkin, Rogojin, Filippovna karakterleriyle, sosyete ve idam mahkumu sahneleriyle tanışmadan, Kumarbaz'daki bir Dostoyevski denklemi olan tutkunun en istisnai duygusu olmasıyla karşılaşmadan, yeraltına inmeden, Ölüler Evinden Anılar'daki kürek mahkumlarının acıklı seslerini duymadan, Stepançikovo Köyü'ndeki kara mizahla ve yine Suç ve Ceza'daki id, ego, süper ego merdiveniyle tanışmadan, Ecinniler'in dev politika köprüsünden geçmeden, köprü geçildiği sırada Delikanlı kitabındaki karakter gökkuşağıyla tanışmadan köprünün karşı tarafında bulunan Karamazov Kardeşler tarafına kanatlanmanın bir anlamı olmayacaktır.

Üstte linkini verdiğim iki yazıdan anladığım kadarıyla Ivan Karamazov da aynı Versilov karakteri gibi çelişkili sözler sarf eden bir karakterdir. Din ile milliyetçilik sorgulamaları arasında kalan Dostoyevski'yi en iyi anlamlandırabilme kitabı olabilecek Karamazov Kardeşler için yüksek ülkünün istediği ahlaki-ideolojik aydınlanmanın eksik tarafı Delikanlı'da bulunan Makar karakteri, Dostoyevski'nin babasına duyduğu hem gücenme hem de sevme karşıtlıkları Dolgorukiy'in üvey babası Versilov ile arasında yaşadığı aile içi etkileşimler ile birlikte Hegelci tez-antitezin yüksek sentezde buluşması yüksek ve aşağı ögelerin birlikte kullanıldığı Delikanlı kitabında tamamlanır, diyebilirim.

Bu iki muhteşem yazıyı okuduktan sonra Dostoyevski'nin aklındaki psikolojik gelgitlere Edward Hallett Carr'ın Dostoyevski biyografisinde belirtmiş olduğu:
"Günah duygusunu bir yana bırakırsanız kurtuluşa ulaşamazsınız." cümlesiyle rahatlıkla ulaşabileceğimizi söylemeliyim. Ne kadar anlamlı ve gizleri açığa çıkaran bir cümledir bu!

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 18,4bin okur okudu.
  • 554 okur okuyor.
  • 9,5bin okur okuyacak.
  • 371 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları