·110 syf.····Okunma: 05 Nisan 2026 18:47 “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
cümlesi beni oldukça şaşırttı. Bir insan annesini kaybettiğinde bu kadar tepkisiz olabilir mi diye düşündüm. Doğal olarak baş karakter Meursault’yu hemen yargıladım. Çünkü insan, annesini kaybettiğinde hayatında büyük bir boşluk oluşmasını bekler; oysa onun sinemaya gitmesi ya da denize girmesi bana oldukça garip geldi.
Olaylar ilerledikçe Meursault’nun bir kavga sonucunda birini öldürmesi, hikâyenin dönüm noktası oluyor. Ancak beni asıl etkileyen şey bu olaydan sonra da neredeyse hiçbir şey olmamış gibi davranmasıydı. Hapse girdiğinde avukat istememesi ya da papazla konuşmayı reddetmesi, onun hayata karşı ne kadar kayıtsız olduğunu, hatta belki de yaşamı çok anlamlı bulmadığını düşündürdü.
Mahkeme sahnelerine gelindiğinde ise dikkatimi çeken daha çarpıcı bir durum vardı: Sanki Meursault’nun asıl suçu bir insanı öldürmesi değil, annesinin ölümüne karşı duyarsız kalmasıydı. Çevresindeki insanlar, onun işlediği suçtan çok duygusuzluğunu ve toplumun alışılmış tepkilerini göstermemesini yargılıyor gibiydi.
Bana göre kitabın en can alıcı noktası da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Albert Camus, toplumun insanlardan belirli duyguları ve davranışları göstermesini beklediğini; bu beklentiye uymayan bireylerin ise “yabancı” olarak etiketlendiğini çok net bir şekilde gösteriyor. Bu yüzden Meursault sadece bir karakter değil, aynı zamanda toplumla uyumsuz kalan bireyin bir temsiline dönüşüyor.
Öldürme eylemini savunuyor değilim ama çoğunluğun birleştiği konularda eğer karşı tarafta yer alıyorsanız, adeta yandınız demektir. Çünkü o noktadan sonra sizden beklenen şey bellidir; onlar gibi konuşmalı, onlar gibi yemeli, içmeli, hatta onlar gibi düşünmelisiniz. Evet, kitabın ilk cümlesinin anlamı çok ağır. Ama herkes acısını aynı şekilde mi yaşamak zorunda? İnsanlar illa ağlayarak mı üzgün olduklarını göstermek zorunda? Ağlamalar her zaman gerçek mi, ya da kahkahanın arkasına gizlenmiş bir acı olamaz mı? Toplum sadece acıyı değil, mutluluğu bile belirli kalıplar içinde yaşamanızı istiyor. Sınırları çizilmiş bir duygu dünyasının dışına çıktığınız anda garipseniyorsunuz. Bunu kendi hayatımda da yaşadım. Çok yakınım olan birini kaybettiğimde, etrafımdaki insanların benden beklediği şey salya sümük ağlamamdı. O bakışları üzerimde hissedince ağladım… ama aslında o an acıyı hissetmiyordum. Ben o acıyı çok daha sonra, yalnız kaldığımda hissettim.
Şimdi soruyorum: Bu suç mu? Ayıp mı? Yoksa sadece bana ait, bana özgü bir yas tutma biçimi mi? Bu sorularla birlikte bakınca, Yabancı benim için sadece bir roman değil; insanın toplumla, duygularıyla ve kendi gerçeğiyle olan çatışmasını anlatan çok güçlü bir metin haline geldi. Keşke daha önceden okumuş olsaydım ama her defasında ilk satırın ağırlığı altında kaldım.