Osamu Dazai’nin vasiyetnamesi niteliğindeki "İnsanlığımı Yitirirken", okuru konfor alanından çıkarıp insan ruhunun en savunmasız, en çıplak ve en karanlık dehlizlerine sürükleyen sarsıcı bir eserdir. Edebiyat tarihinde "ben-roman" türünün en uç örneklerinden biri kabul edilen bu kitap, aslında yazarın kendi hayatıyla paralel giden bir reddedişin kronolojisidir.
Romanın merkezindeki Oba Yozo, dünyayı ve insan ilişkilerini anlamlandırmakta zorlanan, toplumun "normal" kabul ettiği her türlü duyguyu birer tehdit olarak algılayan bir karakterdir. Yozo için hayatta kalmanın tek yolu, etrafındaki insanları eğlendirmek ve onlara istediklerini vererek gerçek kimliğini gizlemektir. Kitap boyunca karşımıza çıkan bu "palyaçoluk" teması, aslında bireyin toplumsal bir varlık olabilmek adına kendi özünden ne kadar büyük bir feragatle vazgeçtiğinin en somut göstergesidir.
Dazai’nin dili, süsten uzak ve bıçak kadar keskindir. Yazar, karakterin yaşadığı utancı, korkuyu ve derin yalnızlığı anlatırken okuyucuya acıma alanı bırakmaz; aksine okuru bu yoğun melankoliye ortak eder. Kitapta işlenen yabancılaşma sadece topluma karşı değil, bireyin kendi bedenine ve zihnine karşı duyduğu bir tiksintiye dönüşür. Yozo’nun "insanlıktan diskalifiye ediliş" süreci, aslında her birimizin içinde taşıdığı o gizli maskelerin, toplumsal normların ağırlığı altında nasıl birer hapishaneye dönüşebileceğini kanıtlar.
Sonuç olarak bu eser bir insanın varoluş mücadelesinde havlu atışının belgesidir. İnsan ilişkilerindeki sahteliği, ahlakın göreceliğini ve masumiyetin nasıl kolayca kirlenebileceğini tokat gibi yüzümüze çarpan eser, bittiğinde zihninizde şu soruyu asılı bırakır: Hangimiz dışarıda bıraktığımız o insanlığın içindeyiz ve hangimiz sadece birer rol yapma ustasıyız?