"Dünya bir tiyatro sahnesiyse, Timon o sahnede ışıklar söndüğünde tek başına kalan tek gerçektir."
Shakespeare’in külliyatı içinde Atinalı Timon, sadece bir trajedi değil; insan ruhunun en yüksek zirvesinden en karanlık uçurumuna yuvarlanışının anatomisidir. Timon; sofrası açık, yüreği geniş, dost sanılan gölgelerin ortasında bir güneş gibi parlayan o adam...
Ta ki cebindeki altınlar tükenip, ruhundaki samimiyet o soğuk gerçekle çarpışana dek.
Bu eser, bir "insandan kaçış" (mizantropi) manifestosu. Timon’un cömertliği bir erdemden ziyade, aslında insanın doğasına karşı işlenmiş naif bir suçtur. Çünkü insan, kendisine verilenin ağırlığı altında ezilirken, verene karşı gizli bir nefret besler.
Borç alınan altınlar iade edilebilir ama minnet borcu, insanın gururunu zehirleyen bir prangadır.
Atina’nın o yaldızlı salonlarından, doğanın vahşi ve dürüst kucağına kaçan Timon bize şunu fısıldar: “Altın! Sarı, parıltılı, kıymetli altın! Karayı ak, çirkini güzel, eğriyi doğru, alçağı soylu, yaşlıyı genç, korkağı yiğit yapmaya yeter.”