Romanın en büyük başrol oyuncusu ne Şuhov’dur ne de diğer mahkûmlar; o kamptaki eksi 30 derecelik soğuktur. Soljenitsin, soğuğu öyle bir anlatır ki, okurken parmak uçlarınızın sızladığını, soluğunuzun havada asılı kaldığını hissedersiniz. Burada zaman, akıp giden bir kavram değil, hayatta kalınan her dakikanın kazanılmış bir savaş olduğu katı bir maddedir. Şuhov’un sabah 5'teki kalk borusuyla başlayan ve akşam yatışına kadar süren günü, aslında 3653 günlük o devasa mahkûmiyetin mikro bir evrenidir.
Slavoj Zizek'ın aktardığına göre biri totalitarizm mi dedi? Georg Lukács bu kitabı "sosyalist gerçekçilik" akımının en güzel örneklerinden biri olarak nitelendirmiş. Bizim algılayabildiğimiz gibi değil konu. Şöyle; Paydos zili çalmasına rağmen, Şuhov, ördüğü duvarı tamamlamak için hiç gerekli olmadığı halde, gardiyanlardan azar işitme pahasına koşturmaya devam eder. Akşam yattığında ise, bir duvar inşa ettiğini hoşuna gittiğini fark eder. Georg Lukács söylevi yani, ''işi bitirme itkisini maddi üretimi yaratıcı doyum olduğuna dair özgül sosyalist nosyonun Gulag'ın vahşi koşullar altında nasıl kaybolmadığının göstergesi'' olarak okur.
Kitabın sonu, belki de dünya edebiyatının en can yakıcı cümlelerinden biriyle biter: "Şuhov, neredeyse mutlu sayılabileceği bir günün sonunda, huzurla uykuya daldı." Bu cümledeki trajediyi anlamak için kitabı bitirmek gerekir. Bir insanın "mutluluğunun", sadece o gün dayak yememiş olmasına veya bir parça tütün bulabilmesine indirgenmesi, sistemin caniliğini değil, insanın o korkunç uyum sağlama yeteneğini gösterir. Olağanüstü bir kitaptır.