Robert Irwin kitabında Elhamra’yı sadece bir saray olarak değil, bir medeniyetin zirve noktası olarak ele almış. Özellikle Endülüs Emevileri ve Nasrîler dönemi boyunca gelişen sanat, mimari ve düşünce dünyasını merkezine alıyor.
Sarayı gezerken fark ettiğim o ince detaylar (geometrik desenler, yapıda işlenmiş hat sanatı, su kanalları ve avlular) kitapta çok güçlü bir şekilde açıklanıyor. Irwin’e göre Elhamra:
“Taş ve suyla yazılmış bir şiir” gibi.
Saray bir güç gösterisinden çok, incelik ve zarafet üzerine kurulu bir yapı. Yani kale gibi bir yapı deyimi buraya uygun değil.
Kitap, Reconquista (Hıristiyanlarca yeniden fetih) sürecine geniş yer veriyor. Elhamra’nın ihtişamı kadar, bu ihtişamın son bir parıltı olduğundan da bahsediyor. Nasrî Hanedanı’nın son döneminde inşa edilmiş. Politik olarak zayıflayan bir devletin kültürel zirvesi 1492’de Granada’nın düşüşüyle birlikte bir çağ kapanıyor. Bu yüzden saray, sadece güzellik değil, aynı zamanda melankoli ve kayıp hissi de taşıyor.
Irwin, Batı’nın Elhamra’ya bakışını da inceliyor kitapta. Özellikle romantik gezginler ve yazarların (örneğin Washington Irving) Elhamra’yı biraz egzotikleştirerek anlattığını söylüyor. Yani gerçek Elhamra ile hayal edilen Elhamra farklı. Oryantalist bakış açısı eleştiriliyor kitapta. Ama bu romantik anlatıların da sarayın ününe katkısı büyük.
Kitabı okurken sadece bir tarihsel anlatı okumadım. Benim de ayak bastığım o büyülü mekânın katman katman açılan bir hafıza olduğunu tekrar yaşadım. Burası Orta Çağ’dan günümüze ulaşan tek Müslüman Saray’dır. İmkânınız varsa bu harika yeri görün, gezin.
Sarayın yapımında çalışan ustaların abdestli olmalarına ne kadar ehemmiyet gösterildiğini de dikkate alırsak, bu manevî detayın da sarayı Müslümanların nezdinde çok daha kıymetli bir hale getirdiğini anlamış oluruz.
Burayı seyahat edenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap, tavsiyemdir…