·590 syf.····Okunma: 20 Nisan 2019 00:00 Ahmet Ümit, İstanbul Hatırası ile bizi sadece bir cinayetin peşine takmıyor; bizi bu şehrin yedi tepesine sinmiş, binlerce yıllık bir suskunlukla yüzleştiriyor. Sarayburnu’nda, Atatürk heykelinin ayakları dibinde, avucunda Byzantion dönemine ait antik bir sikkeyle bulunan maktul, aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Hikaye ilerledikçe anlıyoruz ki bu, rastgele seçilmiş bir kurbanın hikayesi değil; İstanbul’un tarihini kanla, sembollerle ve sadakatle yeniden yazmaya çalışan bir "hafıza bekçisinin" ilmik ilmik işlediği bir başyapıt.
Romanın içine sızan o sepia tonlarındaki atmosfer, Başkomser Nevzat’ın melankolisiyle birleştiğinde, okuyucuyu tekinsiz ama bir o kadar da büyüleyici bir Noir evrenine hapsediyor. Nevzat’ın bir "saha araştırmacısı" titizliğiyle maktul Necdet Denizel’in Moda’daki o lavanta kokulu, zamana direnmiş evinde topladığı her ipucu, aslında şehrin yozlaşmış bugünü ile görkemli geçmişi arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Katil, kurbanlarını seçerken sanki bize şu soruyu fısıldıyor: "Üzerinde yürüdüğün bu toprağın kaç katman derine indiğini, kaç imparatorluğun hayaletiyle aynı havayı soluduğunu gerçekten biliyor musun?"
Karakterlerin derinliği ise muazzam. Nevzat’ın tecrübe kokan sezgileri, Ali’nin sabırsız ama samimi öfkesi ve Zeynep’in teknolojik rasyonalizmi; İstanbul’un o kaotik yapısını kusursuz bir şekilde simgeliyor. Ahmet Ümit, polisiye kurgusunu bir araç olarak kullanıp, asıl başrolü İstanbul’un kendisine veriyor. Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bu tarihsel labirentte kaybolurken, cinayet çözülse bile kalbinizde o meşhur İstanbul hüznünün tortusu kalıyor. Eğer aradığınız sadece "katil kim?" sorusunun cevabı değil de, bir şehrin ruhuna dokunmaksa; bu kitap, tozlu rafların arasından yükselen mistik bir davetiyedir.