Suat Aysu

Suat Aysu

ÇizerTasarımcı
8.2/10
1.952 Kişi
·
6.531
Okunma
·
0
Beğeni
·
213
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
270 syf.
·Puan vermedi
“Hak milletin, şan onun,
Gövde senin, can onun,
Sen öl ki o yaşasın;
Dökülecek kan onun” (Ziya Gökalp)

Muhammed Ali Clay, Vietnam Savaşı’na katılmayı reddediyordu: “Vietnamlılarla bir alıp veremediğim yok, hem onlar beni sizler gibi zenci diye hiç aşağılamadılar, bana hiçbir kötülük yapmadılar” Dünyaca ünlü boksör de olsan devletinin dış politikasına öyle kafana göre karşı çıkamazsın. Bunun bir bedeli olmalıdır. Amerika da öyle düşünüyordu. Amerikan Boks Federasyonu Muhammed Ali’nin Dünya Boks Şampiyonu unvanını geri aldı ve lisansına el koydu. Onu ‘social death’ haline getirmeye ahdetmiş olan A.B.Devletleri, Muhammed Ali’yi vatan haini ilan etti ve herhangi bir eyalette maça çıkmasını yasakladı.
Kaostan korktuğumuz-belki de haz etmediğimiz- için devlet denen karmaşık yapıyı kurduk. Çok güzel. Bu karmaşık yapının varlığını devam ettirebilmesi için vergi koyma, cezalandırma gibi bazı güçleri elinde bulundurması gerekiyordu. Mantıklı. Düzenin bozulmaması için onun otoritesini kabul etmeli ve mutlak özgürlüğümüzden birtakım fedakarlıklarda bulunmalıydık. Peki. Bazı durumlarda (bu durumların neler olduğuna o karar verecekti) pek çok hakkın elinden alınabilecekti. Yaanii. Artık o ne derse oydu, onun sözü senin sözün olacaktı, aksi fikir beyan etmen durumunda ya fikrin ya sen imha edilecekti. Eee ama yok artık… Oysa her şey ne güzel başlamıştı. İlişkimiz ne ara böyle hastalıklı bir hal aldı? Neden böyle olduk? Bizi daha iyi yaşatması için kurduğumuz yapı neden sürekli ölmemizi ister hale geldi? Birinin bir hatırasını okumuştum: Bir binbaşı, bir eri evire çevire dövmekteydi. Ve her darbeden sonra ere şöyle soruyordu: ‘Seni ben neden dövüyorum?’ Askerin cevabı mutlak itaatin trajikomik halini gözler önüne seriyordu: ‘Benim iyiliğim için komutanım.’
İnsanlık bu saydıklarıma hiçbir itirazın olmadığı, gücü buldukça da daha çok şımaran pek çok acı tecrübe yaşadı. Aralarında belki de en acısı Nazi Tecrübesiydi. Sebastian Haffner bu saçmalığın nasıl olup da böyle kabul görebildiğini anlatıyor. Bunu büyük resme bakarak değil münferit vatandaşın gözünden yapıyor. Senin, benim basit seçimlerimizin ne gibi feci sonuçlarının olabileceğini ürpertici bir şekilde gözler önüne seriyor. Devlet denen mekanizmanın hiç hata yapmayacağını düşünmenin veya hatasına itiraz edilemeyeceği fikrinin nihayetinde milyonlarca masum insanın öldürülmesine göz yummaya varan bir vicdan felcine sebep olduğunu anlatıyor. Ürpererek okuduğum bu kitabı tüm insanların ‘bir Alman kardeşinizden uyarılar’ olarak görmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü insanlık aynı yerden yara almaya devam ediyor.
Yazar şu enfes tespiti yapıyor: “Nazilerin ilk işgal ettikleri ülke Avusturya ya da Çekoslavakya değildi, Almanya’ydı. Önce münferit her Alman bu rejimi kabullenmeliydi. İnsanlar korkutuldu. Ya hapishane ya uysal vatandaş ikilemine sokuldular. “Sopa yememek için sopa atanların safına geçtiler.” Bir jenerasyon bu zihniyette bir eğitim sistemine maruz kaldığı için birey veya vatandaş olarak değil militan olarak yetişti. “Bu beyinlere iyice mıhlanmış çocukça bir sanrı, yirmi sene sonra pekala ölümcül ciddiyette bir dünya görüşü olarak büyük siyaset sahnesine geri dönebilir.” İnsanlar hamaset dolu aşırı milliyetçilikle afyonlandılar. “şatafatlı bir ulusal övünme; Alman düşüncesi, Alman hissiyatı, Alman erkeği, ve benzeri kavramlar etrafında yaratılan masturbatif yapmacıklık.” Tüm bunları okuduğunuzda aklınıza yakınınızdan somut örnekler geliyorsa yazarın “belki Nazi olmuyorduk ama Naziler için kullanılabilir bir malzeme haline geliyorduk” dediği yola girilmiş olabilir.
Vatanseverlik bana kalırsa soyut bir kavram. Vatanı sevdiğini iddia eden ve bu payeyi kimselere bırakmayan birçok insan; insanı sevmiyor, yaşamı sevmiyor, hayvanı sevmiyor, ağacı, toprağı, çayırı çimeni, çiçeği böceği sevmiyor. Acep vatandan kasıtları nedir bunların? Bu insanların sadece kendi fikirlerinden, kendi ceplerinden, kendi hanelerinden ibaret gördükleri farklı bir vatan ve devlet anlayışı var anladığım kadarıyla. İşte bu, Nazım Hikmet’e “Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.” Dedirten aymazlık. Bu beraberinde çok tehlikeli bir durumu getiriyor. İnsanlara vatan kavramını öğretmeden, mantık derslerine müfredatta yeteri kadar yer vermeden ‘vatanına göz dikeni ez oğul’ dersen kendi fikrine uymayan herkesi ezmeye kalkışması gayet olasıdır. Zira ben, vatanı kendi fikirlerinden ibaret sayan, o fikirlere karşı çıktığında vatana ihanet etiğinizi düşünen yüzlerce insan tanıyorum. Halbuki hiçbir insan hatasız olmadığı gibi hiçbir devlet de hatasız değildir. Bu hatayı dile getirmek de vatan hainliği değildir. İsrail’in Gazze politikasını protesto eden Yahudiler vatan haini değildir. Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlılar vatan haini değildir. Kendi devletleri öyle deseler de değildir.
Bir ailenin ferdi olduğumuz gibi bir milletin ve devletin de ferdi olarak doğuyoruz. Onlara olan aidiyetimizden dolayı sevinci sevincimiz, üzüntüsü üzüntümüz oluyor. Başarıları göğsümüzü kabartıyor. Ona laf edenlere öfkeleniyor, rencide oluyoruz. Nasıl ailemiz mutlu olsun istersek ülkemizin her ferdi de mutlu olsun istiyoruz. Bunlar gayet insani. Ama bazen kabullenmesi zor olsa da aile bireylerimiz bazı haltlar yiyebilirler. Onları uyarmak, yanlışlarından döndürmeye çalışmak bu sevginin bir devamıdır aslında. Aksi halde “Aile Şerefi(1976)” filmindeki Oktay’ın babasına dönüşmüş olarak bulabiliriz kendimizi: “Oğlum için bütün dünya ölsün”
Herman Hesse “ Ben bir vatanseverim ancak vatan ile insan arasında bir tercih yapmak durumunda kalsam tercihim her zaman insandan yana olur.” Diyor. Şeyh Edebali de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı önemsemeyen, bireyi yok etmeye çalışan, aykırı her fikri susturan ve hain ilan eden devlet ile ilgili atalarımız “zulm ile abad olanın ahiri berbad olur” demişler. “Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar.” Ortada pek çok güç ve yetki verip kurduğumuz bir mekanizma var. Bir de onu sorgulanmayan, eleştirilmeyen, denetlenmeyen hatta tapılan bir konuma getirdiğimizde hem ona hem kendimize zarar veriyoruz. Onu uyarmalıyız, bazen ona karşı çıkmalıyız, doğruları yüzüne haykırmalıyız. Bunu onun iyiliği için yapmalıyız. Tabi bu bizi ‘sakıncalı’ olmak ile ‘makbul vatandaş’ arasında kalmaya zorlayacak. Yanlış tercihin acı sonuçlarını görebilmek için tarihin çöplüğünü biraz karıştırmak yeterli. Vatandaş olarak insanın önünde bence çok basit iki seçenek var: Şartsız şurtsuz eğriye eğri doğruya doğru demek veya 155’i aramak.
O yüzden derin bir nefes almalı, cesaretimizi toplamalı ve Nazım Hikmet’e nazire yaparak şöyle demeliyiz: Muhammed Ali vatan hainiyse, Siyonizme kafa tutan Yahudiler, Anadolu’nun işgaline karşı çıkan Yunanlar vatan hainiyse, 1919’da Mustafa Kemal vatan hainiyse yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla ben de…”
-“Hayin, vatan hayini. Vallahi 155’i ararın.”
184 syf.
Gramer kuralları bize 'insan'dan 'insancık' söcüğü yapabilir. Hatta, 'Tanrı'dan 'tanrıcık' da yapabilir. Fakat, biz yapabilir miyiz? Yapamayız! Dilin canlı yapısı, kültür, irfan buna izin vermez. Türkçe'mizde 'insan'dan insancık kesinlikle yapılmamalı. Ne olsun ki, sözün kökü veya gövdesi - cık (-cik, -cuk, -cük) eki alabilir. Bu kafamıza göre hareket edebileceğimiz anlamına gelemez, dile karşı duyarsızlık, yazara karşı da saygısızlık demektir. Çevirmenlik çok hassas bir meslektir. Kısacası, şunu demek istiyorum ki, Dostoyevski, "İnsancıklar" adlı roman yazmamıştır. O, "Бедные Люди" (Bednıye Lyudi) adlı roman yazmıştır. Kelimesi kelimesine "Fakir İnsanlar" diye çevirebilir, içerikle bütünleştirmek için üzerine düşünebiliriz. Sahiden, ben soruyorum; 'insancık' ne demektir? Burada 40 üzeri farklı baskıya baktım, sadece biri bu eseri "Yoksullar" diye çevirmiş. "İnsancıklar"a bunu tercih ederim.

Ciddi anlamda Dostoyevski okumamış ve değerlendirmemiştim. "Yeraltından Notlar" ile yazarla ciddi tanışlık sürecimizi başlatmış oldum. Öcesinde ise bende öyle bir algı oluşmuştu ki, Dostoyevski deyince karamsar bir "tablo" canlanıyor gözümde, bir sosyopat, bir psikopat, psikolojik tahlillerle kafayı bozmuş, bunalımlı biri hayal ediyordum. Oysa, okuyorum ve anlıyorum ki tam tersi söz konusudur. İncelikten, naiflikten, empatiden kopacak, çatlayacak bir adam; sevgiden, aşktan sızlayacak bir adam... Rus insanını sana öyle sunuyor ki, kemiklerini sızlatıyor. Bu adam göz yaşları eşliğinde yazmış olmalı. "Bednıye Lyudi" benden tam not aldı, hem de edebi anlamda. Şu, bir kez bana kanıtlanmış oldu ki, sadelik ne kadarsa derinlik ve büyüklük de o kadardır. Bu eserde ne var merak ediyor musunuz? Bir odaya tıkışıp, onu perde ve tahta levhalarla dört hisseye bölerek yaşayan insanlar var. Ve betimlemesi! Roman= betimleme. Bu eserle artık Dostoyevski ile el sıkışmış oldum.

Yoksulluk, fakirlik övünülecek değildir elbette. Yazar da övmüyor zaten. Fakirliğin insanları düşürdüğü durumu sosyolojik, psikolojik ve edebi ölçüde aktarıyor bizlere. "Acın imanı olmaz" atasözünü, "Fakirlik bir kapıdan girince din öbür kapıdan çıkar" hadisini hatırladım. "Fakrım fahrımdır." ve buna rağmen "Veren el, alan elden üstündür" hadislerini de hatırladım. Her açıdan kendimce baktım esere. En çok neyi mesele ettim biliyor musunuz? Bu eserin sızısız okunamayacağını. Bak, olm, yazarlık bu işte!

Haşiye:

İlgi, beğeni ve yorumlar bu incelememe hâşiye yazma ihtiyacı doğurdu. 'İnsancık' kelimesi bana Türkçe'de hiçbir anlam ifade etmiyor. Rusça'da karşılığı da yok. Azerbaycan Türkçesi'nde karşılığı olsaydı oradan anlamaya çalışırdım. Olsa olsa politik bir ifade (маленькие люди) olabilir diye düşünüyorum. Ya da burjuva veya feodal zihniyetin ortaya attığı sözcük olmalı. Tarih bilgimize dayanarak bu kelimenin hakkını vermeye çalışabiliriz. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Rusya'da serflik sisteminin mevcudluğu gerçektir. Fakat, biz bu hakikati Batı zihniyeti ve Sovyet sansürü üzerinden okuyoruz. Rusya tarihini bu zihniyetle yazanlara ( nasıl ki bizim tarih yazma metodumuz yok ve tarihimize batılı gözüyle bakıyoruz) Puşkin ta o zaman itiraz etmişti. Buna Dostoyevski de itiraz etmiştir. Politik ifadelerle edebi eserleri anlayamayız ve yanlış değerlendiririz. Hiç bu kadar zahmete gerek yok, romanı okuduktan sonra felsefi hülyalara dalmaya da gerek yoktur. Kitap elimizin altında, okuyoruz; fiziksel ölçülerine göre değerlendirilen insanlar görmüyoruz, zavallı diye niteliyeceğimiz insanlar da görmüyoruz. Fakir insanlar ve onların sosyo-psikolojik yapısı, duygu dünyası ve bunlarla ilgili ipuçları... "Бедный" (Bednıy) Türkçe'de fakir veya zavallı demek. Lakin, durum edebi eserde farklı boyuta ulaşıyor. Karamzin'in "Бедная Лиза" (Zavallı Liza) hikayesi vardır. Bu hikaye dilimize Yoksul ya da Fakir Liza diye çevrilmiş olsaydı ben yine itiraz ederdim. Önce Türkçe'mizi öğrenmemiz gerekecek; fakir ve zavallı arasında dağlar fark vardır. Üstelik birileri de çıksın desin ki, ben İnsancık Liza diye çevireceğim. Demekle oluyor mu!? Çeviririz ama ne derler!? Sen bu kitabı okudun mu demezler mi? Sen çevirmensin! Dostoyevski'yi dilimize aktarıyorsun ve bunun farkında mısın!? Sözcükler içinde bir kültürü, bir medeniyeti, bir mentaliteyi, tarihten bir kesiti aktarıyorsun. Roman yazmaktan daha zordur bu iş. Dil kutsaldır, kutsal bünyedir, sosyal varlıktır ve canlıdır. Daha ne diyebilirim ki! Sözü uzatmanın ne anlamı var!
424 syf.
·6 günde·8/10
Dostoyevski denince herkesin aklına ilk olarak "Suç ve Ceza", "Karamazov Kardeşler", "Ecinniler" gibi şaheserlerin geldiği, hikayelerin onların yanında sönük kaldığı bir gerçektir. Ama kısa öykülerinde bile insanı bu kadar etkilemek ne kadar zor bir yazar için.

Yıllardır bu kadar çok okunması ve sevilmesi nedendir peki? Her okurun kalbine işlemek, psikolojisini sarsmak, kitaplarda özünden bir parça bulmasına sebep olmak kolay mı? Bunun başlıca sebebi onun kendi hayatından, kendi tutkularından, talihsizliklerinden, mutsuzluğundan yola çıkarak yazması. İnsan ancak hayatın hiçliğinin farkına varınca, mutsuzluğunu kabullenince bu kadar etkili karakterler yarata bilir. Her çeşit insan vardır onun eserlerinde; kumarbaz, hırsız, kıskanç, inançsız... Ama hepsinin tek ortak noktası "MUTSUZLUK!" Dostoyevski için bir mutluluk var mıdır peki?

Yaşamları boyunca acıyı, mutsuzluğu, çaresizliği bu kadar tatmış insanlar mutlu olabilir mi? Bununla beraber Dostoyevski'ni mutlu insanların (az olsa bile hayatlarından memnun olanların) gerçekten sevmesi mümkün değil bence. Karakterleri gerçekten anlamak, hissetmek için kendini onların yerine koya bilmeli okur...

"Öyküler" kitabına gelirsek burada aşağıdaki 14 öyküsü yer alıyor yazarın;

*İğrenç Bir Olay
*Uysal Bir Kız
*Tuhaf Bir Adamın Rüyası
*Dürüst Hırsız
*Noel Ağacı ve Bir Evlenme
*Bobok
*Bir Yufka Yürek
*Timsah
*Başkasının Karısı ve Karyola Altında Bir Koca
*Küçük Kahraman
*İki İntihar
*Bay Proharçin
*Dokuz Mektupta Bir Roman
*Polzunkov

1. İlk hikayede kendi kafasında kurduklarına inanan bir İvan İlyiç çıkıyor karşımıza. Ve general bu kahramanımız, kendi rütbesiyle övünerek diğerlerini hor görenlerden hani. Mevkisi itibariyle her kesin ona hayran olduğunu düşünüyor. Ama olaylar istediği gibi gitmiyor maalesef. Sonda tamamen karışık bir ortamda buluyor kendini ve de rezil olmuş yeteri kadar...

2. Bu hikayede zavallı bir tüccarı görüyoruz. Ama farklı bir "zavallılık" bu. Herkesin kendisine minnet duymasını isteyen, iyilik yapacağı yerde faciaya sebep olan bir insanın zavallılığı. Hayatımızda da zaten böyle insanlar çok fazla. Sonradan vicdan azabı çekerek kendini avutan biri işte. Ama zavallı kızın çaresizliğinden dolayı evlenerek ne kadar büyük bir hata yaptığını da gösteriyor Dostoyevski tabi. Zaten insan hayatı boyu çaresizlikten neler yapmaz ki?!

3. Bu öyküsünde yazar rüyası kadar kendi de tuhaf olan bir adamdan bahsediyor bizlere. Hayat o kadar zor olmuş ki yıllar boyunca, kendisini anlayanları ancak rüyasında bula bilmiş. Ama rüyadaki olaylardan bahsederken Dostoyevski her kesin istediği ideal bir yer yaratmış, buradaki kötü insanlar, yalancılar, mutsuzlar yok o dünyada. Tabi ki böyle güzel bir yer çok uzun süre yaşayamaz! Tuhaf kahramanımız oradaki insanlara da izin vermiyor mutlu olmaları için ve uyanıyor rüyadan.

4. En sevdiğim öyküsü olan bu öyküsünde yoksulluk yüzündün çaresiz kalmış birinin yaptığı hırsızlığı görüyoruz. Ama ömrünün sonuna kadar yaptığı hırsızlık için pişmanlık duyan bir hırsız bu. Aslında hiç bir şey kazanmadı çaldığından da zaten, vicdanını sızlattı sadece gece gündüz. Yine bir çaresizlik farklı şekilde geliyor önümüze.

5. Bu öyküsünde ise sadece sahip olduğu miras yüzünden mecburen evlendirilen bir çocuk yaştaki kızın yıllar öncesini anlatıyor yazar. Ve bunları ziyafetteki bir misafirin anlattıklarından biliyoruz biz. Gördüklerine, işittiklerine inanamayan bir misafir.

6. "Bobok" kitaptaki fantastik öykülerden biri. Aynı sözü gittiği her yerde duyan biri kahramanımız. Ama asıl olaylar mezarlıkta geçiyor, ölülerin bile öbür tarafta hala ne kadar basit sohbetler ede bildiğini gösteriyor Dostoyevski. Kahramanımızın duyduklarının şoku içerisinde dinliyor olanları..

7. Burada kendisinin yufka yürekliliğinden dolayı hayatının sonunu getiren bir genç var. Sadece evlenmek istiyor oysa ve bunun için paraya ihtiyacı var. Ama o parayı o kadar kolay elde edemiyor ne yazık ki. Ve kendi kendini mahvediyor bunun uğruna.

8. "Timsah" yazarın en tuhaf öyküsü belki de. Bir timsahın karnındaki İvan Metveiçin başından geçenleri anlatıyor Dostoyevski. Ama bu kadar basit değil tabi ki, gösteri düşkünü insanlardan, insan hayatını hiçe sayanlardan da söz ediyor okurlara. İnsan çıkarı için nelere yapmaz ki.

9. Burada biz kıskançlığı yüzünden hem kendine hem de etrafındakilere eziyet eden bir koca görüyoruz. Karmaşık olaylar içinde kendinizi kaybede biliyorsunuz resmen.

10. Bu öyküsü diğerlerinden farklı bir mevzuda, adından da göründüğü gibi kahramanımız 11 yaşlı bir çocuk. Ve hayatının imkansız olan bir ilk aşkını anlatıyor. Ama bildiğimiz aşk gibi değil bu, kendisinden çok çok büyük birine duyulan karşılıklı minnet dolu bir aşk..

11. Kitaptaki en kısa öykü ve 4 sayfadan ibaret. İki farklı intiharın sebebini anlatıyor bize yazar. Biri fakirlikten, diğeri ise sadece hayatından memnun olmamaktan dolayı. Ama soruyor bize Dostoyevski; "Bu iki kızdan hangisinin ruhu yeryüzünde
daha çok acı çekmişti?"

12.İnsan ne kadar farklı kişiliklere sahip ola bilir! Bay Proharçin de çok mu çok garip biri. Hayatı boyunca cimriliğiyle dillere düşmüş, ama neden öyle olduğunu kendisi de bilmez. Kendi sonunu getiren bir kahraman o da sadece..

13.Bu hikayesinde çok karışık bir mektuplaşmadan bahsediyor Dostoyevski. Birbirlerine hem hakaret eden, hem de yanlış anlaşılacağından korkarak özür dileyen 2 insan. Çok uzun olan bu mektuplaşmaları romana benzetiyor yazarımız.

14. Son hikayemizde ise 1 Nisan şakasına kurban giden bir Osip Mihaylıçın hikayesini Polzunkovdan dinliyoruz. Aslında komik gibi görünse de ne kadar üzücü bir durum olduğunu okurken daha iyi anlıyorsunuz.

Kısa ve basit bir şekilde yazdım ama hepsini okurken insan çok derin duygulara kapılıyor. Her birinde kendinden bir parça buluyor insan.

Bu hikayelerin çoğunu daha önce okumuştum ve Nihal Yalaza Taluy çevirisiyle daha güzel olduğu sonucuna vardım Dostoyevski eserlerinin .Bu kitaptakiler de oldukça güzel tabi ki, ama aynı hisleri yaşatmak önemli çeviride bence. Ve son olarak Dostoyevski öykülerini sesli olarak dinlemek isterseniz Akın Altan çok güzeldir. Sanki onun sesiyle şahidi oluyorsunuz olaylara. Timsahı da zaten ilk olarak ondan dinlemiştim: https://www.youtube.com/watch?v=O0GFapdrLjM

Keyifli okumalar dilerim...
176 syf.
TIPKI HAYAT GİBİ!

Paylaşıp paylaşmamak arasında gidiyor geliyor kalbim.

Sıradaki şarkı tüm parçacıklara gelsin.
Tüm parçalanmışlara gelsin.

“İnsanı delik deşik eden sessizlikler var, geceyi bölen çığlıklardan beter.”

Hiç sustunuz mu çığlık çığlığa?
Ya da konuştunuz mu suskun suskun?

Ne az susmuşsun, ne çok konuşmuşsun Emrah Serbes sonunda (t) yok!


“Bir istek başka bir isteği doğuracaksa ve biz sonunda hep mutsuz olacaksak neden hala istemeye devam ediyoruz?”

Çünkü; İnsanız, doyumsuzuz.
İnsanoğlu ister, istemekten vazgeçmez.
Düşünmez ki mutsuz olacağını.
İnsanız sonuçta istiyoruz, istemeye de devam ediyoruz.

“Herkes güzel bir hikayenin konusu olabilir”
Kaçımız bir hikaye konusu olduk, kaçımızın hikayesi var belkide hepimizin var, evet evet hepimizin bir hikayesi var aslında.
Mutlu muyuz peki?
Hikayelerimizle nasılız, hikayemizdeki “Ben” nasıl acaba?
İçinde olduğumuz hayatımız da hikayemiz değil mi dönüp baktık mı hiç?
Neler var diye? Kimler var?
Hikayemizin derinliklerine indik mi hiç?
Dönüp baktık mı? Yoksa üstün körü geçmiş diye mi nitelendirdik hikayelerimizi?

Emrah Serbeste hikayesine inmiş, kendi hikayesine, her cümlede bir bilinmezlik bir parçalanmışlık (adı gibi) bırakmış.
Gizem dolu bir yazar olduğunu düşünüyorum okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen çok beğendim bunun nedeni de belki okurken kendimden bir şeyler bulmamdan dolayıdır.
Derleme şeklinde bir kitap olması da ayrıca hoşuma gitti.
Tanıştığımıza memnun oldum Emrah Serbes ve seni de unutmayacağım Galip
“Senin yüzünden oldu anlatamadın beni”


Nasıl da benzettim hikayelerimizi!

Bir hikayem var paramparça desen değil,
Un ufak olmuş,
Ele avuca sığmaz,
Bir hikayem var benimde un ufak olmuş
Her rüzgar estiğinde dört bir yana dağılan hikayelerim var benim
Toplanacak gibi değiller, toparlanacak gibi değiller.

Baştan sona alıntılarla hayat dolu bir kitap.
Okumak isteyenlere keyifli okumalar diliyorum ve https://m.youtube.com/watch?v=CmY6Tkqkfrs

Azıcık parçalanının.
327 syf.
·31 günde
Zor bir ailede büyüyen var mı? Ya da zor bir ailede büyüyüp de bundan hiç etkilenmeyen? Hayatın her yerinde böyle büyüyen ya da böyle çocuk büyüten insanlarla karşılaşmak mümkün. Ben de zor bir ailede büyüdüm, böyle büyüyen birçok çocuk gibi. Uzun zamandır bölümüm gereği psikoloji okumalarına ağırlık vermeye karar vermiştim. Arkadaşımın tavsiyesiyle de bu kitaba başladım. Kapağında ‘Geçmişi onarmanın ve hayatını geri kazanmanın yolları’ yazısını okur okumaz ilgimi çeken bu kitap beni tahmin ettiğimden çok daha fazlasıyla tatmin etti.


Kitap iki bölümden oluşuyor birinci bölümde ünlü terapist olan Suzan Forward’ın deneyimlerinden, ona gelen danışanlarının hayatlarından örnekler vererek zor bir ailede büyüyen çocukların yaşadıkları, yetiştirilme tarzları anlatılıyor. Kendi deyimiyle toksik anne-babaların kişilerde verdiği zararı birebir ona gelen danışanlar üzerinden anlatıyor. Toksik anne baba demesinin sebebini de şöyle açıklıyor: 'Tıpkı kimyasal bir toksin gibi, verdikleri duygusal hasar çocuklarının benliklerine tümüyle yayılmış ve çocuk büyüdükçe yarası da acısı da büyümüş.' Peki kitapta anlattığı bu toksik anne-babalar kim? Yetersiz anne-babalar, kontrolcüler, alkolikler, sözel tacizciler, fiziksel tacizciler ve cinsel tacizcilerin davranış biçimleri analiz ediliyor.

Toksik anne babaların kimileri farkında olarak kimileri de farkında olmayarak çocuklarında öyle derin yaralar bırakmış ki bireyler kaç yaşına gelirse gelsin , o da ileride anne-baba olsa da bunu aşamayınca, tedavi görmeyince hayatını sürekli etkileyen kapanmayan bir yaranın acısıyla yaşıyorlar. Bu ilk bölümü okurken yaşadıklarının onları nasıl üzücü bir hale getirdiğini görüyoruz, anne-babanın en basitinden kalp kırıcı cümlelerinin nasıl yıllarca bireyin hareketlerinde kendini gösterdiğini, yıllarca depresyona girenleri, hayatından zevk almayanı, intihara kalkışanları kısaca ilk bölümde bu toksik anne-babaların çocuğa verdiği zararları görüyoruz. Okurken siz de ya o bireylerin yaşadıklarını hissediyorsunuz, ya da kendi yaşadıklarınızı anımsayıp etkisinden çıkamıyorsunuz.

Kitabın ikinci bölümünde ise terapist bireyi yeni davranış biçimleri edinme konusunda yönlendiriyor ve anne-babayla olan ilişkide güç dengesini lehinize döndürmeyi anlatıyor. Anne-babanızın olumsuz etkilerini azaltmak için sizlere yöntemler anlatıyor özellikle grupla terapide neler yaptığından bahsediyor.

Tüm bunları yaparken sizle konuşuyor, anne-babasından zarar görmüş o küçük çocukla. Daha ikinci bölüme başlamadan önce ''bu bölümde ilerlerken geçmişte yaşadıklarınızla yüzleşip onların etkisinden kurtulmaya çalışacağınız için canınız acıyabilir, duygusal olarak zorlanabilirsiniz bu yüzden yavaş yavaş okuyun, gerektiğinde kendinize gelmek ve devam etmek için uzun süre bekleyin'' dediği zaman yazar biraz abartmıyor mu ne diyebilir ki diye düşünmüştüm fakat ikinci bölümü okurken gerçekten psikolojik olarak zorlandığımı, üzüldüğümü görünce haksız olmadığını anladım.

Özellikle affetmek ile ilgili söyledikleri beni çok etkiledi,günlerce bunu düşündüm etrafımdaki kişilere bunu anlattım. Bir klişe vardır hani; sizi üzen kişileri affedin affederseniz rahatlarsınız diye ama aslında affetmek zorunda olmadığımızı hatta kimi zaman bizde derin yaralar bırakan kişiyi affetmememizin bizim için çok daha önemli olduğunu belirtiyor. Kendimi çokça sorguladım bu bölümde affettim mi? Affedilmeyi hakkediyor mu? Affetmek bana gerçekten iyi mi geliyor?

Birinci bölümde anlattığı danışanlarının ikinci bölümde duygusal zorlukları aşıp yaralarının kapandığını görmek çok güzeldi. Bununla beraber danışanlar gibi ben de kendimde bir iç yolculuğa çıktım özellikle kitabın ikinci bölümünde. Ben kitabı çok sevdim sadece bu alanda olanlar için değil özellikle zor bir ailede büyüdüğünü düşünen herkes için okunması gerekten bir kitap olduğunu düşünüyorum. Keyifli okumalar.
327 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Susan Forward uluslararası üne sahip bir terapisttir ve Kaliforniya'da ilk cinsel istismar merkezini kurmuştur...

Terapist, eserin ilk bölümünde yetişkin bireyler ile yaptığı seansları kitaba eklemiş. Toksin anne babalar olarak anılan ebeveynlere geniş yer vermiş olup bunları altı kategoriye ayırmış.
Yetersiz Anne-Babalar,
Kontrolcüler,
Alkolikler,
Sözel Tacizciler,
Fiziksel Tacizciler,
Cinsel Tacizciler.

Bu toksin anne- babaların yetiştirdiği çocukların yetişkin hayatlarında karşılaştıkları olumsuz hatta intihara kadar sürükleyen depresyonların alt kaynağında yatan bilinç altı kodlamaların ne kadar güçlü olduğunu ve çocukların ruh dünyasında nasıl depremlere yol açtığını inanamayarak okuyacaksınız.Derin travmalar sonucu, şimdi yetişkin olan bu çocukların kendilerini nasıl çaresiz, nasıl sevgisiz ve değersiz hissettiklerini okurken yüreğinizin bir köşesi acıyacak...

İkinci bölümde ise eserde yer alan ve çocukluk dönemlerinde yaşadıkları olaylar ile nasıl yüzleşmeleri gerektiğine yer verilmiş...

Her anne- babanın ve adaylarının okuması gereken bir kitap. Unutmamalıyız ki, her yetişkin bir dönem masum ve saf çocuklardı...

Onları şekillendiren ebeveynler bilinçaltılarına verdikleri her olumsuzluğun ve her türlü şiddetin, yetişkin olduklarında nelere mal olacağını da hesaba katmalılar. Şiddet, taciz, değersizlik hissi, sevilmeme duygusu kanıksandığın da, bu bireyden normal bir davranış beklemek ne kadar doğru olur düşünmek lazım...

Elimde olsa eseri tüm liselerde zorunlu olarak okutmak isterdim...
327 syf.
·6 günde·Beğendi
ÇOCUKLUĞUNUZDA BAŞINIZA GELENLERDEN SİZ SORUMLU DEĞİLSİNİZ, AMA GELECEĞİNİZ İÇİN ŞİMDİ BİR ŞEYLER YAPMAK SİZİN SORUMLULUĞUNUZ!

‘Bakamayacaksınız yapmayın’ gibi maddi bir söylemin artık ‘duygusal ihtiyaçlarını da karşılayamayacaksınız yapmayın’ gibi bir söyleme evrilmesi gerekiyor. Zira çocuk sadece parayla bakılmıyor. Kendine güvenen, kararlarını kendisi verebilen özgüvenli bir yetişkinlik için çocukluk dönemin duygusal ihtiyaçlarının tam olarak karşılanması gerekiyor. Bunları yapamadığınızda yetişkinliğinde bağımsız bir birey olamamış, psikoloji bozuk, mutsuz bir hayat yaşayan bireyler yetişiyor. Çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamayan, verdikleri duygusal zarar çocuklarının benliklerine yayılmış, büyüdükçe yaraları da büyüyen çocukların anne babalarına toksik anne baba deniliyor kitapta. Tabii burada bir anne babanın her zaman bu ihtiyaçların tamamını karşılaması mümkün değil. Toksik olanlar bunu hiçbir zaman yapamayan anne babalar.

Kısaca toksik anne baba çeşitlerini kitaba bağlı kalarak açıklayalım:

Yetersiz anne babalar: Sürekli kendi problemlerine odaklanıp, çocuklarını, kendilerine bakan küçük anne babalara dönüştürenler.

Kontrolcüler: Çocuklarının hayatlarına, manipülasyon yoluyla, suçluluk duygusu yaratak ve yardım amaçlı da olsa çok fazla karışarak yön verenler.

Alkolikler: Gerçeklerden kaçan, düzensiz ruh halleriyle boğuşup ezilen, bağımlıkları yüzünden anne ve babalık görevini yerine getiremeyenler.

Sözel tacizciler: çocuklarını sözleriyle döven alaylı, iğneleyici ve küçümser yorumlar yapan, onları devamlı aşağılayarak demoralize eden ve özgüven çalanlar.

Fiziksel tacizciler: İçlerindeki derin öfkeyi kontrol edemeyerek kendi davranışlarından çocuklarını suçlayanlar, yani dövenler.

Cinsel tacizciler: Ahlaksızca cinsel tacizde bulunarak ya da gizlice baştan çıkartarak çocukların masumiyetini çalan ve bu şekilde ona en büyük ihaneti yapanlar.

Toksik bir anne babaya sahip olduğunuzu anlamanız için aşağıdaki testi sırasıyla çözebilirsiniz. Eğer aşağıdaki soruların üçte birine evet dediyseniz bu kitabı okumalısınız.

https://hizliresim.com/MfuCZe
https://hizliresim.com/9taGg9
https://hizliresim.com/G6G7OX


Şimdiye kadar başınıza gelen şeylerden kendinizi sorumlu tutmuş olabilirsiniz. Ama geçmişinize inip baktığınızda davranışlarınızın asıl kökenlerinin aileniz olabileceğini unutmayın. Eğer aileniz toksik bir aile ise bunun sebebi kendileridir. Bu yüzden başınıza gelenlerin sorumlusu siz değilsiniz. Bu yükten kurtulmanız gerekiyor.

Kitap toksik bir anne babayla büyüyen birinin geçmişin yükünden nasıl kurtulabileceği hakkında öneriler sunuyor. Ama ben bugün bu bireylerin geçmişleri için değil geleceklerinde kendi çocukları olduğunda nasıl davranmanın doğru olacağı üstünde kısaca durmak istiyorum. Duygusal yönden sağlıklı çocuk yetiştirme için bilinçli bir aile yapısı gerekiyor. Geleneksel aile yapılarının tümden değişmesi gibi algılanmaması gereken bir durum bu. Ülkemizde sağlam gibi duran ama içini deştiğimizde herkesin yüzünü kızartan bir şeylerin çıktığı aileler belki de nüfusun yarısından fazlasını oluşturuyor. Ve bu çoğunluğa yaptıklarını söylediklerinizde karşımıza inkar ve saldırı çıkıyor. Bu yapının değişmesi eski anne babalar için çok zor. Ama eski anne babaların çocukları olan bizler bu yapıyı yeniden oluşturmak için gereken donanıma sahibiz. Nasıl çocuk yetiştirileceği genelde büyükanne ve büyükbabalardan öğrenilir. Çok karşı olduğum bir durum bu ama kitabı okuyunca onların da bir toksik anne ve babayla büyüdüğünü anlayabiliyorum. Her yaş çocuk için kritik dönemdir. Eğer kazanılması gereken özellik bu kritik dönemde çocuğa kazandırılmazsa ilerde bu özelliği kazanmakta güçlük yaşayacaktır. Bu yüzden bu kritik dönemlere dikkat etmeliyiz. Çocuğunuza sorumluluk vermeli, kendini ifade edebileceği fırsatlar sunmalısınız. Duygusal yönden sağlıklı bir çocuk yetiştirmek istiyorsanız ve bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız bir psikolog ya da pedagoga danışabilirsiniz. Ben bunları yapamam diyorsanız çocuk yapmayın.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 6.531 okur okudu.
  • 146 okur okuyor.
  • 2.933 okur okuyacak.
  • 58 okur yarım bıraktı.