Puan vermedi·142 syf.··Beğendi
· Radyoda çalan türküler... Elimde Sadife İlen'in "Gökyüzü İşçileri" kitabı...
Sayfalarını çevirdikçe yalnızca karakterlerin değil, kendi iç dünyamın da kapıları aralanıyor... Her satırda biraz daha kendime yaklaşıyor, biraz daha kavramları sorguluyorum.
" Aşk nedir, insan nedir, toplumun içinde birey olmak ne demektir?"
Aşk… Belki de en çok anlam yüklediğimiz, en çok anlamını yitirdiğimiz duygu... Bir anda mı yakalar insanı, yoksa ayrımına varmadan mı içimize sızıp büyür? Akıl, kalp üstünde denetim kurmaya çalışırken, duygular özgürlüğünü mü ilan etmek ister? İşte tam da bu noktada insan; iki arada bir derede kalır. Ne tamamen aklın tarafına geçebilir ne de duyguların çağrısına bütünüyle teslim olabilir. Belki de aşk, bu gelgitlerin ta kendisidir! Ne bir hastalık kadar yıkıcı ne de masallar kadar kusursuz… Daha çok, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Beklentilerle gerçekler arasındaki uçurum da burada başlar. İnsan, düşlediği aşkı yaşamak ister, ama yaşam çoğu zaman o düşün sadeleştirilmiş, hatta eksiltilmiş biçimlerini sunar.
Yazarın; "Bekleyen Mektup" öyküsünde tüm bunları sorguluyorsunuz. Sanatın ve edebiyatın aşkı romantize etmesi, belki de bu yüzden bizi daha da kırılgan duruma getiriyor. İdealler dünyasında kurulan o kusursuz sevgi, gerçek hayatın sert zeminine çarptığında parçalanıyor. İnsan, başını duvarlara çarpa çarpa büyüyor.Ama büyümek yalnızca acıyla değil, farkıdalıkla da olası gibime geliyor...
Kimi kez bir sessizlik anında, kalabalıkların uğultusundan uzaklaştığımızda kendimizi daha net duyarız. İlen'in, "Sessizliğin Sesi" öyküsünde tam da bunun hazzını duyumsuyorsunuz. İç sesimiz, bastırdığımız duyguların arasından sıyrılıp konuşmaya başlıyor. Evet, sürünün bir parçası olmak kolaydır ama kendin olmak cesaret ister. "Ayrık otu" gibi görünmek, aslında kök salmanın başka bir biçimidir. Kendini gerçekleştirmek, çoğu zaman yalnız kalmayı göze almak demektir.
Diğer yandan, insanın ideali yalnızca kendini bulmak değil, aynı zamanda “iyi” olabilmektir. Tıpkı "Anıtlık Çınarın Kızı" öyküsünde olduğu gibi... Bir çınar gibi köklenmek, zamana direnmek, adaletin yanında durabilmek… Bunlar kolay hedefler değildir. Haksızlığa karşı çıkmak, çoğu zaman bedel ödemeyi gerektirir. Ama belki de “kamil insan” dediğimiz şey, tam da bu bedellerin farkında olarak doğruyu seçebilmektir.
Toplum ise bu bireysel yolculuğun en büyük belirleyicisidir. İnsan, doğduğu andan itibaren bir kültürün içinde büyür. Bu kültür, ona neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğretir. Özellikle kadınlar için çizilen kalıplar, yüzyıllardır neredeyse değişmeden aktarılır. "Kadın susmalı, katlanmalı, fedakar olmalı vs vs…" Oysa bu beklentiler, bireyin kendi varlığını gölgelemesine neden olur. Bir insanın kendini ifade edebilmesi, kendi sınırlarını çizebilmesi neden bu kadar zor olmalıdır?
Kuşkusuz ilişkiler toplumsal kodlardan bağımsız değildir. Yazarın "Hasıraltı " öyküsünde, bir ilişkinin kırılma noktası çoğu zaman küçük bir an gibi görünür; ama aslında o an, birikmiş duyguların dışa vurumudur. İnsan, kendini ifade edemedikçe, anlaşılmadığını duyumsadıkça her şeyden uzaklaşır... Ve farkındalık arttıkça, eski benliğin dar kalıplarına sığamaz olur. Kendi doğumunu gerçekleştirmek, sancılı bir süreçtir. Çünkü bu, eskiyi yıkıp yeniyi kurmak demektir.
Kadın olmanın zorlukları, çoğu zaman görünmeyen ama derinden duyumsanan bir yük gibidir. "Gülümser" adlı öyküde, erkek egemen toplumun beklentileriyle bireyin arzuları arasında sıkışan kadın, çoğu zaman kendi sesini bastırmak zorunda kalır. Ama o bastırılan ses, bir gün mutlaka kendini duyurur. Ve o an, dönüşümün başlangıcıdır.
"Çetrefilli Pazar""öyküsündeki gibi evlilik ise bambaşka bir sınavdır. İki insanın bir araya gelmesiyle sınırlı kalmaz; aileler, alışkanlıklar, beklentiler de bu birlikteliğe eklenir. Statü kaygısı, gösteriş arzusu, başkalarının ne diyeceği düşüncesi… Tüm bunlar, ilişkinin özünü zedeleyebilir. İnsan, sevdiğiyle değil, çoğu zaman sistemin dayattığı bir rolün içinde yaşamaya başlar.
Kapitalist dünyanın bir diğer tuzağı da güzellik algısıdır. Yazarın, "Yaşlanmayacağım" adlı öyküsünde olduğu gibi sürekli değişen ve dayatılan standartlar, insanı kendine yabancılaştırır. Daha güzel, daha fit, daha “kusursuz” olma çabası, çoğu zaman bir tür kendine eziyete dönüşür. Oysa insanın değeri, dış görünüşünden çok daha derin bir yerde saklı değil midir?
Kapitalist düzen de bu tabloyu tamamlar. "Gökyüzü İşçileri" adlı öyküsünde olduğu gibi emek veren ama patronlardan karşılığını alamayan, yoksullukla mücadele eden insanların acı kayıplar vermesi, insanın yüreğini paramparça eder. Ancak aslolan birlik olup haksızlıklara direnmektir. Kimileyin sürüye katılmak, sorgulamaktan daha kolaydır. Çünkü sorgulamak, risk almayı gerektirir. Tıpkı "Diktatörlüğe Hayır" öyküsündeki gibi.
İlen, yazdıklarıyla hem bireyin iç dünyasına hem de toplumun yapısına bir ışıldak tutuyor. Anlattığı öyküler yabancı değil, aksine, tanıdık... O karakterlerde kendimizi, komşumuzu, ailemizi görüyoruz.
Ayrıca, öykülerindeki nedensellik sağlam kurulduğu gibi nesnelerin de bir işlevi var. Örneğin, "Hasıraltı" öyküsünde, hasıraltı hem gerçeklerin görmezden gelinmesi hem de onlarla yüzleşmenin simgesi olarak karşımıza çıkıyor.
Yazarın dili yalın ve akıcı... İlen, dünyaya parçalı bakmıyor. Öykülerinde birey ve toplumu bütün olarak ele alıyor, örgeyi bir nakış gibi incelikli dokuyor. Okur, yalnızca öykü okumuyor. Aynı zamanda bir panorama izliyor. O panoramada kimi zaman kendi yüzüyle karşılaşıyor. Belki de en önemlisi, bu öyküler insana yalnız olmadığını duyumsatıyor. Yazarın kalemi, bu yüzden değerli... Çünkü yalnızca anlatmıyor, aşkın, yalnızlığın, mücadelenin ve farkındalığın iç içe geçtiği bu yaşam yolculuğunda bizlere ışıldak tutuyor.
Bu öykü kitabını okuduğunuzda, her öyküde biraz daha kendinize yaklaştığını görüyorsunuz. Güçlü kalemi ve doğru gözlemleriyle yazar, Samanyolu'nda bir yıldız gibi yolumuzu aydınlatıyor. Biz, o yıldızın ışığında, hem dünyayı hem de kendimizi biraz daha derin, biraz daha gerçek görmeye başlıyoruz.
12 Nisan Pazar
Saat:22.41