Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sını okumak, aslında dış dünyadan kaçıp kendi içsel yalnızlığımızla randevulaşmak gibi bir deneyim. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim en baskın duygu, modern dünyanın gürültüsünde sessizce yanımızdan geçip giden "sıradan" insanların, aslında içlerinde ne kadar devasa fırtınalar kopardığını fark etmenin verdiği o hüzünlü uyanıştı. Raif Efendi’nin o içine kapanık, silik görüntüsünün ardında yatan derin tutkuyu ve Maria Puder ile olan o naif ama sarsıcı bağını gördükçe, insanın sadece sevmek için değil, asıl "anlaşılmak" için yanıp tutuştuğunu bir kez daha derinden hissettim.
Kitap boyunca Raif Efendi’nin yaşadığı hayal kırıklıklarını ve "elinden kaçıp giden imkanların" sızısını kendi kalbimde duydum. Sabahattin Ali’nin o duru ama insanı ruhundan yakalayan dili, aslında hepimizin birer "Kürk Mantolu Madonna"sı olduğunu, ancak çoğumuzun bunu bir ömür boyu içimizde saklayarak göçüp gittiğimizi hatırlattı. Son sayfalara geldiğimde, kaçırılmış fırsatların ve geç kalınmış itirafların insanın üzerine bıraktığı o ağır yük, beni derin bir muhasebeye itti; sevgiyi ertelemenin ve bir ruhun bir başka ruhu bulmasının ne kadar nadir, ne kadar kutsal bir tesadüf olduğunu anladım.