Puan vermedi·416 syf.····Okunma: 13 Mart 2026 14:17 Yukio Mişima'nın önemli eserleri arasındaki Bereket Denizi adlı dörtlemenin ilk kitabı olan Bahar Karları serinin arkaplanını anlamak açısından büyük bir önem taşıyor. Romanın ana karakteri henüz 19 yaşında ve tıpkı Dorian Gray'den duymaya alıştığımız göz kamaştırıcı güzelliğiyle tanınan bir genç aristokrat olan Kiyoaki Matsugae. Romandaki güçlü karakter betimlemeleri ve psikolojik tahlillerden yola çıkılarak ana karakterimiz kendi güzelliğine doyamayan ve duygularından başka hiçbir şeyi odak noktası yapmayan bir narsist olarak karşımıza çıkıyor. Mensubu olduğu aristokrat ailenin nüfuzundan ötürü iyi eğitim veren kurumda okuyup aynı zamanda görkemli malikanelerinde kişisel eğitmeninden ahlaki rehberlik görmesi beklenen genç adamın babasının Marki unvanına yakışır bir hayat sürememesi aile için hep bir sorun teşkil etmiştir. Matsugae ailesi köklü bir soyluluğa sahip olmaksızın tamamen Meiji Restorasyonu'nun akabinde nüfuz edinen; tabiri caizse "sonradan görme" bir aristokrat ailesi olduklarından çocukları Kiyoaki'yi küçük yaşlarından itibaren gerçek bir soylu olan Kont Ayakura'nın evine görgü, protokol ve saray adabı üzerine iyi bir eğitim alabilmesi adına gönderiyorlar. Ancak, tüm bu eğitimlere ve Marki Matsugae'nin baskılarına rağmen Kiyoaki sert ve aksiyon alan bir erkek olmayı reddeder. Kırılgan, duygularına haddinden çok fazla ehemmiyet gösteren, estetik kaygıları olan biri olarak heteronormatif erkeklik anlayışına adeta karşıt bir figür oluşturur. Akademide de başarı gösteremeyen Kiyoaki'nin sosyal yaşantısı da Honda Şigekuni adında oldukça realist, soğukkanlı ve Kiyoaki'nin zıttı bir karaktere sahip olan arkadaşından ve narsist kişilğinin erişilmez aşk nesnesi olan Satoko'dan ibarettir.
Kiyoaki her ne kadar romanın alt metnini anlamak için en elzem karakter olsa da Mişima'nın karakter tahlilindeki başarısı diğer karakterlerin de olay örgüsü, tarihsel arkaplan ve romanın temel düşünceleri açısından çok önemli rol oynadığını gösteriyor. Romandaki diğer önemli iki figürü anlamak için Japonya'nın Meiji Restorasyonu ile birlikte tecrübe ettiği batılılaşmayı göz önüne almak gerekir. Öncelikle romandaki aristokrat kesimin unvanlarına baktığımızda Marki, Kont ve Baron gibi önadlar görürüz. Mişima bunları kasti olarak kullanarak Japonyadaki o gelişigüzel batılılaşma anlayışını gözler önüne sermek adına kullanmıştır. Bunun yanında, romandaki önemli ailelerin temsil ettiği önemli kalıplar vardır. Mesela, Marki Matsugae ve ailesi "yeni para ve nüfuzu" temsil ederken Baron Şinkawa ve ailesi "Batı hayranlığı ve köksüzlüğü" temsil eder. Bu iki nüfuzlu ailenin yanı sıra bir de gerçek anlamda soylu oldukları halde ekonomik ve dolayısıyla siyasi anlamda Matsugae ailesine bağımlı olan Kont Ayakura ailesi bulunmaktadır. Bu aile zarafeti ve soyluluğu temsil eder. Kont Ayakura yine kasten Mişima tarafından dominant olmayan ve gücünü elinde tutamayan pasifize edilmiş karakteriyle betimlenir. Bunun nedeni Japonya'nın içinde bulunduğu Batılılaşma tehdidine karşı İmparatorluk'tan herhangi bir engelle karşılaşmaması gerçeğini eleştirmektir. Romanda bir de Honda Şigekuni'nin yargıç olan babasından kaynaklı olarak temsili olan bir "modern devlet rasyonelistliği" ve "hukukun üstünlüğü" olgularının irdelenmesi söz konusudur. Mişima, bu aileyi Batı'dan öğrenilen hukuk ve modern devlet anlayışının aydınlık yüzü olarak sarsılmaz bir tahta oturtur.
Roman ana karakter olan Kiyoaki'nin narsist saplantıları yüzünden Prens'in oğlu Harunori Toin ile evlenecek olan Satoko'yu hamile bırakmasıyla çözümleme yoluna girer. Adeta bir yasak elma konumuna itilen Satoko ilkel bir kürtaj yönetimden sonra Tokyo'dan dönem şartlarına göre uzakta bulunan Nara'daki Geşu Tapınağı'nda nefsi bir varlıktan beklenmeyecek kadar büyük bir adanmışlıkla ve kararlılıkla rahibe olarak hayatını sürdürmeye başlamıştır. Romandaki hemen her karakter ve olayın bir temsil gücü olduğu gibi bu durum da "nihai bir kaçış ve saflığın galibiyeti" kavramlarını çağrıştırıyor. Satoko'nun bu değişimi ve Kiyoaki'yi görmeyi reddetmesinin sonucu olarak güçten düşen ve ölümcül hastalığa yakalanan Kiyoaki henüz 19 yaşındayken hayatını kaybediyor. Mişima bu güzellikle ve estetikle buluşmuş genç oğlanın ölümüyle aslında sadece ana karakterin trajik sonunu yazmış olmuyor. Kiyo'nun ölümü ailesi Matsugaelerin temsil ettiği pırıltılı ama çürümeye yüz tutmuş Taishō aristokrasisinin bitimini temsil etmekle kalmayıp genç yaşında dünyevi çürümeye maruz kalmadan ölebilmenin estetik güzelliğiyle safiyetini ve ölürken arkadaşına söylediği tek bir sözle spiritüelliğin akıl ve mantık karşısındaki varlığını gözler önüne sermiştir.
Serinin ikinci kitabı ise Kiyoaki'nin arkadaşı Honda'nın erişkin ve nüfuzlu bir yargıç olarak aklın ve mantığın karşısında reankarne olduğunu sezdiği arkadaşının onu hissi dünyaya çektiği anlatıyla devam ediyor. Bol bol tarih ve siyaset de göreceğimiz bu ikinci kitap, Kaçak Atlar, Japonya'da daha karanlık ve güçler savaşının en derinden hissedildiği döneme okurunu başarılı bir şekilde ışınlıyor.
Eserlerini sıklıkla okuduğum ve hayatını uzun zamandır araştırdığım Mişima'nın kendi trajik hayatından ve felsefesinden büyük izler taşıyan bu eser gerçek anlamda çok kıymetli. Yazarın erken çocukluk döneminde ailesi tarafından yeterli ilgiyi göremediği ve çocukluğunu yalnızca kadınlarla geçirip sosyal izolasyonla sonuçlanan ergenliğinden sonra eşcinsel kimliğini anlamlandırmaya çalıştığı bir dönem yaşamıştır. Japonya'nın içinde bulunduğu kaotik zamanların da etkisiyle hem fiziken hem de ruhen bir samurai olarak ölmeyi amaçlamış ama geçmişinden beri yanında taşıdığı o zarafeti de romanlarında okurlarına hissettirmiştir. Yaşantısına hem estetiği hem de sarsılmaz derecede kararlı bir savaşçı kimliği sığdıran Mişima yaptığı darbe girişiminin başarısızlığıyla beraber onurlu bir şekilde Seppuku yaparak hayatına son vermiş ve romanında sürekli betimlediği o güzel ölüme ulaşmaya çalışmıştır.