Benim rastladığım Ağıtların Tanrısı kitabının tüm okuyucusu bu kitabın bir yas kitabı olduğu düşüncesi hemfikirinde fakat ben apayrı bir durum hissediyorum: isyan…
Sevgili Sepin İnceer gerçekten çok büyük bir acı var. Ama bu acı sizde son derece büyük bir isyana dönüşmüş. Bu bir yas ve aşk kitabı değil, isyan ve aşk kitabı olmuş sanki. Henüz ilk yüzlü sayfalarındayım ama cümlelerin isyanlığı beni çok fazla huzursuz etti.
Neden bilemiyorum!
Sepin Sinanlıoğlu evlatlarınızla beraber mutlu bir ömrünüz olsun dilerim. Güzel sevmişsiniz ve sevilmişsiniz vesselam. Hemde çok güzel. Herkese nasip olmayacak büyük bir bağ. Sevginizin, saygınızın bu denli kuvvetli olmasının nedeni belki de yakın ayrılık olacağı içindi.
S-101
Dağcılık camiasının başı sağ olsun…
Transferini sağladığım 9 kişilik dağcı grubu 25.5.2018 cuma günü gecesi Yukarı Kavrun Yaylası’na bıraktığımda gruba şöyle bir şaka yapmıştım; pazar günü geldiğimde şayet sizi sağ salim bulamazsam ve Müge Anlı’nın programına çıkarsam ne dememi istersiniz; iyi kahkaha atıldıktan sonra rahmetli Mustafa Okan İnceer aynen şunu demişti: “Sadece karıma onu çok sevdiğimi söylersin.“
Mekanın cennet olsun.
Bu incelemeyi kitabı okudukça güncelliyorum. İlginç oldu doğrusu bu şekil.
Şimdi sayfa 108-109-110 da bir mezar bulma olayını okuyorum. Ah, eli kolu uzun olanların ülkesi ah! Sepin Hanım bazı adaletsizlikleri anlatmaya çalışırken aslında güçlü çevresi olan insanların ne denli şu geçeci hayatta istediklerinin olduğunu da okuyucusunu şahit tutmuş. Bunun sağ yada sol görüşlü olmakla alakası yok. Bu satırlar, insanlığın nasıl bir sınıf ayrımının yapılabilirliğini de bir nevi gözler önüne seriyor.
Eli kolu uzun olanların vesilesiyle boğaz hattında, Aşiyan mı, Zincirlikuyu mu olsa diye kabir aranıyor.
110’da diyor ki:
“Ayrıcalıklı Türkiye’nin insanın kolları uzundur, kendi kollarının yetemediği yerlere başka kollar uzanır. O sabah beni de öyle yaptılar.”
(son sayfalarda bu konuda
kendisin oldukça eleştirmiş)
S-111
“Teşekkür ederim sayın vekilim.
Sesim kısık. Sesim yok hatta. Çıkmıyor. Teşekkürler. Minnettarım. Siz olmasanız ben olmazdım. Olmasaydınız, olmazdım, öyle yani. Ben neyim ki, kocama mezar yeri bile bulamayan bir hiçim. Ben neyim? Ben azınlığım. Kabul etmesem de, azınlığım. Bir daha diyeyim mi, azınlığım. Az-ın-lık.
Teşekkürler, beni de silebilirsiniz bu ülkenin tarihinden. Kocama mezar yeri bile bulamadım. Silin beni. Oyum sizin. Silin beni. Yetmez ama hayır ve oyum sizin. Vallahi billahi, oyum sizin.”
Hem istek hem sitem.
Ne denir ki bu duruma, bilemedim!
İncelememe güncelleme. Dördüncü günde yine bu duvardayım. Bu kaçıncı güncelleme oldu Ağıtların Tanrısı kitap incelememe inanın sayamadım. İki yılı aşkın bu platformdayım İlk defa böyle bir şey yaşatıyor bir kitap bana. Son yüz sayfa öylesine güzel ki. Ne denir, ne yazılır bilmiyorum. Kitap beni evirdi çevirdi bir güzel ateşe verdi. O satırlar, o kelimelerin dizilişi, yüreğe ateş salışı, artık kitabın isyandan çıkıp yas’a dönüşünü ağlaya ağlaya okudum.
Sepin Sinanlıoğlu bence size şu dünya üzerinde çok az insana nasip olacak bir değer ve sevda bahşedilmiş. Aileniz, eşiniz ve dostlarınız. Dünyada kaç kişide var bu zenginlik. Bu çok büyük bir ödül. Son sayfalara doğru bana şunu sordurttu satırlardaki o bağ. Sen olsan hangi yaşayışı isterdin?
Sizin kadar sevebilmeyi, sevilmeyi ve değer görmeyi isterdim. Uzun yaşayıp sevgisiz yaşamaktansa böylesine sevgiyle boğulup bunun imtihanına tutulmayı tercih ederdim. Mükemmel bir baba mükemmel bir anne.
Keza dostlarınız…
Benim de ne cenazelerim oldu, bir bilseniz! Nefes alırlar, konuşurlar, yerler içerler ama ölüler! İnanın bu öylesine ağır bir şey ki. Varlar ama yoklar.
Kitabı güçlü kalbi olan tüm okurlara tavsiye ederim. Keza hassas kalpler için okunması çok zor, ki çok okurun bu kitabı okurken dayanamayıp yarım bıraktığını biliyorum. Ve kim okusun biliyor musunuz? Ömrü sevgisiz, kıymetsiz, her defasında gözden ilk çıkarılan o insanlar okusun. Çünkü sizin kalbiniz bu kitaptaki acıyı da kaldırır.
Ve gelelim kitaptaki bölümlerin adlarına. Zira bunu yazmazsam bu kitaba büyük bir haksızlık olur. Her bölümün sonunda bir ad, soyad, yaş ve şehir var. Bu kitap Okan İnceer’e yazıldı sanmıştım ama yok o öyle değilmiş. Rahmetli Okan İnceer ile bu memleketin evlatları için yazılmıştı. Meğer koca bir coğrafyanın çocukları ağıdını bekliyormuş. Biliyoruz ama haberimiz yok! Bakıyoruz ama görmüyoruz.
Sepin Sinanlıoğlu bakarken artık görerek bakın, açın gözünüzü diyor.
İstanbul, Trabzon, Batman, Tunceli, Şırnak, Diyarbakır, Urfa, Hakkari, Mardin, Roboski, Madımak, Ege Denizi, Ankara Garı, Siirt, Ulucanlar, Van, Adana, Erzurum, Kütahya, Cizre, Eskişehir, Gazi Mahallesi, Bingöl, Ağrı, Erzincan...
Eren Bülbül, Esra Şalk, Ayaz Güloğlu, Türkan Dağ, Uğur Kaymaz, Cemile Çağırga, Berfin Dilek, Furkan Çavuş, Aleyna Çelik, Azime Güngör, Niyazi Çelik, Ahmet İmre, Sabri Korkmaz, Enes Ata, Celal Orhan ve 137 çocuk ismi…
Başında anlamıyorsunuz nedir bunlar diye, sonra fark ediyorsunuz. Sonra üşenmeyip o isimler ile birlikte şehirlere bakıyorsunuz…
Bu kitapta yakılan ağıt memleketimizin o güze yüzlü güzel gözlü çocuklarına yakılmış meğer.
çok kırcı ve yakıcı
:’(