·336 syf.··Beğendi
···Okunma: 09 Nisan 2026 23:26 Ian McEwan’ın daha önce Çocuk Yasası kitabını okumuş, bayılmıştım. O kitabın filmini de izlemiştim ve o da çok güzeldi. Normalde şöyle olur: Güzel romanlardan güzel filmler çıkmaz; romanın o tadını tam olarak alamazsın. Ama bu iki romanın filmi de harikaydı.
Kefaret…
Bu kitap kalbimi o kadar çok kırdı ki kelimeleri bir araya getirmek benim için gerçekten zor. Kurgusu, anlatımı, dili, betimlemeleri çok başarılıydı. Okurken ben de Tallis ailesinin malikanesinde, tüm olaylara şahit oldum sanki.
Kitap üç bölümden oluşuyor.
Birinci bölüm: AŞK
Cecilia ve Robbie arasında aşkın başladığı bölüm. Zaten başlamaktan çok ileriye gidemeyen bir aşk bu. Tallis’ler İngiltere’nin en üst sınıfına ait bir aile. Babaları, hizmetçilerinin oğlu olan Robbie’ye hamilik yapıyor. Bu çok yetenekli ve zeki çocuğun eğitimle sınıf atlayabileceğini düşünüyor. Ama anneleri aynı fikirde değil. Bu “alt tabaka” (avam) oğlanın doktor olmasını ona layık bulmuyor.
Üç kardeş olan Tallis’ler: abileri Leon, Cecilia ve en küçük kız kardeş Briony.
Briony hayalperest, hikâyeler yazan, gördüklerini tiyatroya dönüştürmeye meyilli bir kız. Ablası Cecilia ile Robbie’nin yakınlaşmalarını kendi çocuk dünyasında yanlış anlayıp bunu canavarca bir durum olarak görüyor. Kuzenine karanlıkta tecavüz edildiğinde ise bunu Robbie’nin yaptığına dair en ufak bir şüphesi yok.
Avam tabakadan olan Robbie’nin bu “pembe ..lı” İngiliz ailesinde kendini aklaması mümkün değil. Tallislere soylu olmayan bu zeki gencin böyle bir şey yaptığından emin olmak tuhaf bir rahatlama bile veriyor; çünkü o hiçbir zaman gerçekten onların seviyesine çıkamamalı.
Aşkları tek bir günle sınırlı kalmasına rağmen Cecilia ailesiyle bağını koparıyor. Hemşire olmak için evden ayrılıyor. Dört yıl kadar hapiste kalan Robbie ile mektuplarla süren bir aşk yaşıyorlar. Robbie, II. Dünya Savaşı’na asker olarak gitmesi karşılığında hapisten çıkıyor ve sadece iki saatliğine, hayatlarında ikinci ve son kez birbirlerine dokunabiliyorlar.
İkinci bölüm: SAVAŞ
Robbie’nin savaşta geçirdiği zamanları okuyoruz. Çaresizlikle kurtulma umudunun aynı bedende nasıl var olabildiğini hayranlıkla okudum.
Üçüncü bölüm:KEFARET
Briony büyümüş, her şeyi anlamış ama kimseye anlatmamış. Vicdanını bir nebze olsun rahatlatmak için ablası gibi hemşire olmaya karar veriyor ve günlerini hastanede kan, kusmuk, kopmuş uzuvlar arasında geçiriyor. Bir yandan gerçeği söylemek istiyor, bir yandan da susuyor. Tecavüzcüsüyle evlenen kuzeninin düğününe katılıyor. Robbie’nin masum olduğunu söyleyip yeminli ifade vermek istiyor ama hiçbirini yapmıyor. Kan ve pislik içinde yerleri temizleyerek kendince kendini cezalandırıyor.
Kitabın sonunda Robbie o savaştan sağ çıkamıyor. Cecilia da ondan kısa bir süre sonra başka bir hava saldırısında ölüyor.
Briony yıllarca bu vicdan azabını taşıdığını söylüyor ama yine de hiçbir şeyi gerçekten düzeltmiyor. Yazar olmasına, ilk yazdığı romanın bu aile dramı olmasına rağmen, kendisine ve diğerlerine zarar verebilecek soylular öldükten sonra yayımlanmasını istiyor.
Ama bence bu, bir kefaret değil.
Hayal gücüyle bir hayatı söndürmenin cezasını kendine gerçekten kesmiyor. “Pembe …lı” aristokratlar olan Tallis ailesi hayatlarına devam ediyor. Leon defalarca evleniyor. Baba kendi hayatını yaşamayı sürdürüyor. Briony ise yazar oluyor, uzun bir ömür yaşıyor.
Bu kitap bizim kalbimizi kırmasın da ne yapsın?
Kendi içlerine layık görmedikleri zeki bir çocuğu harcamak için tüm o soylular nasıl da üç maymunu oynadılar. On üç yaşındaki bir kızın sözüyle bir ömür—hatta iki ömür—nasıl söndürüldü.
Robbie’nin bir ömrünün kefareti ödendi mi?
Bir roman, korkakça tüm suçlular öldükten sonra yayımlanacak bir metin, tüm bu günahları silebilir mi?
Silemez.
Ben, bu mutsuz biten aşkın ve söndürülen ömürlerin kefaretinin ödendiğini kabul etmiyorum.
Kırık kalbimle, o soylu ikiyüzlülüğene içimden birkaç sinkaflı söz söyleyerek incelememi—belki de özetimi—bitiriyorum.