Gönderi

Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi tarih?
10/10
·192 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
Kitabın anlattığı yıllardaki Osmanlı Devleti’nin durumunu kısaca özetlemenin, hatırat tarzında yazılan bu eseri daha anlaşılır kılacağını düşünüyorum. 1913’te gerçekleşen Babıali Baskını ile İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimi tamamen ele geçirdi. Bu tarihten sonra, cemiyet içerisinde yetişen Talat Paşa İçişleri Nazırı ve daha sonra sadrazam, Enver Paşa Harbiye Nazırı, Cemal Paşa ise Bahriye Nazırı oldu. Devletin en kritik kararlarını bu üçlü belirlemeye başladı. Enver Paşa, Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na girmesinde en etkili isimdi. Almanya ile ittifakı savundu. Sarıkamış Harekâtı’nı yönetti; ancak bu harekât büyük bir askerî felaketle sonuçlandı. Bu olay, Osmanlı ordusunun ciddi şekilde zayıflamasına yol açtı. Talat Paşa devletin iç yönetiminden sorumluydu ve savaş sürecinde alınan radikal kararların merkezindeydi. Cemal Paşa ise Suriye ve Filistin cephelerinden sorumluydu. Şam merkezli bir yönetim kurdu. Arap isyanlarına karşı sert politikalar izledi. Bu durum, Arap coğrafyasında Osmanlı’ya karşı direnişi artırdı. Bu üçlünün politikaları birkaç önemli sonuç doğurdu: Yanlış askerî stratejiler, özellikle Sarıkamış gibi ağır kayıplar; Almanya’ya aşırı bağımlılık; iç politikada sert uygulamalar ve toplumsal gerilimlerin artması; Arap topraklarında kontrol kaybı ve Arap İsyanı… Sonuçta Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması ile savaştan çekildi ve fiilen dağılma sürecine girdi. Yaşananlardan dolayı Falih Rıfkı’nın bu dönemin liderlerine bir inancının olmadığı görülür. Osmanlı’nın düştüğü bu durum, idealist bir aydın olarak taşıdığı inancı da azaltmıştır. Liderler ve Osmanlı’nın hali üzerinden eski düzenin neden yok olmak zorunda olduğunun altını çizer. Aslında geçmişi hatırlatarak unutturmak ister. Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in kuruluşu gibi iki döneme tanıklık eden Falih Rıfkı Atay, Osmanlı’ya Cumhuriyet penceresinden bakabilmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet’in kurucu ideolojisiyle ilişkisi güçlü olmuştur. Kitap boyunca vurgulanan en güçlü fikir, imparatorluğun ümmet politikasının iflas ettiğidir. Atay, bunu doğrudan gözlemlerine dayandırır. Yazar, Suriye ve Filistin’de “Türk müsünüz?” sorusuna verilen “Estağfurullah” cevabını aktararak, bu topraklarda Türk kimliğinin kabul görmediğini ve neredeyse bir ayıp olarak algılandığını çarpıcı biçimde ortaya koyar. Osmanlı’nın Anadolu’yu ihmal edip “Halep ile, Şam ile uğraşmasını” eleştirir. Ona göre bu coğrafyalar “bize yüz kat yabancı” idi ve oralarda kendimizi “otelciye anlatmak için Arapça öğreniyorduk.” Bu, emperyal bir hayalin peşinde koşmanın trajikomik bir eleştirisidir. Yazar, Osmanlı’nın bölgedeki varlığını “ücretsiz tarla ve sokak bekçiliği” olarak tanımlar. Bölgeyi ne sömürgeleştirebilmiş ne de gerçek anlamda vatanlaştırabilmiştir. Atay, güç ve çıkarın ağır bastığı bu topraklarda ilk kaybolan şeyin ilkeler olduğunu anılarıyla gözler önüne serer. Ona göre asıl yapılması gereken, Anadolu’yu bayındır hâle getirmek ve burada yaşayan “Türk unsurunu” güçlendirmektir. Halide Edip Adıvar ile Bahaddin Şakir arasında bir tren kompartımanında geçen uzun bir konuşmadan sonra, Halide Edip Falih Rıfkı’yı alıkoyarak “Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız” der. Halide Edip’in Ermeni politikasını eleştiren birkaç kişiden biri olduğu bilinmesine rağmen bu diyalog Adıvar gibi bir aydının vicdan azabını, Falih Rıfkı Atay’ın ise cesur bir gözlemciliğini yansıtır. Zeytindağı, sadece bir anı kitabı olmanın ötesinde, İttihat ve Terakki yönetiminin keyfî uygulamalarını, hukuk tanımazlığını ve özellikle Ermeni olayları sırasında yaşananlara dair erken ve çarpıcı bir eleştiri sunması açısından önemlidir. Suriye’den dönerlerken Anadolu’da bir istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene “Benim Ahmet’i gördünüz mü?” diye sorar. Hangi Ahmet’i? Yüz bin Ahmet’in hangisini? Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu; iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Cumhuriyet sevdalısı bir okur olarak ben vereyim cevabını: Sulhte bırakılmış, aşına ekmeğine el konmuş, kul ve tebaa olmuş; sadece savaşlarda hatırlanmış; Sarıkamış’ta donmuş, ölmek için satılmış yitik bir neslin başına ne gelmişse, Ahmet’in başına da o gelmiştir. Sonuç olarak, Zeytindağı’ndaki Türkçülük, bir kürsüden okunan bir manifestodan çok, bir trajediden çıkarılan ders niteliğindedir. Atay, Arapları düşman olarak göstermekten ziyade, farklı milletlerden oluşan bir imparatorluğu bir arada tutmanın imkânsızlığını ve Türklerin kendi kimliklerine ve Anadolu’ya yönelmelerinin kaçınılmazlığını anlatır. Kitap, “Geçmişten ders alınmazsa tarih tekerrür eder” anlayışıyla, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin gençlerine bir uyarı ve yol haritası sunar. Değerlendirmemi Akif’in dizeleriyle sonlandırmak istiyorum: Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi? “Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
ZeytindağıFalih Rıfkı Atay · Pozitif Yayınları · 201114,8bin okunma
·
60 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.