Jane Eyre 'yi bitirdiğimde insanın boğazında o meşhur İngiliz sisinden ziyade, modern bir başkaldırının hissi kalıyor. Charlotte Brontë , dönemin o porselen bebek gibi kadın karakterlerini elinin tersiyle itip karşımıza fakir, silik ama ruhu devasa bir kadın çıkarmış. Jane, sistemin, sınıfların ve hatta aşkın karşısında bile kendi benliğini ön planda tutan bir savaşçı. Kitabı okurken Thornfield'in o tekinsiz koridorlarında Jane'in hür biriyim ve bağımsız bir iradem var diyen sesini resmen kulaklarımla duymuş gibi hissettim. Kırmızı odadaki o korkmuş çocuktan, sevdiği adamı sırf ilkeleri uğruna terk edebilecek kadar çelikleşmiş o kadına dönüşüm hikayesi, bugünün dünyasında bile insanın omurgasını dikleştiriyor. Mutlu sonu evlenmesinde bulmadım. Jane'in kendi ayakları üzerinde durma iradesi ve ilkelerinde buldum. Kendi iç sesine bu kadar sadık kalan bir karakterle tanışınca, insanın ''ben olsam ne yapardım?'' diye sormaması imkansız..
Açlık geçer, yalnızlık diner. Fakat insanın kendi ruhuna ihanetinden doğan o sızı, hiçbir cennette şifa bulmaz.
Jane EyreCharlotte Brontë · Can Yayınları · 202442,1bin okunma