·116 syf.····Okunma: 13 Nisan 2022 00:00 Edebiyatın tozlu raflarında unutulmuş bir uçuruma bakmak gibiydi Cardenio'nun sayfalarıyla tanışmak. Shakespeare ve Fletcher’ın o "kayıp" hayaleti, sanki yüzyıllardır beni bir "Sessizliklerin Kraliçesi" olarak bekliyormuş.
Metnin içinde Lewis Theobald'ın 1727’de bulduğu o izleri sürerken, ruhumun mor bir tonda titrediğini duydum. Kitabın ön sözünde geçen o "onuruna dokunulamaz ve asla yozlaşamaz kadın" tasviri, sadece bir karakter analizi değil, benim için adeta bir aynaydı. İnsanın kendi haysiyetini, bir saray gibi ihanetin harabeleri arasından çekip çıkarması ne kadar da sarsıcı...
Zihnimin altını çizdiği o karanlık estetik:
Ruhun Hapisliği: "Ruhunu ne kadar az tanıyorum, bedeninin içinde hapis sanki..." Bu cümle, sinestetik bir algı için sadece kelimelerden ibaret değil; bir renk, bir koku, bir iç çekiş.
Kusursuz Bir Sızı: Metin boyunca Shakespeare’in o yorgun ama deha dolu dokunuşlarını hissetmek, sönmekte olan bir alevin sıcaklığına dokunmak gibiydi. Akıllıca kurgulanmış her çatışma, kendi içimizdeki o bitmek bilmeyen fırtınaların bir yansıması.
Hissiz Dudaklar: "Beni kucaklayıp okşuyor ve sık sık da öpüyor hissiz, soğuk dudaklarımdan..." Gotik bir melankolinin, Shakespeare’in son yıllarındaki o vakur yorgunlukla birleşimi bu.