Ne bağlıyor bizi birbirimize?
İnsan ilişkileri, akrabalıklar, dostluklar, kan bağı, bir gülüş, bir selam…
Bizi birbirimize bunlar bağlıyor mu gerçekten?
Bir kaza, bir yangın, bir deprem.
Tam da o anlarda anlamıyor muyuz birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu?
Hepimiz farklı hayatlar yaşıyoruz.
Farklı sokaklarda, farklı evlerde, farklı dertlerle yaşıyoruz ama aynı telaşların içinde sürükleniyoruz.
Ve günün birinde bir felaket geliyor.
Sessizce, ansızın, aşağıdan aşağıdan vuruyor.
O an hepimiz eşitleniyoruz.
Statüler, unvanlar, alışkanlıklar, planlar bir anda anlamını yitiriyor.
Felaket, hayatın en acımasız ama en dürüst terazisi oluyor.
Ve evet, bir felaket hepimizi eşitliyor.
Ama gerçeği söylemek gerekirse
bazılarını biraz daha fazla eşitliyor.
‘’Düğün gibi neşeli, bayram gibi sevinç içinde, bir cenaze dönüşü gibi şaşkın. Yaşamak bağı, felaketleri alaya getirdi.’’
Mahir Ünsal Eriş, ‘’Sarıyaz’’ adlı öyküsünde, aslında renklerin ve iklim koşullarının insan psikolojisiyle ve insan doğasıyla etkileşimlerini inceleyen müthiş bir anlatı kurmuş. Bizler her ne kadar birbirimizden bağımsız gibi görünsek de -ki öyle de görünmüyoruz, ama kendimizi kandırıyoruz- sadece çevremizdeki insanlarla değil, doğayla da bir bütün halinde yaşıyoruz. Yani gökyüzündeki herhangi bir bulutun şekli, havanın rengi, kokusu, ısısı ya da yer kabuğunda meydana gelen herhangi bir deprem hepimizin hayatlarını etkiliyor.
Bu etkileşimin yalnızca fiziksel bir sonuç doğurmadığını, aynı zamanda insanın iç dünyasında da derin kırılmalar yarattığını öykünün daha en başında hissediyoruz. Çünkü yazar, insanın felaket karşısındaki çelişkili ruh halini oldukça sert bir gerçeklikle yüzümüze çarpıyor:
Başkasının felaketinden şükür duygumuzu korkuyla beslemek.
“Ne kadar tatlıdır felaket beklemek. Çok gülündü mü başa bir iş gelecek diye endişe etmek ne serin, ne leziz bir korkudur. Çünkü insan, neşeli bir pikniğe dönüşünde mahallede yangın görmeyi sever; bir yandan evsiz kalan komşuları paylaşmaya uğraşırken içten içe başına gelmediğine sevinir öbür yandan. Kendi başına gelmeyen felaket ne güzeldir. Can çekişen birini izlerken insan yaşadığı korkunç üzüntüyü büyütür büyüttükçe, ölenin kendisi olmadığından duyduğu sevinç görünmesin diye. Başkasının helak ki, hayatta olmaya kıymet katar, anlatılacak ömürlük bir tecrübe katar, şükür katar.”
Mahir Ünsal Eriş bu kitabında gökyüzüne çöken bir sarıyazın, sarı renkli çöl rüzgârlarının, çölden gelen kumlarla meydana gelmiş o sarı rengin hastalığını; sarının enerjisini de kullanarak aynı zamanda hastalık, bela ve felaket çağrışımlarını ustalıkla bir araya getiriyor. Bu yüzden öykülerdeki sarı renk yalnızca bir doğa olayı değil, adeta yaklaşan bir yıkımın habercisi gibi karşımıza çıkıyor.
Nitekim anlatıcı da bu durumu doğrudan felaket estetiğiyle tanımlar:
“Sarı yaz dedi bu hadiseye. Aslında sarıyaz buna denmez. O, sonbaharın başında olur. Gölgeler uzar, ışık kırılıp yerlere saçılır, yapraklar döküleceklerini haber verirler salınışlarıyla. Bu sarı yaz değil, resmen ahir zaman felaketi.”
Öykülerin hepsi birbirinden bağımsız metinlermiş gibi görünüyor. Ama hepsini bir araya getiren ortak bir gün var: bir deprem günü. Havanın puslu bir sarıya büründüğü o günde yer kabuğunun yerinden oynamasıyla birlikte yalnızca fiziksel bir sarsıntı yaşanmıyor; insanların hayatlarında da taşlar yerinden oynuyor.
Bu kırılmanın şiddetini anlatıcı şu cümleyle somutlaştırıyor:
“Geçen Ramazan’dan beri böyle deprem olmamıştı. Hem bu ondan da fenaydı, birden ve aşağıdan aşağıdan vurdu.”
Bu yerinden oynama sadece yer kabuğuyla kalmıyor. Her bir insanın hayatında da dengeler altüst oluyor. Kimisi çocuğunu kaybediyor, kimisi geçmişiyle yüzleşiyor, kimisi hiç var olmayacak hayallerinin ve ümitlerinin peşini bırakmak zorunda kalıyor. Yani bu deprem sadece bir yer kabuğu oynamasıyla kalmayıp, hareketli bir şekilde var olan insan hayatlarını da geri dönülmez biçimde değiştiriyor.
Öyküler ilerledikçe doğanın rengiyle insan ruhunun rengi neredeyse aynı tona bürünüyor. Atmosferdeki o sarı pus, karakterlerin iç dünyasındaki huzursuzluğu yansıtıyor:
“Sanki haziran şafağı değil de eylül sonunun günbatımı gibi kırık bir sarılık vardı havada. Ufuklar puslu, sararmış bir dumanla sarmalanmış gibi buğuluydu.”
Ve yazar, doğa olaylarını yalnızca bir arka plan unsuru olarak kullanmakla kalmıyor; onları insanın korkularını büyüten, bilinmezliği çoğaltan bir anlatı aracına dönüştürüyor. Bu yüzden karakterler, doğanın tuhaflıklarını neredeyse kaderin bir işareti gibi yorumluyor:
“Kuzey Afrika’nın kum fırtınalarını, oradan kalkan sapsarı çöl kumunun lodosla ta buralara kadar sürüklediğini, hatta bu ne ki, bazen bu rüzgârlar yüzünden gökten balıkların, kurbağaların bile yağabildiğini anlattı sakin sakin.”
Mahir Ünsal Eriş bu çok katmanlı anlatısında birbirine bağlı öyküler dizisi sunmuş. Bir öykünün karakterini başka bir öyküde yeniden görebiliyoruz; bir olayın yankısı başka bir hikâyede karşımıza çıkabiliyor. Zaten mekânın tamamı ortak bir çevre. Aynı mahallede, aynı sokaklarda yaşayan insanların farklı anlarını, farklı kırılmalarını izliyoruz.
Bu yönüyle Sarıyaz, yalnızca bir deprem anlatısı değil; insanın doğayla kurduğu kırılgan bağın, korkunun bulaşıcı doğasının ve felaket karşısında açığa çıkan insan psikolojisinin çok katmanlı bir portresi haline gelmiş.
İlk öykü olan Şengül, aslında Sarıyaz içindeki en vurucu ve en tüyler ürpertici metinlerden birisi. Deprem, yer kabuğuyla birlikte her insanın hayatında farklı kırılmalar yaratırken, Şengül’ün hikâyesinde bu kırılma çok daha somut ve ürkütücü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Deprem, Şengül’ün yok olan bedenini bulma yönünde bir tür kader aracına dönüşüyor. Ancak günün sonunda öykü bittiğinde okur olarak hâlâ aynı sorunun içinde kalıyoruz: Şengül’e ne oldu?
Bu öyküde özellikle süt kokusunu ve ter kokusunun baskın olduğunu görüyoruz. Metni okurken koku duyusunun ne kadar aktif kullanıldığını fark ettim. Bir çocuk heyecanıyla bir kokunun birleşiminin insanı nerelere götürebileceğini, belleğin nasıl kokular üzerinden çalıştığını çok güçlü bir şekilde hissettiriyor öykü. Bu nedenle Şengül öyküsü yalnızca bir kayboluş hikâyesi değil; aynı zamanda hafızanın, bedenin ve yok oluşun duyusal bir anlatısı gibi ilerliyor.
‘’Şimdi artık, şu yaşımda bile hala, bazen Şengül gibi koktuğumu duyarım terleyince.’’
Sarı öyküsü ise depremin insan hayatında bir dağılmaya sebep oluşunun hikâyesi aslında. Mıstık, annesine düşkün, baba hasretiyle yanıp tutuşan bir çocuktur. Babası Libya’da çalışmaktadır. Ancak günün birinde eve döndüğünde yanında bir Arap kadın ve kucağında bir erkek çocukla gelmiştir. Mıstık çok doğal ama bir o kadar da sarsıcı bir soru sorar:
Ben burada babasızlık çekerken o bebek mi benim babamla beraberdi?
Bu soru, bir çocuğun zihninde adalet duygusunun nasıl çalıştığını gösteren çok güçlü bir kırılma anıdır. Sonrasında çocuk, zihninde babasını aklamaya çalışır. Belki de babasının bu kadınla bir ilişkisi yoktur, belki sadece yardım etmek istemiştir diye düşünür. Ardından suçlamanın yönü değişir; bu kez annesini suçlamaya başlar. Babasını Libya’da yalnız bıraktığı, onu kadınsız bıraktığı için. Bu duygu geçişleri, çocuk psikolojisinin ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu açıkça ortaya koyar.
Sonrasında ise Mıstık ve arkadaşı Ömer’in deniz kenarındaki sohbetlerine tanık oluruz. Burada akıl almaz bir olaya şahit olurlar: Hiçbir çocuğun görmemesi gereken bir intihar vakasına. Bu travmatik karşılaşma, Mıstık’ın hayatında kalıcı bir yara açar. O günden sonra Mıstık çok hasta olur ve gözünü hastanede açar. Ancak yanında annesi yoktur ama bizler başka bir sahnede annesinin deprem sırasında Mıstık’ı aramaya koyulduğunu öğreniriz. Bu hikâyenin en büyük sorusu da burada belirir:
Mıstık’ın annesi nerede?
Beyefendi öyküsüne geldiğimiz zaman ise deprem, bu kez bir tanışmaya vesile olur. Burada yazar, çok sevdiği ve kitabın epigraflarında şiirlerinden alıntılar yaptığı Melih Cevdet Anday’ı hikâyeye dâhil ederek edebiyatlar arası bir köprü kurar. İsimsiz yazılar gönderen Beyefendi, depremle birlikte ilk kez kendi ismiyle bir mektup gönderir. Yani deprem burada bir yıkım değil, bir görünür olma cesaretine dönüşür.
‘’Hakiki kitap satılmaz; satıldığıyla değil sayıldığıyla övünür. Kitap dediğin elden ele geçer. Çok satan şeyden hayır gelse dünyayı fırıncılar yönetirdi, öyle ya!’’
Gül Özlem Gül öyküsü ise oldukça trajikomik bir anlatı sunar. Özlem, kişisel gelişim metinlerinden etkilenerek kendisine minik hediyeler almaya başlar.
“Artık kimse bana hediye almasa da ben kendimi mutlu edebilirim” düşüncesiyle küçük mutluluklar üretir. Zamanla bu küçük hediyeler onun için yeni bir dünyanın kapısını aralar.
‘’Kendine minik, renkli paketlerle kurmaya başladığı hediyeler evreni, bambaşka bir biçim kazanmıştı artık. Çay tabağı da alsa, televizyon da, muhakkak hediye paketi yaptırıyor, sanki böylece kendine yeni, kararları kendi başına verdiği, hür ve ferah bir hayat armağan ediyordu bu paketlerle, santim santim, nokta nokta.’’
Ancak bu özgürlük hissi, büyük depremle birlikte dramatik bir biçimde kırılır. Eski bir apartmanda tuttuğu ev, depremin ardından yıkılır. Bu noktada deprem, Özlem’in hikâyesinde bir hapis metaforuna dönüşür. Çünkü yıkılan eşyaları ve kaybolan eviyle birlikte Özlem, sanki geçmiş hayatına yeniden hapsolmuş gibidir.
Ecevit, öpücük öyküsü ise depremin bir fark etme haline gelişinin hikâyesidir. İki ergen çocuğun erkekliğe adım atmak için parayla bir hayat kadınına gittikleri gün meydana gelen deprem, onların hayatında büyük bir yüzleşmeye sebep olur. Çünkü parayı anneannesinin bileziğini çalarak elde eden çocuk, eve döndüğünde anneannesinin kalp krizi geçirdiğini görür. Bu an, onun için bir ahlaki uyanışın başlangıcıdır. Ne yazık ki olan o minicik muhabbet kuşuna oldu. Umarım kimsenin içinde bulunmadığı o evde o kuş da kurtulup gitmiştir.
‘’Beraber gülünce insanlar arkadaş sayılırlar artık.’’
Gece Nöbeti öyküsünde deprem bir uyanıştır. Özkan’ın hayallerden uyanışı, sabah nöbetiyle birlikte değişen hayatını temsil eder. Deprem burada fiziksel bir sarsıntıdan çok, zihinsel bir silkiniş gibidir.
Dedemin Turnası’nda ise deprem kendini daha belirsiz bir şekilde gösterir; ancak yine de insanların hayatını derinden etkileyen bir gölge gibi dolaşır metnin içinde. Güzel ve verimli topraklara göz diken endüstrinin bir bahçeye yönelmesi, bir dede ile turna arasındaki dostluğun kırılganlığıyla birleşir. Bu öyküde deprem, doğayla insan arasındaki ilişkinin ne kadar savunmasız olduğunu hatırlatan bir işaret gibidir.
‘Çünkü hiçbir insanla kurmamaya gayret ettiği yakınlığı duyduğu bu kuşa tanıdığı tüm insanlardan daha çok alışmıştı.’’
Sevgi Çağı’nın Sonu ise kitabın başını sona bağlayan bir halka görevi görür. Çünkü burada Fazıl’ı görürüz. Fazıl, Gül Özlem Gül öyküsündeki Özlem’in hayırsız kocasıdır. Bu öykü, trajikomik yönüyle dikkat çekici bir anlatı sunar. Borçlarından kurtulmaya çalışan Fazıl, bir toplantıda bir grupla tanışır. Bu grup ilk bakışta birbirini seven insanların enerjisinden oluşan bir topluluk gibi görünür; uzayda kozmik enerjiler peşinde koşan bir ekip izlenimi verir. Ancak zamanla bunun modern çağın tipik bir tarikat yapısı olduğu anlaşılır. Fazıl’a borç para vererek onu kendilerine bağlarlar, ardından şantaj kasetleriyle onu tamamen bağımlı hale getirirler.
‘’İnsan mağara duvarına hayvan resimleri çiziyor olsun ister sonsuz katlı gökdelenlerden trilyonluk işleri yönetsin, insanları gütmek, anlamadığı gizemleri kurcalayarak onları şaşkına çevirip peşine takmak, ne kolaydı.’’
Günün sonunda Fazıl’ın hayatı, tıpkı yaşadığı gibi, bir tesadüfler zinciri içinde sona erer. Bu son, trajiktir; çünkü bilinçli bir tercih değil, istemeden meydana gelen bir sonuçtur.
Şimdi bütün bu öykülere birlikte baktığımızda, karakterlerin aslında ortak bir noktada buluştuğunu açıkça görüyoruz. Örneğin Özlem’in eşyalarını koymak için kiraladığı Bolnaz Apartmanı, yalnızca bir mekân değildir; öyküler arasındaki bağın somut bir sembolüdür. Çünkü aynı apartman, Ecevit, öpücük öyküsündeki iki ergen çocuğun hayat kadını Şerife buluştukları evdir.
Daha da çarpıcı olan ise şu: Fazıl intihar ederken ses çıkararak onu korkutup dengesini kaybetmesine sebep olan çocuklar, çalıların arkasından çıkan o çocuklar, aslında Sarı öyküsünde karşımıza çıkan Mıstık ve Ömer’in ta kendisidir.
Yani gördüğümüz gibi deprem, bu kitapta yalnızca bir doğa olayı değil;
bütün hayatları birbirine bağlayan görünmez bir fay hattı görevi görüyor.
Bu tarz öyküleri gerçekten çok seviyorum. Her şeyi okuyucuya tamamen bırakmayıp, bir noktada karakterlerin birbirine bağlanmasıyla aslında hayat çizgisinde de birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu gösteren çok vurucu bir metafor kullanmış yazar.