Uğultulu Tepeler bitti. Ve ben uzun zamandır bir kitaba böyle kapılmadım. Bayıldım. Hatta açık söyleyeyim, belki de en sevdiğim kitap oldu.
Ama bu sevgi öyle rahat bir sevgi değil. Okurken huzur bulmadım, aksine içim daraldı, sinirlendim, yer yer ‘bu kadar da olmaz’ dedim. Buna rağmen bırakamadım. Çünkü bu kitap insanı memnun etmeye çalışmıyor, olduğu gibi duruyor.
Heathcliff… Gerçekten hayatımda bu kadar kötü bir karakter görmedim desem abartmış olmam. Ama onu kötü yapan şey sadece yaptıkları değil; bunu bilerek yapması. Ve ben böyle birine saygı duymam. Acı çekmiş olabilir, tamam. Ama bu, başkalarını yakma hakkı vermez.
Herkes Catherine Earnshaw ile Heathcliff için “büyük aşk” diyor. Ben o aşkı öyle romantik bir yerden hiç alamadım. Bana göre bu, güzel bir şey değil. Sağlıklı hiç değil. Ama yok da diyemiyorsun. Çünkü kopmuyor. Ve galiba tam da bu yüzden bu kadar rahatsız edici.
Şunu fark ettim: Bu ilişkiyi inkâr etmek kolay, ama açıklamak zor. O yüzden ben buna aşk demekten kaçmadım ama şunu da ekledim: Bu, aşkın en karanlık hâli. Edgar Linton ile Catherine tarafı bana daha gerçek geldi. Daha sakin, daha mümkün. Ama bu kitap zaten mümkün olanı anlatmıyor. O yüzden aklım orayı seçti belki ama içim diğerine takıldı. Ben bu kitapta romantizm aramadım, bulduğum şey çarpıcı bir gerçeklik oldu. İnsanların birbirine nasıl bağlanabildiğini, nasıl zarar verebildiğini ve buna rağmen nasıl kopamadığını gördüm. Sevmesi kolay bir kitap değil. Ama etkilenmemek mümkün değil.
Bitti ama bende bitmedi.