Bazı kitaplar vardır, okurken sadece sayfaları çevirmezsin, duygudan duyguya sürüklenirsin. İçinde bir şeyler kırılır, dökülür, paramparça olur. Bu kitabı okuyan çoğu kişiyi olduğu gibi beni de paramparça etti. Özellikle yarı otobiyografik bir roman olduğunu öğrendikten sonra…
Hasan İzzettin Dinamo’nun anne ve babasını erken yaşta kaybederek ve zorlu şartlarda sürünerek büyümesini bilerek bu romanı okumak insana çok acı hisler yüklüyor.
Savaş ve Açlar tam olarak böyle bir kitap.
Bir çocuğun gözünden açlığı, yokluğu; bir annenin gözünden çaresizliği,yettirememeyi okumak... Çünkü anlatılan şey sadece bir savaş değil; eksilen hayatlar, yarım kalan çocukluklar, yarım kalan hatta bitmiş denilebilecek insanlık…
En çok da açlık dokunuyor insana. Bir lokmanın hayal olduğu, bir annenin çaresizliğinin kelimelere sığmadığı o cümleler… O kadar gerçekçi bir şekilde anlatılmış ki açlık, dibine kadar hissediyorsunuz. Okurken boğazınızda bir düğüm oluşuyor. Annelik ne büyük bir yük yüklüyor sırtımıza.
Ama tüm karanlığın içinde küçücük bir şey var: umut.
Çok zayıf da olsa…
Şu duyguları bir sindireyim Öksüz Musa’yı da sıraya aldım.
Çok fazla şeyle insanı yüzleştiren, çok fazla utandıran, açlık denen illeti ortadan kaldırmak için çıldıracağınız duygular yükleyen bir eser. Şiddetle, çıldırasıya öneriyorum.