EHŞA; ağırlıkta kadınların iç dünyasını, yalnızlığını konu edinen 16 öyküden oluşuyor. İlk öykülerde daha şiddetli olduğunu düşündüğüm sert kurgular var. Bu sert kurgular, genel olarak kadın-erkek ilişkisinden doğan yalnızlık duygusuyla mücadele etme yöntemi olarak kullanılmış. Dilin, öyküleri ayakta tutan değerli bir unsur olduğunu ifade etmekle beraber bu unsurun her kitapta karşılık bulması gerektiğine inandığımı belirteyim. Yazar sıfatını kazanmış birinin elbette vasat düzeyde de olsa bir dil bilinci olmalı. "Yalnızlık", edebiyatımızda sık işlenen konulardan biri. Ancak felsefî derinliğiyle az işleniyor. EHŞA'yı bu anlamda kalabalık gruba dahil edebilirim. Son dönemde içeriklerin alışılmışın dışına çıktığını hemen her okur gözlemlemiştir. Bunun -bir yenilik arayışı olarak değerlendirsem de- edebiyata estetik katkı sunduğunu söyleyemem. Bu hamle ancak ve ancak ortalama okurun konu çeşitliliği arzusunu karşılayabilir. Konu estetik katkı olduğunda benim gibi okurlar için içerik elbette geri planda kalır. Zira okuma eylemimi yalnızca hoş vakit geçirmek için değil; yine estetik çerçevede birikim, bakış açısı kazanmak arzusuyla da gerçekleştiririm. Bu bağlamda EHŞA'nın derin psikolojik halleri işlerken edebiyat-bilinç ilişkisini -son dönemde pek çok kitapta şahit olduğum gibi- kaçırdığını ifade etmeliyim. Son öykülerde söz konusu eleştirimi giderecek hamleler söz konusu olsa da genel itibarıyla ilginç içerikler sunan bir kitaptan öteye gidemedi benim için EHŞA. Bununla birlikte yaşantımızla, kültürümüzle uyuşmayan, yansıtmacı anlayışın klasik mesajlarını içermeyen yönü baz alınarak yapılacak eleştirilere de katılamam. Bu bakışın teknik unsurlar, biçimsel çabalar ve öykü kişilerine kazandırılacak bilinçli eylemlerle zenginleşerek salt ilginç bir içerik olmaktan kurtulma şansı olabilirdi. Yakın dönem okumalarımla ilgili birkaç cümle sarf etmeme izin verin. Şunu cesaretle söyleyebilmeliyiz: Ortalama ya da onun üzerinde bir dil ve ilginç ya da cesur olarak nitelendirebileceğimiz konular işlemek edebiyat için yeterli mi? Eğer öyleyse benim "market romanı" olarak değerlendirdiğim, kitapçıların vitrinlerinde bizi ilk karşılayan kitapların suçu ne? Onlar neden niteliksiz de geriye kalanlar neden nitelikli? Onların da ortalama bir dili ve ilginç konuları yok mu? Şu açık ki kitaplarla ilgili olumlu/olumsuz yargılar; yığının bakışıyla şekillenen yayınevlerinin, dergilerin, atölyecilerin ticari kaygıları ve ne yazık ki aforoz edilmekten korkan yazarların sahte tavırlarıyla belirleniyor. Bunun içindir ki olumlu görüşler görünür kılınırken olumsuzlar yokmuş hükmüne bağlanıyor. Bu da ne yazık ki edebiyata sunulabilecek katkıların önüne geçiyor.