Nermin Yıldırım’ın Unutma Dersleri, insanın en büyük paradoksu olan "hatırlayarak iyileşme" sancısını, bir hafıza silme operasyonu parantezinde anlatan, hem hüzünlü hem de muzip bir yolculuk. Yıldırım, Feribe karakteri üzerinden bizi sadece bir ayrılık acısının değil, bizzat varoluşun o dar koridorlarına sokuyor. Kitap, bir "unutma" vaadiyle başlasa da, aslında her sayfasında okuru daha derin bir hatırlamaya, hatta bir "kendine gelme" haline zorluyor. Yazarın o nev-i şahsına münhasır dili; hınzır, iğneleyici ama bir o kadar da şefkatli üslubu, en trajik anları bile birer absürtlük abidesine dönüştürüyor.
Hikâye, Mazi İmha Merkezi’nin steril ama bir o kadar da tekinsiz atmosferinde ilerlerken, biz aslında bir kadının iç sesinin nasıl bir orkestraya dönüştüğüne şahit oluyoruz. Feribe’nin "Beni bu acıdan kurtarın" çığlığı, aslında hepimizin zaman zaman sığındığı o tehlikeli limanı temsil ediyor: Unutursam geçer. Ancak Yıldırım, ustalıkla ördüğü kurgusunda bize unuttuğumuz her şeyin, aslında kimliğimizden koparılan birer parça olduğunu fısıldıyor. Kitabı okurken, unutmanın bir kurtuluş değil, bir eksilme olduğunu; acının ise aslında bizi biz yapan, toprağımızı zenginleştiren bir tortu olduğunu fark ediyoruz.
Yıldırım’ın karakter inşasındaki başarısı, Feribe’nin yanındaki diğer "müptelalarla" birlikte iyice katmerleniyor. Her bir karakter, toplumsal hafızamızın ve bireysel yaralarımızın birer izdüşümü gibi. Yazar, dili bir enstrüman gibi kullanarak; bazen eski İstanbul beyefendilerinin zarafetiyle, bazen modern insanın o parçalanmış, hızlı ve kesik cümleleriyle anlatıyor derdini. Kelime oyunları ve ironi, kitabın iskeletini oluşturuyor; bu da okuru sürekli uyanık tutan, "acaba şimdi hangi duygumla dalga geçilecek?" dedirten bir dinamizm sağlıyor.
Son tahlilde Unutma Dersleri, sadece biten bir aşkın ardından tutulan bir yasın hikâyesi değil; hatırlamanın bir haysiyet meselesi olduğunu savunan edebi bir manifesto. Nermin Yıldırım, okurun kalbine bıraktığı o ince sızıyla aslında şunu söylüyor: Yaralarımız, ışığın içeri girdiği yerlerdir. Kitabı bitirdiğinizde, elinizde kalan şey sadece bir kurgu değil, kendi geçmişinizle barışma isteği ve hafızanızın en tozlu raflarına sahip çıkma cesareti oluyor. Hatırlamak zahmetli, unutmak ise mümkün olmayan o tatlı yalan; Yıldırım ise bu ikilemi edebiyatın en estetik haliyle bizlere sunuyor.